Fakat Anne Bu Toksik Bir Hikaye

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

*Aşağıda bahsi geçen kişi ve olaylar tamamen hayal ürünüdür diyemem lakin gerçektir de diyemem. Yaşadığın dünyaya bir bak sevgili okur. Buradaki kurgunun gerçek ile sahtesini ayırmak ne kadar mümkünse o kadar gerçek bu hikaye.

/////////

Bu bir Umberto Eco romanı değil, bu benim hasta çocukluğumun üstüne sürdüğüm bir tür yara kremi.

Picasso-Mother and son

Evin yatak odalarına açılan arka bölümdeki kütüphanedeyim. Dünyaya her kızışımda soluğu aldığım müstakil bir sığınak, tüm uyaranlardan yalıtılmış bir özerk bölge burası.
Her sabah olduğu gibi, keyif çayımın son yudumlarını çamlığa bakan pencere pervazında alıyorum.

Gökyüzü henüz; bulut kardeş ve martı jonathanlardan ibaretken, gözüm karşı komşunun balkonuna ilişiyor. Begonvil, kasımpatı, menekşe ve açelyadan oluşan bir tabiat yapmış komşum kendine. Etine dolgun anne edalı, ki yüksek ihtimalle de anne olan komşumu getiriyorum gözümün önüne. Bebeğine süt verirmiş gibi gayet müşfik bir ifadeyle su koyuyor saksıya, ilk banyosuymuş gibi özenle sıkıyor fısfısı yapraklara ve az biraz renk değiştirseler aspirini kırıp topraklarına tohum serper gibi serpiyor şifasını. Nasıl desem şuh bir kadın, sesi de güzel; her sabah çiçeklere tek şarkılık repertuarıyla konser veriyor. “Kızım” ile başlıyor şarkıları genellikle…

Maria Fabrizio for NPR

Hayatı sevdiği aşikar. Benim asıl merak ettiğim nasıl bir çocukluk onu böylesi bir anneliğe eriştirdi? Her ıssız anımda önümü kesen düşünceler kıstırıyor beni, ta küçükken ilk meydan dayağını yediğim o köşede.

Her “kızım” sözcüğünde biraz daha artıyor klostrofobim. Şimdi ve buradan çok uzaklarda, geçmişe, tozlu, örümcek ağlı ve bol haşereli bir tavan arasında buluyorum kendimi.

Annemin dar çatısından, dar gelirli bir aileye normal olarak doğuyorum. Ama normal olamıyorum. Öyle bir gayem de yok zaten. Kim ister ki başkası tarafından kurulan bir saat ya da güdümlü bir füze olmayı?

Annem ile ilk kontağım ne yazık ki bir tür “ilk görüşte aşk” olmaktan çok uzak. Davetsiz icabet etmiş bir misafir gibi kapıda bekliyorum bir süre çünkü ev sahibemiz hazırlıksız, dağınık ve ikramsız.  Mucizevi bir tevafuk olmayı umarken talihsiz bir tesadüf oluveriyorum hayatında.

İkinci görüşmemizde artık birbirimize mecbur olduğumuz gerçeğini kavramıştı. Ne de olsa ben onun minik ve yarım akıl gurbet arkadaşıydım.
Yine de zorlanıyorduk birbirimize, çarpışıyordu bakışlarımız kaynayan su molekülleri gibi. Duramıyorduk aynı yerde, bakamıyorduk ne aynaya ne de yüz yüze.

Ama ben küçüktüm, ellerim de öyle. Annem ise beni kendi masalının kahramanı bir dev gibi görüyor, boyumdan metrelerce büyük işler için kılını kıpırdatmıyordu.

Bir iş beni aşmışsa, beceremeyip nail olamamışsam öfkesinden öncelikle ve en fazla ben nasipleniyordum. Öyle zamanlarda çocukken altında kara, iri bir çift göz göreceğim diye korkup kaçtığım yatağın altına saklanırdım yine. Zaten geçmişimin karması “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” deyimi üzerineydi. Eğer öfkesi yatak odama kadar taşmışsa tünel kazıp karşı komşumuzun odasına çıkabilmeyi hayal ederdim hep ve duaya sığınırdım hemen: “Allah’ım annemin sinirlerini benim üzerimden al, yalvarırım bir daha Seden’in bebeğini almıycam lütfen?”.

Sonra bir bakmışsın hayat düz bir çizgi ya da yine öfke nöbetleri.

Anlamıyorduk işte, birbirimizi zehirliyorduk, alerjiktik birbirimize.  Doktorun yasakladığı, aynı anda tüketilmemesi gereken gıdalardık biz.  Aslında insan, insanın ağusunu alırken biz birbirimizin ağusu oluyorduk.

Bir süre ayrı durduk annemle. Evlendim ve toksik bir geçmişe rağmen anne olmayı tercih ettim. Evet klişenin aksine anne oldum ama anlamadım annemi. Varlığıyla yokluğu girift hal almış bu kadının mutsuz bir evliliğin tarafı olduğunu, majör depresyon ile mücadele ettiğini ama kimseden yardım istememesini bir türlü anlamadım ve halen anlamış değilim. Hayat tek bir omuz için fazla ağır anne, Atlas bile şu koca küreyi taşırken dizlerini kırıyor baksana…

Sadece bir şeyi anlıyorum; geçmişin tahribatını onarmak için kendi anneliğime gebe oluşumu. Otacının kendi elleriyle hazırladığı ot karışımını demleyip içmesi gibi, homeopatik bir reçete yazıyorum kendime.

Evladımı doğururken farkında olmadan kendimi de doğurdum o gece yarısı.  Geçmişe dair tüm sancılarım bıçak gibi kesildi; kök hücre tedavisi gibi birşeydi bu. Beni aldı, dönüştürdü ve yeni bir hayat bahşetti bana. Anne karnında mahsur kalan ikinci bebek gibi sonradan da olsa merhaba dedim dünyaya; “ben buralarda yeniyim”.

*KİLETİŞİM (Kendimle İletişim) Notları

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Kendimi bildim bileli kafamın içindeki şey konuşur. Karşıdakine söz hakkı tanımayan bir katılıkta, öncelik daima onunmuş gibi konuşur durur. Ben arabanın arkasından el sallayıp, bir kap su döken o mahsun çocuğum nazarında. Arkada bırakılmamın yaratılış ilkesiyle bir ilgisi olmalı mutlaka. Ne de olsa sesten önce söz vardı ve düşünmek, konuşmaktan önce gelirdi. Ama mevzu bu değil.

Beni düşündüren zihnim ve ağzımın neden koopere olamaması. İkisinden aynı anda çıkan seslerin tam bir kakafoniyi andırması. Birinden biri susmaz ise şayet durum ebedi bir orta çağ işkencesi halini alması. Migrenli hastanın odasına gün ışığı vermeyi denediniz mi hiç?Kesinlikle yapmayın. Test edilmeye açık bir deney değil. Bulguları şiddetle kanıtlanmış. Öyle bir sancı diyeyim, anlayın.

Susuyor bir zaman sonra ne hikmetse. Hem de öyle bir susmak ki, pencereyi gıdıklayan rüzgarın sesi bile yüksek perdeden konuşur gibi geliyor o tenhalıkta. Çıt yok, sadece rüzgarın uğultusu.

Neden hususi böyle olmadık bir anı seçiyor en ufak bir fikrim yok. İsviçreli bilim adamlarından gelecek çalışma sonuçlarını bekliyoruz.  Tam da istemsizce konumlandığım bir kalabalığa meram anlatırken, yalnızca kendi kalp ritmimi duyabildiğim bir sessizliğin ortasında beni öylece bırakıp, gidiyor. Kreşin ilk günü sınıf kapısında elimi alelacele bırakıp koşar adım arabaya giden annem gelir hep aklıma.(bkz.travma sonrası stres bozukluğu)

Böyle zamanlarda İspanyollar gibi dua etmeyi öğrendim içimden: “Allah’ım beni kendimden koru.” Koru ki yanlış birşey çıkmasın ağzımdan.

Zihnim beni uzay boşluğunda meteor yağmurunun ortasına bırakmış gibi bırakıyor onca kelimenin arasında.

Şunu merak ediyorum, neden büyük bir topluluğa mühim bir konu anlatırken oluyor bu gidişler? Murphy mi yani? Önemsiz bir topluluk olsa farkeden birşey olacak mıydı? Ayrıca nereye gittiğini düşünürüm. Başın(m)a bir iş mi gelmişti? Neden kafamın içindeki dünya bir saniye bile olsa sustu ki şimdi?

O esnada topluluk önündeki konuşmamı toplamaya çalışsamda pek başarılı olamam. Onulmaz bir anksiyetem var çünkü. Günlük diyaloglarımdaki o sus işaretleri ve esler birşeylerin ters gittiğinin alenen işareti gibi gelir bana.

Mesela o ses gün olur ona hiç ihtiyacım olmadığı bir zamanda, elinde bir dolu kelime poşetiyle çıka gelir. Market yapmış ben uyurken besbelli. Kelime dağarcığımın önünde durmuşken, beynimde nisap miktardaki kelimelerin üzerine bir o kadar daha ilave yapmak ne kadar doğru diye geçiririm içimden. Halim vaktim yerinde, şu an o kelimelere ihtiyacım yok ve kullanmazsam da bir süre sonra çöp olacak zaten.  “Müsriflik kebair günahlardandır” diyen bir inanca mensubum üstelik. Aklımdan geçenleri duymamış gibi, “kenara koy dursun, olur misafir gelir ona verirsin” kabilinden konuşması yine de serinletmiyor beni.

“Bak” derim ananın oğluna veya daha ciddi duracaksa Allah’ın kuluna buyruğu gibi. Monolog, toplumda tam bir deliliktir. Normali diyalogdur. İki düşünüp bir konuşmak ise düsturdandır, ama ne olursun ben konuşurken önce dinle, biraz düşün sonra de ne diyeceksen.

Bir bedende iki kafa yaşayamayız. Yaşadığımız bu yer mitolojik bir antik kent değil nihayetinde.

Keşmekeşin günün hiçbir saati eksik olmadığı, ağız dolusu küfürlerin karbon salınımı gibi neredeyse her saniye havaya salındığı, muhtelif anti kahramanların hüküm sürdüğü bir modern zaman distopyası burası.

Aynı anda konuşmaya çalışmak karşılıklı hak ihlalinden başka bir şey değil. Kimsenin kimseye tahammülü ve hoşgörüsü kalmadı. Diyelim ki benim kaldı ama artık manuel santraller kalktı, hatlar eskisi gibi karışmıyor: “Adana çık aradan” diyeceğim yaşı ise çoktan geçtin.

O nedenle a benim sağ yanım, duyum, beynim gel kaseti biraz başa saralım. Duman ile haberleştiğimiz kabile günlerine gidelim senle şöyle bir. İnan bana alınacak nice hisse var o kadim zaman iletişimcilerinden.  Göreceksin, aslında iyi ve kötü yok. Sadece bir takım tamlamalar var şu hayatta: yanlış zamanlama, yanlış üslup ve yanlış anlama. Tüm dünyanın başına savaş çorabını ören o senkronize seslerdir işte.  Tam tersine barış asenkronize bir iletişimdir. Başı gürültü götürmez, pusulası sağlıklı bir iletişimden asla şaşmaz. Verdiği mesaja itimat edebilirsin. Çünkü parazit yok.

Şunu yinelemekte fayda görüyorum; insanlık tarihi boyunca birbirimizle iletişimde hiç değişmemiş iki köşe taşımız var; ilki konuşmacı, diğeri dinleyici. Biri olmadan diğeri yaşamını anlamlı kılamaz. Çıkardığı sesler boş odada yankı hissi yapar, kendi çalar kendi oynar.

Nereden baksan sosyal bir varlık olmanın gereğidir topluluk olmak. Bu da bizi iletişime yani birbirimize mecbur ediyor.  Zaten mevcut araştırmalar tek olmayı ölümcül bir mikroptan ayrı tutmuyor artık. Yalnızlık ile beraber ortalama yaşam süremiz ve kendimize tahammülümüz azalıyor.

Bana öyle geliyor ki; sağlıklı yaşamın ön koşulu sağlıklı bir iletişim olabilir.

Gerçekten bak dediydi dersin…

 

 

 

“Unutmayı değil hatırlamamayı tercih etmek.”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Beni 80’lerin yaşandığı maarif takvimlerinin sarı yapraklarına hapsedin.” demiştim bir keresinde. Postalların halkı sakız gibi çiğnediği, seküler çoğunluğun her türlü imtiyaza sahip olup, örtülü azınlığın ötekileştirildiği karanlık yıllara duyulan mazoşist bir özlem ve sivri ısırmışçasına delice bir kaşınma hali baş gösterdi. Çünkü geçmişi iyiler iyisi anıp, bugünü yere çalmak ancak bizim gibi o dönemi yaşamamış, bir şekilde teğet geçmiş insanlara mahsus bir yanılsama.

Aslına bakarsan geçmiş bugünden daha güzel olmadı, olamaz da. Bir kuyu çünkü bu geçmiş; türlü cahilliklerin,bir yığın yanlış karar ve düş kırıklıklarının içine doluştuğu bir lağım çukuru. Peki tamam eğer öyleyse neden o gözümüzde canlanan koskoca mazi mutlu polaroid karelerden ibaretmiş gibi geliyor?

Burada devreye beyin giriyor işte. Evrenin en gizemli nesnesi olması tesadüf değil. Vücut ağırlığımızın yalnızca %’2’sini oluşturup enerjimizin %20’sini çevirmesi gerçekten büyüleyici. Bunu nasıl yaptığını anlayamamamız ve kimi zaman şuur dışı hareketlerimize mana veremememiz tam da bu  sebepten. Demeleri o ki; beyin olumlu anılara odaklanıp olumsuzları filtreliyor. O nedenle bize geçmiş bize hep kışın şömine başında toplanan aynı ekose battaniyeye sarılmış çekirdek bir aile sıcaklığı veriyor.

Ayrıca beyin müthiş bir kurgu yeteneğine sahip, hiç yaşanmamış birşeyi yaşanmış anı gibi ya da o anı tekrar tekrar yaşıyormuş gibi(dejavu) ya da yaşayıp da hiç yaşamamış(jamevu) gibi gösterebiliyor ilginç bir şekilde. Bir bakıma mükemmel bir senarist ve aynı zamanda film yönetmeni.  Daha da ilginci; hiçbir yaşanmışlığı unutmuyor. Tek kusuru; arşive kalkan anıları hangi dizinle çağıracağını bilemiyor olması. Somutlaştıralım; büyük bir şehir kütüphanesi düşünün. Doğru tasnif edilmemiş, belli bir kural olmaksızın yan yana dizilmiş kitap yığınlarından oluşan rafları gözünüzün önüne bir getirin lütfen. Orada zaman kaybetmek istemezsiniz değil mi? Başka bir kütüphaneyi tercih etmek daha faydalı ve pratik olabilir sanki hı?

Unutmayı değil hatırlamamayı tercih etmek. Giriş yapmak istediğim konu buydu hattı zatında. Evet beyin yaşanmışlığı an ve an sünger gibi emiyor ama süngeri sıktığın zaman çıkan su genelde kirli olmuyor. Kötü yaşanmışlıklar süngerce bir yerlere hapsoluyor. Madem beyin yaptığı hiçbir işlemi unutmamasına rağmen hatırlamama gibi bir iradei alan tanıyor bizlere, bu karşılıksız sağlık hizmetine lakayt kalmak mama kabına pislemek olur. Değil mi ki yaradılış kodumuz:”iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak”, ruhumuzun her yerine işlemiş bir iyilik halimizin var olduğunu evvela kabul etmemiz gerek. Hatırlamama veya geçmişi güzel hatırlama eyleminin bu iyilik haline dahil olduğunu sonradan idrak ediyoruz. Gerçekten günün ilk ışıkları çarpmış gibi oluyor gözüme.

“İnsan…. bir hayvandır.” mevzusu

Hiç Helenistik dönem filozofu veya bugünün evrim biyoloğu gibi konuşup “insan unutkan bir hayvandır” felan demeyeceğim. Çünkü değildir. Esma ve erdem yüklü bir ruha hayvan türü sınıflaması doğru gelmiyor. Evrimciler bilimi ve gen haritasını silah olarak kullansalarda bu iddiayı benim ne aklım alıyor ne de kalbim.  O nedenle içinde bulunduğumuz ahvali en seçkin tabirle : “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” sözü açıklıyor. İnsan etimolojik olarak nisyandan türedi; yani unutkandır.  Yaşamak için unutmalıdır da. Çünkü acı hatırlandıkça kanıksanıp hafiflemez, insanı içerden oyar, kanatır. Veciz bir söz der ki; “insanı gam, duvarı nem yıkar.”

Yaşadığım türlü olumsuzluklarda çıkış kapım çoğu kez unutmaya meyyal hatıralarım oldu. Elbette unutmuyorum, daha ziyade hatırlamamayı tercih ediyorum. Kötüyü, acıyı, histeriyi filtreleyen bilinçli bir tercih bu. Çünkü uzun bir süredir toksik bir çevredeyim. Allah başka dertler vermesin Aslıcığım diyen oluyor?, abarttığımı düşünenlerde… Kendi hesabıma dışarıdan parlak ve diri görünen bir meyvenin sizi zehirlemesi kadar büyük bir hayal kırıklığı yoktur herhalde.

Dünya tabiatı itibariyle herkes yaralı ve herkesin bir kalp ağrısı var. Hayat denen mücadele merhem bulmaktan ibaret. Bundan sebep, artık insanlar yarasına merhem olmayan kim varsa ona tepkililer. Girdiği her kabın şeklini alabilen bana bile…

Bir süredir düşünüyorumda: köklerimin ait olmadığı topraklara serpilmişim adeta. Sanki boy veremiyorum buralarda. Daha fenası daha büyük ağaçlarda güneşimi kesiyor. Dallarım da benim gibi çelimsiz kalıyor. Tamam bir şekilde idare ediyoruz ama gövdem dik duramıyor. Yer çekimi biraz daha bastırırsa dipe çekecek beni.  Civardaki ağaçlar halime imtihan, halkası fazla olan ağaçlar ise çekilecek çilen varmış diyorlar.

Dönem hedonistik. Hatta sado-hedonistik bir dönem. Kişilerin, başkaların acılarından da son derece haz aldığı bir zamana doğduk. Böyle bir durumda bana ilaç olan yine benim.  Kendine yardım metotlarından başka birşey rahatlatır mı bilmiyorum?

Pozitif psikoloji üzerine okumalar yapıyorum, cümlelerimin fiilleri hep olumlama üzerine kurulu. Buna hususi dikkat etmeye çalışıyorum. Harika bir üst versiyon insan olma yolunda ilerliyorum. Ta ki külüstür model bir kafa ile çarpışıncaya kadar.  Sonra baştan alıyoruz tüm bir süreci.

Yoruyor, yıldırıyor ve bazen yeter bee dedirtiyorsa da kim bilir belkide çekilecek çilem budur; kendime yardım çabalarımdır? Kendimle meşgul olup, kendimle imtihan olmam isteniyordur mukadderatta?

Yine elimde hiçten bir madde, kafamda türlü soru işaretleriyle kalıyorum. Günün sonunda şuna kaniyim ama; toplumda “terapi ve tedavi edilecek” iki topluluk var. Biri tabiri caizse probiyotik öteki ise tam bir parazit. Kim kime galebe çalacak bilmiyorum ama iyiliğin kötülükten daha hızlı yayıldığını düşünüyorum. O nedenle sağlıklı ruhlarda iyilik yücelecek ve üç iken beş hatırlanacak, kötülük ise hafızanın sonsuz kara deliklerinde kaybolacak.

Ufuk çizgisini her gördüğümde oraya bir gün varabilmenin ümidi kaplıyor içimi. Bilmiyorum abartıyor muyum ama bence sadece iyi insanların oraya varma ümidi olabilir.

İyilikten ümidimi kesmiyorum çünkü evrende herşey zıddı ile kaimdir; yani kötülük oldukça iyilik de teraziyi dengelemek için bir yerde ağırlığını koyuyor olacak.

Dünyanın tüm fenalıklarına rağmen, iyi kalacak olanlara selamım olsun bu yazı…

 

 

 

Şimdi ve Burada

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Dışarıda hatırı sayılır bir kalabalık var. Cümlelerinin temel öğesi “farkındalık” kelimesinden ibaret sanki. Kişisel gelişimcilerin, STK’ların ve psikologların şu sıra deyim yerindeyse ağzına yapışmış durumda. Kimi derin nefesler aldırıyor, kimi şimdiyi başka bir mekanda hayal ettiriyor, kimi kampanya düzenliyor.

Dümdüz bir kelime aslında. Led ışıklı bir aydınlanma ve saate bakıp mevcut anın farkında olma hali biraz. Daha da geniş anlamda az önce yaşanılan olumsuz tecrübeyi en kestirme yoldan unutma girişimide denilebilir. Buradalık, şimdilik…

Tek bir kuralı var; geçmişin değiştirilemez, geleceğin ise tamamen öngörülemez olduğunu kabullenip içinde bulunduğumuz zamana şu ana odaklanmak.

Aziz Augustinus durumu bana nazaran daha sofistike izah ediyor: “Üç zaman vardır- geçmiş şeylerin şimdiki zamanı, mevcut şeylerin şimdiki zamanı ve müstakbel şeylerin şimdiki zamanı.

Alınacak hisse; farkında olmak için illaki fiili şimdiki zamana göre çekmek gerekiyor.

Şimdiki Zaman Algısı

Peki şimdi olan ne kadar sürer? Yazar Marc Wittmann şimdiyi üç saniyelik bir ufukta tanımlıyor.

Ama zamanı tanımladığımız süre öylesine izafi ve tartışmaya müsait ki, o üç saniyeni kimine üç sene gibi gelebileceği gerçeğini göz önünde bulundurmalıyız.

Çünkü 7.632.293.574 kişinin içsel saatinden bahsediyoruz zaman derken. Yaşlı nüfus için zaman adeta koşu bandında koşarken, genç kesim zamanın oblomovluktan kaynaklı bir atalet problemi yaşadığını ileri sürebiliyor.

Marc Wittmann “Hissedilen Zaman” isimli kitabında hayatta ne kadar çok rutinimiz olursa deneyimlerimizin yoğunluğunun o kadar azaldığını ve zihnin bunları yeterince net kaydedemediği ve dolayısıyla öznel zamanımızın hızlandığını belirtiyor. Zamanı dur noktasına yaklaştırmak için rutinleri olabildiğince asgari tutmak ve değişik deneyimlere kapı aralamak gerekiyor.

Zaman bulamamaktan şikayetçi kişilerin benliklerinden habersiz olduklarını not düşüyor yazar.  Bu nedenle de kendimizi farkındalık konusunda eğitip yaşanan anı daha yoğun tecrübe etmemiz gerektiğini vurguluyor. Ancak bu şekilde duygusal tepki ve düşüncelerimizi kontrol altına alabilir ve zamanı düşük vitese takabiliriz.

Yavaş-hızlı zaman algısı neye göre belirleniyor?

Dali- Melting Clocks

Zaman fenomenin bize en garip gelen yanı kuşkusuz duygu durumumuzun zamanı genişletip daraltması. Örneğin; sevmediğimiz derslerde zamanın bir türlü akmaması ve sevdiğimiz biriyle bir kafede gerçekleştirdiğimiz buluşmanın bize çok kısa gelmesi işte tam da bu durumu özetliyor.

Bir diğer nokta algının ritminin kimi durumlarda artıp azalabilmesi. Bir trafik kazasını konu alalım. Kaza anı zihnimizde sanki ağır çekimde hareket eden bir film gibi canlanır. Bize öyle gelmez, gerçekten akış bu şekildedir.  İlginçtir ki; tehlike anlarında beynimiz hızlı çalıştığından algımızda hızlanır ve biraz geriye baktığımızda hayat bir el arabası yavaşlığındaymış gibi seyir alır. Neden böyle bir yavaşlama ihtiyacı duyduğumuz konusunda pek bir fikrim yok. Beynin çalışma prensibinin üstündeki esrar perdesi henüz aralanmış değil. Beyin mi fazla ketum yoksa insanlık mı yeterince gayretli değil bilemiyoruz. Bildiğimiz şey hayatta bazen bazı sonuçların somut nedenlerinin olmadığı.

Zamanı nasıl hissediyoruz?

Zamana iliştirdiğimiz çok faktör var. Başta bedenimiz(biyolojimiz), güneş, ay, yıldızlar, mevsimler vs.  Ama içsel saat dediğimizde bedenden bahsediyoruz.

Sirkadyen ritim yani içsel saatimiz izafidir. Hastalığa, sağlığa ve çevreye göre farklılık gösterebilir. Bundandır ki hepimiz aynı saatleri paylaşsak da aynı zaman dilimini paylaşamıyoruz.

Yazar Wittmann zamanı değil aslında değişimi algıladığımızdan bahsediyor: “Öznel zaman beden zamanı ve değişiklik algısıdır ve bedensel süreçlerle bağlantılıdır.

Zaman yönetimi araçları şehir efsanesi mi?

Zamanı yönetimi ile ilgili bildiğimiz bütün sertifikasyon programlarını unutalım. Çünkü zaman yönetimi bir takım yazılım ve araç kullanımından ziyade kendini kumanda edebilmektir. Pek tabii kişi motivasyonsuz bitiş çizgisine varamaz. Motivasyonu sağlayan yine kişinin kendisiyle beraber ne hissettiğidir.  Kıssadan hisse, zaman yönetimi kendini kumanda etmektir ve bu beceri ekstra bir araca ihtiyaç duymaz.

Bitirirken…

Zaman mutlak bir kavram olmadı hiç.  Akış hızı her zaman herkes için gizemini koruyacak. Anı değerlendirmek ve bugünü layığıyla yaşamak bu hususta en büyük kazancımız olacaktır. Faniliğimizi unutup sonu gelmeyen gelecek planları yaparak anımızı boğuyor ve bugünümüzü öldürüyoruz. Şu apaçık ki geleceğe açtığımız her kart bizleri manevi mudilerden başka bir şey yapmaz.

Şair çoktan aymış; “hayat kısa, kuşlar uçuyor“. Biz olsak da olmasak da…

 

 

 

Genetik Kaderdir*

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Şu çok tartışmalı gündemlerimizden biri olan sağlıklı yaşam fenomeni çıktı çıkalı genetiğe olan inancımı yitirdim. Bunda elbette ki bilim dışı kaynakların parmağı büyük. Nasıl bir körlük veya saflık mı demeliyim bendeki, istenmeyen kalıtsal mirasları doğru bir beslenme ile def edebileceğimi düşünüyormuşum, acizane. Çünkü her zaman başka bir yol vardır, hayattaki herşeyin alternatifi olduğu gibi. Sağ kulağını sol elle tumak mı yoksa sağ elle tutmak mı?

Şöyle bir gerilere gittiğimde alternatif kelimesi Nikola Tesla ile dağarcığıma yerleşmiş. O gün bugündür hep var olanı değil yerine konabilecek şeyleri yeğledim. Alternatif tıpta bunlardan biri.

Bugün modern tıbbın insanı mekanik bir sistem gibi görmesi sinirime dokunuyor. Hastanelerdeki değersizlik hissi sanki damar içine enjekte ediliyor ki, hacetimiz neyse hemen görüp gidelim. Muayene sırasında duyguların ehemmiyetinden söz edemiyoruz bile. O duvarlar arasında eşrefi mahlukattan mahluk seviyelerine inmiş olduğumuzu görüp her seferinde büyük bir üzüntü duyuyorum. Hipokrat kadar eski “karşılıklı güven” ilkesi sözde kalmış ve pratik edil(e)memekten unutulmuş.

Halk sağlığının beyaz önlüklü kahramanları?

Doktoru halk kahramanı olarak görmeyi bırakalı çok oldu. Bilgisine hürmetimiz sonsuz elbet ama medet ummuyoruz daha doğrusu umamıyoruz.  Artık şifa beklentisinden çok tıbbın ilk ilkesi olan; “önce zarar vermesin”de, gerisi hallolur diyorum.

Son yıllarda kendi jenerasyonumda gördüğüm ve beni düşündüren şey Google’ı kişisel doktor ilan edip,hastanelerden ayağımızın kesilmesi. Bu kesinlikle iyi bir fikir değil, çünkü Google’da sağlam pabuç sayılmaz. Orada da büyük bir kirlilik söz konusu.  Çöp bilgi, hap bilgi ve ham bilgi birbirine karışmış ve bunları birbirinden ayırt edecek zihinler gerçekten azınlıkta.  Çünkü sorgulamayı ayıplamışız, üstüne bir de sorgulayanı sorgulamışız. Toplumda çok soru soran kişilere resmen göz yuvarlayıp, “öff amma sordun?” diyoruz. Tam tercümesi rahatsız oluyoruz.

Bugünkü kitleyi sorgulayan ve doğrudan alan olarak ikiye ayırıyorum. Doğrudan alan kesim herkesin sevdiği ve kabul ettiği bir topluluk. Diğeri ise resmen üvey evlat.

Dawkins dini coğrafik bir öge olarak görüyor.

Hani İbn-i Haldun “coğrafya kaderdir ” diyor ya; haklı olabilir. Çünkü yaşadığın yer kim olduğunu büyük ölçüde belirler.  Hatta Richard Dawkins bir keresinde Twitter’da şöyle bir soru sormuştu: “Dine neden bu kadar bağlısınız sonuçta Pakistan’da doğsan Müslüman olacaksın, Polonya’da doğsan Katolik.” Çıkış noktası İbn-i Haldun’un bu sözü olabilir sanki ha ne dersiniz?

Soru aslında biraz mesnetsiz ve gelişi güzel. Çünkü şu bir gerçek ki; din toplumların afyonudur.  Aciz insan topluluğu da diyebileceğimiz bu toplumlar rahat ve güvende hissetmek için din gibi bir afyona ihtiyaç duyar. Daha güzel bir ifadeyle Fransız sosyolog Emile Durkheim’e göre din toplumları bir arada tutan toplumsal bir yapıştırıcıdır.  Toplum gücü inancında bulur, acizliğini bu şekilde unutur, hissetmez.  Yani din bireyden önce toplumsal bir ihtiyaçtır ve sosyolojik bir olgudur.  Bunu da Dawkins’e atfen şuracığa iliştirmiş olayım.

Neyse genetik kaderdir diyordum başlıkta. Sözü biraz kendime yontmuş gibi oldum ama kesinlikle hak vereceksiniz. Geçenlerde varis problemim dolayısıyla hastanenin yolunu tuttum. Kısa bir muayene ve Doppler filminden sonra doktor varisimin ilerlediğini ve basit bir operasyonla müdahale edilmesi gerektiğini söyledi. Biraz afalladım tabii. Görünürde bilye, renk vs.  gibi aleni belirtileri olmasada azıcık ayakta kalınca nazlı gelin gibi oluyorum.

Film sonrasında doktor şikayetlerimde çok haklı olduğumu söyleyince rahatladım. Vücudumun verdiği sinyalleri doğru aldığım için içimden aferini çektim.

Ailemizde anne tarafımın böyle bir problemi olduğunu biliyordum ama pekala önlenebileceğini sanıyordum. Ne de olsa bir kaç yıldır beslenme hususunda daha bilinçliyim, yani öyle umuyorum. Baktığında her umduğumu değil, sağlıklı bulduğumu yiyorum. Ama ne yazık ki istenmeyen genleri bu şekilde elimine edemiyoruz. Kesin bilgi. Bana inanmıyorsanız Dr. Sharon Moalem’e sorun. “Genler Unutmaz” diye şahane bir kitabı var yazarın. Genetik yatkınlığın ne anlama geldiğini hasta hasta örnekliyor.

Yazarın konuyu hasta bazında el alarak vurgulamak istediği şey; herkesin diyabetten, kanserden etkilenme oranının aynı olmaması.  Bunun sebebi aktarılagelen genlerin bizde baskın/çekinik davranması.  Bu arada sadece fiziki değil psikolojik rahatsızlıkların bile bu ilkeye göre hareket ettiğini öğrendim. Mark Wolynn’in Seninle Başlamadı isimli kitabında Posttravmatik Stres Bozukluğunun’da aslında genetik bir miras olduğunu hayretler içerisinde okudum. Ona başka bir postta enine boyuna değinirim.

Sharon’a göre bir risk haritası oluşturacak genetik, epigenetik, davranışsal ve çevresel faktörlerin sihirli bir kombinasyonu henüz bulunamadı.Yani şu bir anda patlak veren sorunumun neyden kaynaklandığını asla tam olarak bilemeyeceğim.  Belki genetik; varisi taşıyan genom dizisinin eksprese olmasından kaynaklandı, belki epigenetik; bazı alışkanlıklarım sebebiyet verdi, belki davranışsal; ayaklarıma fazla yüklendim bilmiyorum.  Ama sanırım benim durumum için hepsi geçerli.  Şair kızacaktır eminim ama belki de hepsinin üstünde bu bir kader; dizilimde çoktan yerini almış ve işleneceği günü beklemiş.

Her ne kadar bana son seçenek yakın gelse de, Muazzez Ersoy’un sesi kulaklarımdan gitmiyor bir türlü. Hani diyordu ya şarkıda: “Kader diyemezsin, sen kendin ettin”. Sonra düşündüğümde e işte kader de bu değil mi zaten diyorum.

Çünkü kaderi izah ederken nasıl diyoruz: “Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor“. Başladığımız yere geri dönüyoruz sanırım. Devreleri yakıp, gece gece iş açmayalım başımıza. Kabul edin siz de işte; genetik kaderdir

 

 

 

Ortalamaya Beşinci Lazım

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Hani bir söz var; “kişi en yakınındaki beş kişinin ortalamasıdır” diye.  Eğer doğruluk payı varsa kendi adıma son derece vahim bulduğum bir söz. Çünkü ortalamaya vuracak yeterli kişi sayım yok.

Okeye aranan 3.- 4.ler gibi. Dünyadaki diğer dertlere kıyas ettiğinde bir trajedi değil belki ama içerisinde yaşadığım fanustan aşağı doğru baktığında resmen Büyük Çin Kıtlığı yaşanıyor.

Ev hanımlığı müessesesi biraz acımasız ve doyumsuz. Hayır bu bir “bence” cümlesi değil, kadınların geneli bu yönde kanaat getirmiş. Hatta Simone De Beauvoir  “The Second Sex” isimli kitabında bu konuya öyle güzel açıklık getirmiş ki, buyrun bir göz gezdirelim:

“Pek az iş Sysphus’un işkencesine sonsuzca tekrarlanan ev işleri kadar benzer. Temiz olan kirlenir, kirlenen temizlenir, tekrar ve tekrar, gün be gün. Ev kadını, zamanın dışındadır; o hiç birşey yapmaz, sadece şimdiyi sürükler.”

Sağcısı, solcusu, genci, yaşlısı, çalışanı, ev hanımı katılmayan yoktur herhalde. Günümüzde sonsuz döngüye girmiş ev işleri ne yazık ki kadının üretkenliğine ve yaratıcılığına vurulan bir balta gibi, Bittikçe vuruyoruz baltayı kadının “en verimli yerine”(gövdeden yukarı) ve şunları ekliyoruz: “daha ütü var”, “yemek iyi pişsin ha”, “çoraplarımı nereye koydun?”.

Böyle ev işlerinin iç içe geçtiği bir resimde sosyal ilişki ve çevre düşlemek pek mümkün durmuyor.  En olası ilişki kapı komşuluğundan ibaret.  Haliyle yukarıdaki anonim sözde geçen o beş kişiyi tamamlamak ciddi bir efor. Hadi tamamladın diyelim işin mesleki, ahlaki, kültürel boyutu var. Birindeki yüksek değer ötekinde farklılıklar gösterse ortalama sonucu senin değerini olduğundan aşağı çekmez mi?

Beş parmağın beşi bir değil ki. İşte bu yüzden, piyasada varlık gösteren bir çok kurum ve kuruluş arkaplanda benzeşen ve birbirine uyum gösteren kişileri bir araya topluyor. Adına ekip veya takım diyelim; bu topluluk genelde grup ortalamasını yükseltme eğilimi gösteriyor.

Aslına bakarsan farklı iş gücü ve zekaların bir araya gelmesi sanayi devrimiyle vuku buluyor. Hemen akabinde uzmanlık alanları dal budak salınıyor. Bügünün aksine herkes herşeyi bilmek zorunda kalmıyor.  Nasıl dayanılmaz bir hafiflik!

Hal böyleyken alanında ilerlemen daha seri ve kolay oluyor. Çünkü sistemdeki aksak dişli olmamak için daha fazla çaba gösteriyorsun. Ortalama değişir mi bilmem ama senin geliştiğin aşikar.

Peki iyi dedin de ev hanımı olanlar ve ortalamadaki beş kişininde hepsi ev hanımı olanlar napsın? Bizim çevremiz de bizim gibilerle örülü bir duvar gibi.

Bu soru üzerine defalarca kafa yormuş junior bir ev hanımı olarak,  kişisel gelişimi şiar edinsin derim. Satrançta bir sonraki hamleyi hesap eder gibi bir sonraki günü planlamasını tavsiye ederim.

Hayatının bir köşesine kitapları koysun mesela. Koyduğu köşe kitaplık olmasa da,  günlük okumaları miktar farketmeksizin yapmaya gayret etsin.

Sık sık bilgiye maruz kalsın derim.  Salt kitapla değil görsel-sosyal medya ile. Youtube artık eğlence platformundan çok bir tür öğrenme platformuna dönüştü. Hazır ücretsizken, yararlanmasını dilerim.

Emine Şenlikoğlu idi sanırım yanlış hatırlamıyorsam. Diyor ki: “Bir kadının ev işlerini aşan idealleri olmalı“. O kadar haklı ki bu sözünde. Yeise gerek yok çünkü yeni nesil bu konuda ümit vaat ediyor. Blog işleri, yazarlık, kitap okuma gibi entelektüel aktiviteler Y-Z kuşağında oldukça yaygın.  Gidişat öyle ki; gelecekte bu aktiviteler de sıradanlaşacak ve kişisel gelişim için başka sıçrama tahtaları arıyor olacağız. Yine de özden uzaklaşmayalım:

Eğer ortalamayı yukarı çekmek istiyorsak, önce kendimizi sonra çevremizi niteliklerle donatmalıyız. Niteliğin ne olduğu mühim değil. Anahtar kelimemiz “üretmek” ve “öğrenmek” olmalı.  Atom bombası felan artık efsaneler arasında yerini buluyor. Şimdilerde membanın kirliliğine rağmen bu yüzyılını en güçlü silahı “bilgi”. En dar anlamıyla kitlelere karşı artık bilgi ile savaşıyorsunuz.

Basit bir aritmetik ortalama nelere kadir değil mi? Alt tarafı en yakınımdaki beş kişiyi bulup ortalamasını alacaktım. Peki ne yaptım? Kadın dedim, ev işleri dedim, iş bölümü ve sanayi devrimi dedim. Dağıttım biraz ortalığı, kusur olarak bakmayın.

Çünkü günlük hayatın koşturmacasıyla üstü toz tutmuş zihnim bir çırpıda silkelendi. Döktü ona yapışan sözcükleri tek tek. Temizliği bu söze kısmetmiş ne yapalım.

Şimdi size miras bırakıyorum bu sözü. Üstüne düşünün, biraz matematik biraz da temizlik yapın bakim.  Ben de gideyim başka sözlere içerleneyim, dolayım.

Aslıhan,

 

Bulutlar Yine Adam Öldürüyor

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

18 Şubat 2018

 

Kendimle çok kavga ettim. Tam müziğe başladım diyecekken sus işaretleri koydum her bir notamın önüne. Yüreğimin kapı ziline basmadan kaç kez durdum önünde saymadım. Başımı yastığa her koyduğumda analığımı baştan sona sorguladım. Dünyanın çıkan çivilerini tek tek saydım. Ama yine de kar etmedi. Yazmam gerekti.

Evet dünya kötü belki ama iyilik halen bir yerlerde yeşeriyor, iyi şeyler de oluyor şu hayatta. Gözümüzü yumamayız bu gerçeğe. Her ne kadar şair o güzel atlara binip gittiler desede, güzel insanlar doğuyor bu dünyaya. İyilik beyaz kadar gerçek çünkü. Tohumu atılmış bir kere sen istediğin kadar filiz vermiyor de.

Ama şunu bil; dünya son turunu tamamlamadıkça bitmeyecek iyilik ile kötülüğün savaşı. Peki iyiler de kazanacak mı? Ahirette şüphesiz ama dünyanın adaleti bizden sorulur. Bizim adaletimiz ise şu an ki yasalarla çuvallamış durumda. Evrendeki mevcut adaletin terazisi şaşmış, anayasanın şirazesi kaymış. İnsanlık ise büyük bir hinlikle evrendeki bu açıktan yararlanmaya odaklanmış. Yasa yapıcıların eli kolu bağlı. Devlet büyükleri bir sonraki vakıaya kadar esip gürlüyor ama çare etmiyor, hiçbir söylem caydırmıyor ve bulutlar yine adam öldürüyor.

Aşağıdaki şiiri “bir yudum kitap” gönderdi.  Nazım Hikmet’i ayrı bir severim. Bazı şiirleri ruhumu öksüz hissettirirken bazısı coşturur aşıkmışımcasına. Bu öyle değildi. Okuduktan sonra ciğerlerimden yanık kokusu geldi. Buyrun okuyun efendiler, yanacaksa hepimizin ciğerleri yansın.

***

Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
uçurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
Çocuklara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

Gelinler aynada saçını tarar,
aynanın içinde birini arar.
Elbet böyle sizi de aradılar.
Gelinlere kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

İhtiyarlıkta aklına insanın,
tatlı anıları gelmeli yalnız.
Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
efendiler, siz de ihtiyarsınız.
Bulutlar adam öldürmesin.

 

Aslıhan,

Beslenme Güncem Hakkında “İç Yazışma Meyıli”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Takdir edersiniz ki, yemek dışında çok sık dile getirmediğim başka istikrarsızlıklarımda olduğundan(ders çalışmak, kitap okumak gibi) diyetim ile ilgili durum güncellemesi yapmaya pek fırsatım olmadı.

Şekersizlikten öldüm mü, ekmeksizlikten eridim mi? bileniniz yok haliyle. Şöyle özetleyeyim; Ahmed Kaya ne diyordu o şiirde: biz aslında üç kişiydik; nefsim, iradem ve benÜç ağız, üç yürek, üç yeminli fişek.

Sonrası…Tak sepeti koluna herkes kendi yoluna. Kişi neydi çünkü? Kendi seçimini yapan ve onu yaşayandı. Aynı bedende can gibi değil üç baş gibiydik. İstersen üç başlı Kerberos ol, yine değişen birşey olmaz. Yaradılış vücudun tek bir merkezden yönetilmesi üzerine programlı.

Buraya kadar tamam. Öyleyse, özetle biz üç kafadar 1.5 ay kadar gözlerden ve glutenden uzak, şeker tadında ama şekersiz mutlu bir birliktelik sürdük. İlişkide mutluluğun formülünü vermeyi çok isterdim ama raf ömrü bir kaşar peyniri kadar bile olmayan bir deneyim size ışık olamaz. O yüzden boşverin, siz iyisi Ayşegül Çoruhlu’dan aşkın kimyasını felan okuyun. Belki de tüm mesele hormondur, elektrondur dersiniz.

Neyse öyle ya da böyle her birliktelikte olabilecek nedenlerden ötürü de yollarımızı ayırma kararı aldık. “Ménage à trois” bizim gibilere göre değilmiş. Söz konusu ayrılık ile ilgili verdiğimiz karara saygı duyulmasını umuyoruz. Fakat burdan şu anlaşılmasın zinhar: “oradan ver ablacım ekmeği, ye anacım kekleri” gibi şeyler yok. Bazen hafif bir sütlü tatlı ve gevrek simit yiyerek ufak tefek cinayetler işliyorum ama olsun, bunların tekrarı sık olmadıkça sıkıntıda olmayacak inşaAllah.

Şekersiz ve glutensiz beslenme abartıldığı gibi bir süreç değil. Yasaklıları bıçak gibi kesebileceğiniz bir beslenme aslında yeter ki gerekli ekipman elinizin altında bulunsun. Tabii unutmadan ön hazırlık evresinde “That Sugar” belgeselini izlemek ve “Buğday Göbeği“, “Tahıl Beyin“, “Kuantum Beslenme” gibi kitapları okumak gerekebilir. Hatta tam bir ikna için neredeyse şart.

Sonrası çorap söküğü. Kendi kendini tamamlayan bir algoritması var çünkü. Ne yemeyeceğiniz belli olunca, yiyebileceğiniz şeyler bir bir beliriveriyor gözününüzün önünde.

Büyük değişimde ilk gün:

İlk gün için tüm zihinsel hazırlığımı tamamlamıştım fakat yüksek devirli bir mutfak robotu ve kahve öğütücü makinam olmayınca kendi ununu üretme süreci kısa süreli bir karpal tünel sendromuna mal oldu. Mercimek unu dahiyane bir fikir ama üretim aşaması 600 watt bir mutfak robotu ile oldukça meşakkatli. Tüm zorluğuna rağmen, 3 su bardağı kadar mercimek unu üretmeyi başarabildim.

Mercimek ununu yapar yapmaz daha henüz ilk sıcaklığı bile geçmemişken unun, kandil simidi yapmaya giriştim. Mercimeğin sıvıyı çektiğinden olsa gerek hemen şekil aldı mübarek nimet. Tadı benim için muazzam bir alternatifken, büyük bey için tam bir fiyasko hatta güpegündüz kandil simidinin katliydi. Ona göre bu eyleme gurmelik namına bir an önce son verilmeliydi.

Oğlum A. Halim neyseki kıtır kıvamındaki her türlü hamura salya akıtan bir çocuk olduğu için, her iki lokmada bir “simiyt şok güsel anne, elleyine saylık” dedi. Benim kendime puanım 10 üzerinden 7.

Sonraki günler görece daha kolaydı. Vücut ilk günkü şoku atlatınca kendi düzenini mevcuda göre yeniden inşa ediyor.  Bu sefer çayın yanına tatlı kurabiye arar oldum. Kurabiye için glutensiz un alternatifleri arasında; mısır unu, pirinç unu, karabuğday unu vs var. Maliyet göz önüne alındığında mısır unu ilk sıraya yerleşiyor.

Hal buyken mısır unlu, zencefilli, ballı bir kurabiye tarifi uydurdum. Tadına yine oğlum ve ben tam puan verirken, beyim gurme hakları için Kadıköy ve Taksim’de protesto yapacağını söyledi.

Günler tavizsiz ilerlerken, bir gün sınav stresi midir ne karın ağrısıysa ondan sebep ağzıma çikolata attım. İlke neydi zaten; taviz tavizi doğurur. Öteki gün sabah kahvaltısında hane halkı simit istedi, gidip almışlar. Demeleri o ki; bana da sormuşlar. Kısık sesle “ben yemem” dememe rağmen ses vermedim sanıp almışlar bir tane daha. Madem aldınız hadi bir parça ucundan koparayım dedim, sonra bir ufak parça daha, sonra bir ufak sonra bir ufak daha. Durum o kadar ileri gitti ki en son “benim simidi sen mi yedin?” diye sormaya başladım masadakilere.

Sonra baktım bu böyle olmayacak. Hatırla dedim kendime; bu bir yolculuk ve sen yola yeni revan oldun. Varacağın yere henüz varamadın belki ama yola çıktın bir kere. Dönüş biletinde yok.

Savaşta da öyledir ya; savaş düzeni alınca geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini anlarsın. Ve içinde bulunduğun o kalenin düşmemesi içinde en ön cephede yer alan askerlerin iyi savunma yapması son derece hayatidir.  İşte bundan sebep düşmana geçit vermemek adına ya bu deve güdülür ya da bu diyardan gidilir.

Kulağa fazla ilkel gelebilir ama ben böyle gördüm ve başka türlüsünü bilmiyorum. İstikrar tutturamasamda, “en azından bilinçliyim; ne yediğimi biliyorum” tesellisine dört elle sarılıyorum.

Ve biliyorum ki; gün gelecek “…-siz” beslenmelere firesiz devam edeceğim. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Sizde inanın lütfen:)

Aslıhan,

 

İrademin Bebeksiliği*

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Nicedir verdiğim sözler var kendime, imkansızlığına bahis yatırdığım hedefler ve tavana bakarak “şu da olursa ne iyi olur ama” dediğim hayaller. Onlardan yalnızca biriydi bu blog;  ilk kilometre taşı, diğerlerinin gerçekleşmesinde hükmü olan bir tür başlangıç noktasıydı. Ne demiştik hani en son? Arayı açmayacaktık artık; haftada bir seslenecekti düşüncelerim paragraf paragraf buralardan?

(dusunbil.com'dan alınmıştır)
İrade(Görsel düşünbil.com’dan alınmıştır.)

Olmadı ama. İradem yine “tam aferim iyi gidiyorum” dediğim yerde yoldan bir taksi çevirip beni o kadar insan kalabalığının içinde dımdızlak bıraktı. Biliyorum bensiz yapamaz fazla, o irade buraya gelecek. Ama ne gerek vardı demi şimdi, tüm bu olanlar?

Yeniden başlamak

Olsun hayatın reset tuşu yok ama iradenin var. Allah kulunu bilmiyor muydu sanki? Yoksa neden opsiyon versindi külli ve cuz’i diye? Madem iradenin tekeri patladı, seni yolda bıraktı, küllerinden doğmana gerek yok ki, bıraktığı yerden devam et yeter. “Allah’ım zorlaştırma, kolaylaştır” duası da bir omuz olur böyle zamanlarda. Sen hele bir başla…

Yapı olarak iradem nefse uyduğu zaman, sağduyuma uyduğu zamana göre daha rahat.  O kadar ki suçüstü yaptığım zamanlarda hep bir sandalyeye oturmuş kollarını arkaya doğru esnetirken yakalıyorum kaçağı.

İradenin Motivasyonu

İradeyi kaçtığı yerden az uzakta yakaladık, iyi, peki, güzel de okul mu burası müdüre? Disiplin cezası mı vericen hayırdır? Verdin diyelim velisi kim haşarenin? Boşver bence oralara çok girme.

Olacağı şu; başlayacağız yine bir yerlerden. Dr. Özgür Bolat ne diyordu: iç motivasyon daha önemli, yani istek. Şaşıracaksın belki ama bak hoca şöyle devam ediyor; bir tür dış motivasyon olan ödüllendirme cezalandırmayla eş değer, ikiside birer kontrol mekanizması çünkü. Yani kendime şunu da diyemeceğime göre: “hadi gülüm bu hafta yazını yaz sonra senle Armine’ye şal bakmaya gidelim“, fitili mecbur içerden ateşlemem gerekecek. “Sen yaparsınlarla, sen aslansınlarla” gaz ikmali sağlayıp ilgiyi ve isteği başlangıç seviyesiyle aynı seviyede tutmak lazım. Bundan daha parlak bir ampül yanmadı bende, sizde?

Mevzu sadece istikrarlı yazmakla kalsa hadi neyse. İrademin sanki benle tartışmış gibi yapıp elimi bıraktığı bir şey daha var: şekersiz yaşam projem. Şöyle izah edeyim; şeker benim uzatmalım, iyi günümde kötü günümde hep yanımda yer alanım. Alaturka deyimle; yıllara meydan okuyan bir aşk bizimkisi. Böyle saplantılı, hastalıklı, mıç mıç birşey. Seni sevmiyorum demene inanmaz, gözünün içine bakar ve yıllar önce Seda Sayan’ın Mahsun Kırmızıgül ile olan o olaylı düeti gibi bir daha söyle diye ısrar eder. Öyle pişkin, öyle fettan ki…

Hiç kolay değil böyle bir ilişkiden sağ çıkmak. Ramiz Dayı’nın bir lafı var, hani Ezel dizisinde yiğendeki e’leri 3 elif uzatan merhum amca. Der ki; “herkes öldürür sevdiğini“.Ramiz dayıya çok yakıştırdığım bu söz cahilliğime doymayayım, sonradan öğrendiğime göre Oscar Wilde’a aitmiş.

Birimiz Gitmeli-Oscar Wilde

Bir intihar notu aslında; “birimiz gitmeli“. Fakat ben tuvalet aynasına kırmızı rujla yazılmış bir hoşcakal notu olarak kullanıyorum bunu. Gitmesi gereken biri varsa o da benim. *Şeker beni terk edemez, ben şekeri terk ederim.

Çünkü diğer Stokholm’lüler gibi celladıma aşık felan değilim ve bu çılgınlığa 3 Aralık 2017 itibariyle son vermiş bulunuyorum.

Tüm kamuoyuna duyurulur.

Aslıhan,

 

 

*(Her Türk kızı buna benzer bir ifadeyi hayatının bir noktasında mutlaka kullanmıştır, lütfen şanımızdandır).

Çocuk Kalbinde ve Edebiyatında “Farklılık”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Biz yetişkinlerin kirli ve tozlu dünyasında farklı olmak neden öteki olmak oluyor? artık umursamıyorum doğrusu. Yakın çevrem farklılığı “tu kaka” aynılığı ise adeta toplumsal bir norm olarak görüyor olduğundan belki üstünde durasım gelmiyor. Dünyayı; yani 8 milyarı hepi topu bulundukları semtten ibaretmiş gibi farz edip ona göre değer yargılar biçiyorlar ya iyi kafa valla. Cehalet, hakikatli mutluluktur diyelim mi o halde?

Farklılık algısı

Yaradılışın özünde var bir kere farklılık. Kadın-erkek farklı. Kadından kadına boy, kilo, sosyal statü ve kazanılmış statü hepsi farklı. Tüm bunların üzerinde ruhlarımız farklı.  Dolayısıyla tavrımız bu ilahi gerçeğe teslim olup, farklılıkları kucaklamak olmalı.

Farklı bir çocuk

Henüz 48 günlükken belirdi benim farklılığım. 6 kg, 110 cm ebatlarında daha dün annemin kollarında kreşin yolunu tutmuştum bile. Hayret verici bir durum değil mi?  Peki şuna ne diyeceksin: 90’ların başında kaldığımız lojmanda anne-babası çalışan tek çocuktum.  Keza sınıfta da beslenmeye konulanlardan anladığım üzere yine onlar hepsi ben tektim. Börek, kek, poğaça kokusundan içimin geçtiğini ve ders dinleyemediğimi bilirim.

Yaşam tarzım, yemek tercihim, giyimim, estetik görüşüm hep normalden sapmış ve standardın dışındaydı. Asla önüme konulan tabağı olduğu haliyle kabullenmedim. Hep uyarladım.

Bu sebepten çok eleştiri aldım gelenekselcilerden. En çok duyduğum da şu oldu: “o öyle olmaz, ver bakim onu bana!”, “ne anlarsın ki sen?”, “öyle kitap okumaya benzemez bu iş“.  İş yapışın sadece bir şekli varmış gibi yerildik, itildik, kakıldık yıllar boyu.

Derken çok uzun sürmedi kendim gibi olanların arasına karışmam. Yıl 2010, yer: İngiltere. Gelenek nedir bilmeyen, çocuk yaşlardan itibaren kendi kararlarını verebilen, aileyle ama aileden bağımsız, liberal zihniyetli insanlarla tanışmak, kendimi mikro ölçekte farklı ama makro ölçekte tıpkı hissettirmişti.

Bugün ise, İstanbul denen kozmopoliti evren olarak düşündüğümüzde bulunduğum nokta hemen hemen aynı değişkenlere sahip bir örneklem sanki. Yine karşımda “bu böyle olur, bırak ” diyen yaratıcılık yoksunu, kuralcı ve zenofobik teyzeler.  Kesinlikle yabancıya, farklılığa tahammülü yok bu güruhun. Çünkü dünyayı sadece TV’deki belgesellerden izlemiş, söz konusu o belgesellerde yer tanıyıp, insan tanımamış, kendi ırkı ve mezhebi haricinde kimse ile iletişimi olmamış kişilerden bahsediyoruz.

Tabii gelenekselcilerin korktuğu bir grup daha var onuda söyleyelim: sorgulayanlar yani şüpheciler. Şüphe bilime açılan kapıdır. Sorguda hakeza mantık yürütme biçimidir.  İşte o teyzeler bu meraklı grubuda sindirmek istiyor. Çünkü çocuğun çok soru sorması hem kendi cehaletini gün yüzüne çıkaracak hem de ipin ucu dine kadar varabilir maazAllah düşüncesiyle “aaa, çok ayıp“, “nasıl soru o sus bakiyim“lerle  taze beyinlerin heves ve meraklarına ket vuruluyor.

İçli köfteden hallice dolu olduğum bu konuya çocuk edebiyatımız bile kayıtsız kalmamış. Tevafuken denk geldiğim iki kısa öykü üzerinden gidelim izninizle.

İlki; Martı Jonathan Livingston.

-Martı

Richard Bash’ın kaleminden çıkma bir öykü. Sürüden ayrılan bir martıyı konu alıyor. Martı Jonathan’ı diğer kuşlardan ayıran farklılığı ise; çoğu martının aksine sırf yiyecek bulmak için uçmayı reddedip, uçmayı tamamen tutku halinde ve mükemmeliyetçi bir arzu ile yapmasıydı.

Şimdi içinde kendinize dair birşeyler bulabileceğimiz bir bölüm sunacağım kitaptan:

Anne martı: “Neden Jon, söylesene neden?” diye inleyerek sordu. Diğerleri gibi olmak bu kadar mı zor? Alçaktan uçmak pelikanların ve albatrosların işi, bunu onlara bırakmalısın. Hem niçin avlanmıyorsun oğlum? Artık bir kemik bir tüy kaldın.”

Jonathan: “Bir kemik bir tüy kalmak umurumda bile değil anne. Ben sadece havada ne yapıp ne yapamayacağımı öğrenmek istiyorum, anlıyor musun, hepsi bu. Sadece öğrenmek istiyorum.”

Martı Jonathan’ın tercihi onun farkı haline gelmiş. Öyle ki ailesi ve diğer martılarda onun bu tercihine saygı duymak yerine kendi tercihlerinin doğru olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyor.

Halbuki mesele, doğrunun bir tane olmaması. “Aklın yolu birdir” atasözüne burada biraz içerliyorum. Bugünün gerçekleriyle geçerliliğini yitirdiğini kabul etmek gerek.

Öyküye dönecek olursak ilerleyen bölümlerde Jonahtan kendi gibi martılarla bir araya gelip uçuşunu daha kusursuz bir hale getirmenin püf noktalarını öğreniyor.  Ve bunu yaparken asla yeise kapılmıyor.

Öykünün en çarpıcı alıntısı ne biliyor musunuz?

“Bir kuşu özgür olduğuna ikna etmek neden dünyanın en zor işi?“. Üzerinde düşünmeye değer. Hepimize düşen hisseler var…

Farklı olmayı yücelten bir diğer öykü ise; “Küçük Kara Balık”.

Küçük Kara Balık

Tebrizli yazar Samed Bahrengi‘nin en sevdiğim eseri. Öyküyü özetleyecek olursak; annesiyle bir derede mutlu mesut yaşayan küçük kara balık bir gün derenin ucunun nereye vardığını merak eder.  Bu merağını annesine açar ve şöyle bir diyalog geçer aralarında:

-Bu derenin ucunun nereye çıktığını gidip görmek istiyorum. Bak anneciğim tam bir aydır bu derenin ucunun nerede olduğunu düşünüp duruyorum. Bunu bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. Sonunda gidip ne olduğunu kendi gözlerimle görmeye karar verdim. Başka yerlerde neler olup bittiğini gerçekten bilmek istiyorum.”

Annesi ise gülerek;” bende çocukken hep böyle düşünürdüm. Canikom derelerin başı da yoktur sonuda. Bunda bilinecek ne var ki? Akar da akarlar; hiçbir yere ulaşmazlar.”

Öyküde geçen anne size birini hatılattı mı? Bende öyle düşündüm zaten.

Devam edelim. Anne başta itiraz etsede fazla direnemez yavrusuna. Ve küçük kara balık tehlikeli bir serüvenin içinde buluverir kendini. Yolda türlü zorluklarla karşılaşır, ihanete uğrar, pelikan tarafından yutulur ama nihayetinde o çok merak ettiği uçsuz bucaksız denizlere ulaşır. (U)mutlu son.

Yüksek doz umut aşılayan, merakın sıradanlığa üstün geldiği ve değişim için gereken cesareti hap gibi sunan her dönem klasiği bir yapıt. Verdiği mesaj çok açık; “merak et, sorgula ve keşfet”.

Eee şimdi ne yapacağız peki? 

Tek tipleşmeyeceğiz. Fizikte bir yasa var hani duymuşuzdur mutlak: “etki tepki” diye. Prensip; etkiyen kuvvetin aynı şiddetle tam tersi yönünde bir kuvvetle cevap verilmesi üzerine kuruludur.

Mevcut durum korunmaktadır bu sayede. Yani benlik sabit.

Pepee’nin annesi Ayşe Şule Bilgiç bir TED konuşmasında “yetişkinlik çocukluğun hapishanesidir.” demişti. Ne kadar da yerinde bir ifade. Yaratıcılığa, özgürlüğe, hayal gücüne prangayı çoktan geçirmişiz. Vay artık halimize…

O nedenle çocuk ruhlu bir erişkin olarak çocuk ruhlu çocuklara sesleniyorum: Ağzından köpüklü salya akıtan bir yetişkin size “neden böylesin?” diye sorduğunda yanıtınız şu netlikte olsun: “Böyleyim çünkü farklıyım. Farklıyım çünkü özbenliğime saygılıyım“.

Anlaştık mı?

Aslıhan,