Fakat Anne Bu Toksik Bir Hikaye

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

*Aşağıda bahsi geçen kişi ve olaylar tamamen hayal ürünüdür diyemem lakin gerçektir de diyemem. Yaşadığın dünyaya bir bak sevgili okur. Buradaki kurgunun gerçek ile sahtesini ayırmak ne kadar mümkünse o kadar gerçek bu hikaye.

/////////

Bu bir Umberto Eco romanı değil, bu benim hasta çocukluğumun üstüne sürdüğüm bir tür yara kremi.

Picasso-Mother and son

Evin yatak odalarına açılan arka bölümdeki kütüphanedeyim. Dünyaya her kızışımda soluğu aldığım müstakil bir sığınak, tüm uyaranlardan yalıtılmış bir özerk bölge burası.
Her sabah olduğu gibi, keyif çayımın son yudumlarını çamlığa bakan pencere pervazında alıyorum.

Gökyüzü henüz; bulut kardeş ve martı jonathanlardan ibaretken, gözüm karşı komşunun balkonuna ilişiyor. Begonvil, kasımpatı, menekşe ve açelyadan oluşan bir tabiat yapmış komşum kendine. Etine dolgun anne edalı, ki yüksek ihtimalle de anne olan komşumu getiriyorum gözümün önüne. Bebeğine süt verirmiş gibi gayet müşfik bir ifadeyle su koyuyor saksıya, ilk banyosuymuş gibi özenle sıkıyor fısfısı yapraklara ve az biraz renk değiştirseler aspirini kırıp topraklarına tohum serper gibi serpiyor şifasını. Nasıl desem şuh bir kadın, sesi de güzel; her sabah çiçeklere tek şarkılık repertuarıyla konser veriyor. “Kızım” ile başlıyor şarkıları genellikle…

Maria Fabrizio for NPR

Hayatı sevdiği aşikar. Benim asıl merak ettiğim nasıl bir çocukluk onu böylesi bir anneliğe eriştirdi? Her ıssız anımda önümü kesen düşünceler kıstırıyor beni, ta küçükken ilk meydan dayağını yediğim o köşede.

Her “kızım” sözcüğünde biraz daha artıyor klostrofobim. Şimdi ve buradan çok uzaklarda, geçmişe, tozlu, örümcek ağlı ve bol haşereli bir tavan arasında buluyorum kendimi.

Annemin dar çatısından, dar gelirli bir aileye normal olarak doğuyorum. Ama normal olamıyorum. Öyle bir gayem de yok zaten. Kim ister ki başkası tarafından kurulan bir saat ya da güdümlü bir füze olmayı?

Annem ile ilk kontağım ne yazık ki bir tür “ilk görüşte aşk” olmaktan çok uzak. Davetsiz icabet etmiş bir misafir gibi kapıda bekliyorum bir süre çünkü ev sahibemiz hazırlıksız, dağınık ve ikramsız.  Mucizevi bir tevafuk olmayı umarken talihsiz bir tesadüf oluveriyorum hayatında.

İkinci görüşmemizde artık birbirimize mecbur olduğumuz gerçeğini kavramıştı. Ne de olsa ben onun minik ve yarım akıl gurbet arkadaşıydım.
Yine de zorlanıyorduk birbirimize, çarpışıyordu bakışlarımız kaynayan su molekülleri gibi. Duramıyorduk aynı yerde, bakamıyorduk ne aynaya ne de yüz yüze.

Ama ben küçüktüm, ellerim de öyle. Annem ise beni kendi masalının kahramanı bir dev gibi görüyor, boyumdan metrelerce büyük işler için kılını kıpırdatmıyordu.

Bir iş beni aşmışsa, beceremeyip nail olamamışsam öfkesinden öncelikle ve en fazla ben nasipleniyordum. Öyle zamanlarda çocukken altında kara, iri bir çift göz göreceğim diye korkup kaçtığım yatağın altına saklanırdım yine. Zaten geçmişimin karması “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” deyimi üzerineydi. Eğer öfkesi yatak odama kadar taşmışsa tünel kazıp karşı komşumuzun odasına çıkabilmeyi hayal ederdim hep ve duaya sığınırdım hemen: “Allah’ım annemin sinirlerini benim üzerimden al, yalvarırım bir daha Seden’in bebeğini almıycam lütfen?”.

Sonra bir bakmışsın hayat düz bir çizgi ya da yine öfke nöbetleri.

Anlamıyorduk işte, birbirimizi zehirliyorduk, alerjiktik birbirimize.  Doktorun yasakladığı, aynı anda tüketilmemesi gereken gıdalardık biz.  Aslında insan, insanın ağusunu alırken biz birbirimizin ağusu oluyorduk.

Bir süre ayrı durduk annemle. Evlendim ve toksik bir geçmişe rağmen anne olmayı tercih ettim. Evet klişenin aksine anne oldum ama anlamadım annemi. Varlığıyla yokluğu girift hal almış bu kadının mutsuz bir evliliğin tarafı olduğunu, majör depresyon ile mücadele ettiğini ama kimseden yardım istememesini bir türlü anlamadım ve halen anlamış değilim. Hayat tek bir omuz için fazla ağır anne, Atlas bile şu koca küreyi taşırken dizlerini kırıyor baksana…

Sadece bir şeyi anlıyorum; geçmişin tahribatını onarmak için kendi anneliğime gebe oluşumu. Otacının kendi elleriyle hazırladığı ot karışımını demleyip içmesi gibi, homeopatik bir reçete yazıyorum kendime.

Evladımı doğururken farkında olmadan kendimi de doğurdum o gece yarısı.  Geçmişe dair tüm sancılarım bıçak gibi kesildi; kök hücre tedavisi gibi birşeydi bu. Beni aldı, dönüştürdü ve yeni bir hayat bahşetti bana. Anne karnında mahsur kalan ikinci bebek gibi sonradan da olsa merhaba dedim dünyaya; “ben buralarda yeniyim”.

Siz Hiç 29 Yaşında Oldunuz Mu?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Eylül doğumlu olmasamda severdim seni sonbahar. Uğultulu esintin, yer çekiminin yapraklara galip gelmesiyle parklarda savrulan sarı yaprakların 50 tonu oldukça yakışıklı bir sebep değil mi?

Her ne kadar hava seyrinde ani değişiklikler görülsede bu mevsim sert bir geçiş olmuyor yeşilin sarıya dönmesi. Ton ton ilerleyen bir sürece ve bir tür algoritmaya sahip. Keşke şu karmaşıklığı ve yoğunluğu iç içe geçmiş dünyada sadece bir anlıkta olsa lens değiştirip yakından bakabilsek botanik dünyasına. Öğrenecek ne çok ders var. Bilhassa şükür ve sebatten sorsalardı hazır cevap olmamız işten bile değildi.

Sarı Sempatizmi

Yeşil renk hayatiyeti imliyor zihnimde; canlılık, tazelik salık veriyor evet ama sarı bir başka. Güneşi her mevsim sevdiğimden belki kimbilir?(Güneş aslında beyaz ışık dalga boyunda sarı onun dünyamızdaki yansıması sadece) Ya da bir tür aidiyet bizimkisi. Benizimin soluk olması, rengimin dönem dönem sarıya çalması ile de ilgili olabilir, inan bilmiyorum. Fakat seni şunda temin edebilirim ki;  ilhamım gıdasını hazan ve hüzünden alıyor.  Bazen denediğim denemelerde kendimi ruhsal bunalımların eşiğinde, memnuniyetsizliğe derdest olmuş biri gibi görüyorum. Yazdıklarım aynı frekansta olduğum kişilere mesajı doğru iletirken, farklı frekanstakilere “bu neydi şimdi ya?” etkisi yapıyor. Hatta epeyi irdeleyen var. -“Neden, ne oldu? Eşinle ilgili bir durum mu?” diye sordukları çok oluyor. Hepsine toplu cevabım şu hem de en klişesinden;  “Beni hep bu havalar mahvetti”. Hepsi birer kurgu yiğenim ya da Didem Madak gibi söyleyeyim: “Şiir icabı bunlar hep, gerçek hayatta olmuyor.“.

Kurgu ilhama tabidir. İlham yaradandan bize bahşedilmiş sözde yaratma eylemi için ilk hareket, ilk kelime ve ateşlenmiş ilk fitildir.  Ve bana bu ilk hareket kapalı havalarda, puslu ve mat görünüme sahip bir gök kubbe altında veyahut yağmur/kar gibi gök olaylarında nasip oluyor bayağı bir süredir.  Ama başlangıç noktamız ilham değil  daha öncelerine gitmek lazım. “Doğuma“.

Doğumum…

29 Eylül 1988. Günlerden Perşembe. Saat 14:00 suları acı ve güçlü bir çığlıkla dökülüvermişim annemin bacaklarından masaya. Sancı spontan başlamadığından suni sancı vermiş ebe. Ve hayatı boyunca unutmayacağı bir 4 saat geçirmiş annem. Unutmak mümkün olmasada hatırlamamak mümkün en azından. Öyle demiştim bir keresinde laf arasında. “Unutmak isteyen kim?, sizler hayatımdaki en güzel şeylersiniz.” gibi bir yanıt aldım. Biraz şaşırsamda evladın gücünü, dünya üzerindeki hükmünü anlamış oldum. Demiri bile eritiyordu hasılı…

Doğum hikayesi bir kadının kutsalıdır. Nasıl ki erkeklerin askerlik anıları bitmez ve o yoklukta varlık içinde yaşamışlarcasına bir tablo çizilir ya, kadınların elinde de benzer bir şekilde doğum hikayeleri var işte. Olay örgüsünden en ufak bir sapma olmaksızın konu-komşuya bazende nesilden nesile aktarılır gider. Övüncüdür bir kadının, mesleki olmasada kişisel başarısıdır. Güçlü hissettirir, mücadele ruhu aşılar. Vahşi kadınla kopan iletişimini tazeler…

Nahoş Bir Şaka

Hep anlatırdı annem; “kemiklerim çatırdadı, kafan çok büyüktü.”, “Çok zorladın beni ama gördüğüm manzara bir ömre bedeldi.” Böyle de söyleyince bütün buzlar çözülmeye dursun…

Beklenin üzerinde bir kilo ile doğmuşum. Zaten doktorlar hep +/- bir rakam söylerler. Ama asıl sürpriz bu değil. Kadıncağız beni erkek beklerken kız olmammış. Hadi bakalım doğumdan sonra ikinci bir travma daha. Ultrason’un yeni yaygınlaştığı bir dönemde, göbek kordonumu cinsiyet organı olarak görmüşler.  Doktor karadenizli olsa tam fıkra diyeceğim. Neyse, hikmet-i ilahi.

Asıl annem değil de babam dumura uğradı biraz. İsim, mavi tulumlar, hayaller… Adamın dünyası yıkıldı. Onun ilk travması ben, ikincisi ise kardeşim.

Doğum günleri

Annem, pek önemsemezdi doğum günlerini ama usulen o üç kelimelik kalıbı kullanırdı.  Benim için ise tam aksine yeri tartışılmaz. Sözlü tebrik ve kutlamayı yeterli bulmam söz konusu bile değil. Neden bu denli anlam yüklediğimi sonraları anlıyorum. Kendi doğumuma şahitlik edince. Ve şu kanıya varıyorum: “Doğum günlerini önemsemeyenler; ya hayatı yanlış anlamışlar ya da başka bir canlıya hiç hayat vermemişler.

Zor ile Mücadele

Doğumumdan bugüne kolay bir hayatım olmadı. Zorla imtihan edildiğim için zoru sevmek zorunda bırakıldım. Birşeyi zorla nasıl seversin ki? Algı değişimiyle tabii ki. Her fırsatta kendime zoru sevdiğimi söyleyerek, kendimi zoru sevdiğime ikna ettim. Ve sonunda zoru yendim.

Geçtiğimiz Cuma 29. yaşımı aldım. 2012 yılından beri ivmesi yüksek değişimler yaşıyorum. Kızlar arasında bir efsane vardır hani: “25 yaş acayip birşey“.  Valla kızlar o şehir efsanesi felan değil düpedüz gerçek, hatta doğa kanunu. Evet bir değişim bekliyordum kendimden ama evlilik şıklar arasında dahi yoktu. Benim açımdan 25 yaş efsanesi evlilik ile nihayetlendi anlayacağınız.

Evet zorluklara kaldığımız yerden devam edelim. Evlilik zaten başlı başına imtihan sebebiyken üstüne birde çalışan kadınsın, farklı kültürün mantarısın dediğinde denklemin bilinmezliği X veya Y’den birini buluncaya kadar devam ediyor.  Yani evet evlilik başta tatlı bir rüya gibi gelir ama kişi ve meseleler zorlaştıkça boğazına oturan karabasandan farksız olur.

Sonra birde çocuk meselesi.  Yeryüzünde tadabileceğin en tatlı meyvedir evlat eğer ki ağacın meyve veriyorsa.  Günümüzde herkese nasip olmaması bir kısım ilahi ve bir kısım beslenme kaynaklı olduğu yönünde bir görüş mevcut. Doğrusunu yalnız Allah bilir.

26 yaşımın sonlarına doğru anne oldum. Kelime anlamı zor olan bir kuruma bir zorluk daha eklemiş olduk böylece. Oh miss… 2,5 seneye kalmadı zaten; kafamda bir huni, “delirdik”, “iyi delirdik”, “fakat iyi delirdik”, “ama nasıl delirdik?” diye gülüyorum camın önündekilere. Eşim yokken oluyor tabii bunlar.

Bir başka zorluğa geçiyorum. “İşten ayrılmam“. Genetik kodlarımın arasına “ömür boyu kariyer” geni karışmış olduğundan başta durumu kabullenmekte çok zorlandım. Sevdiğin, maddi/manevi emek verdiğin altın bileziği bozdurup sağa sola olan borçları kapatmak gibi birşeydi hissettirdiği.  Sonra alıştım her zorluk gibi buna da…

Son engebemiz akademik bir kariyeri zorlamamla şekillendi. Bir görsen ablası nur topu gibi bir başarısızlığımız oldu bir dönem. Sınavlara girildi, hocalarla görüşüldü ama olmadı. Oldurmayan Allah oldurmuyor ne desek boş.

Derken 29 yaşım birşey fısıldadı kulağıma. “Kapılar açılmıyor değildir. Belki de ben yanlış zile basıyorsundur.” Çok haklıydı…

Aradığım şey işte bu motivasyondu. Bir tür aydınlanmaydı. Neydi Allah aşkına uğraşıp durduğum şey? Sosyal bilimlere dahil olmak değil mi? Çalışmak opsiyonu akademik personel olarak mümkün olmayacağına göre evdeki bulgura bakmak lazım. Ev hanımı ve anne olarak yapabileceğim en doğru şeyi yaptım. Açıktan sosyal bir bölüm okumaya karar verdim.  Hemde öyle bir alan ki önü T-insan döneminde bile açık, alımı fazla ve henüz gelişmekte olan bir bölüm. Tüm bunların üstünde kişiliğimle %100 örtüşen bir misyonu var.

Dünyaya geliş nedenimi sorgularken 29 yaşım ile karşılaşmam elbette tesadüf değil. Dağların dumanı aralanıyor artık. Taşlar oturuyor yerine bir bir. Ruhuma üflenen şey ne ise onu hissedebiliyorum. Ama ne olduğunu şimdilik söyleyemem, beraber göreceğiz inşaAllah. İşte 29 yılın en kayda değer özeti. Neden böyle bir yazı mı yazdım? Çünkü orta yaş döneminden orta çağ kadar korkuyorum. Bazen nerede durduğunu görmen için arkana bakman gerekiyor.

İşte öyle…

Aslıhan,

Zamansız notlar

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

 

Blog yazmaya başlayalı tam bir buçuk sene oluyor. Oğluma anılar biriktirmek için çıktığım bu yolda bir sağ bir sol şerit, dur kalklarla ilerliyorum.  Belirlediğim rotadan zaman zaman uzaklaştığım oluyor farkındayım.  Bir bakıyorsun okur yanım ağır basmış kitap önerisinde bulunuyorum, bir bakıyorsun öykücü olmuşum rüzgarın ensemi nasıl tatlı gıdıkladığından bahsediyorum. Düz bir çizgi bile çizmekte zorlanan ben için doğrusal başlıklar bana fazlasıyla ulaşılmaz geliyor çünkü. Sözde başlangıç noktam olan annelik deneyimlerimi paylaşacaktım. Ne de olsa “ileri anneyim”, annelikle ilgili ne kadar nota varsa yüksek perdeden çalıyorum ya, kesin birileri müziğimden istifade etmek ister diye düşünmüş olmalıyım.  Ama ne aymazlık…

Anne olmak; hem çok yanılmak hem çok bilmek.

Önceleri sinir oluyordum. Ne bu ya hepi topu bir annesin nesini bu kadar abartıyorsun?  Diyordum ki, kınadığım şey başıma geldi. Bir Tırmizi hadisi der ki; “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz“. Ne vakit öleceğimi bilmesemde ona bir adım daha yakın olduğum gerçeği su götürmüyor…

Kim bilir belki okuduğum kitaplar belki takipleştiğim annelerden sebep, herşeyi anneliğime yoruyordum. Bir zaman sonra yere göğe sığdıramaz oldum yaptıklarımı. Mesela; bir ekmek yapıyordum sanki tüm TSK ordusunu doyurmuşum gibi lirik ve destanımsı şeyler yazıyordum anneliğimle ilgili. Sayfam resmen bir tür “annelik danışma ve kadın dayanışma” derneği gibiydi. Herkesi çocuk yapmaya özendiriyor, aile planlamalarına zorla dahil oluyordum. Çok bildiğimi sanıyordum. Gözümden sakınıyordum oğlumu. “Ayy aman öyle seslenmeyin,  etiketlemeyin oğlumu, ay sakın mayalı peynir vermeyin, ne o elindeki ekmek mi? at bakiyim onu çöpe,  ay yok tarhana çorbası siyez unundan değilse katiyen olmaz” diye diye kendimi devasa bir ambarın denetleme şefi gibi hissetmeye başladım.. Herşeyin denetimim altında olması güvenli hissetirse de çocuğa aynı oranda huzursuzluk veriyordu. Fizyolojik ve psikolojik yorgunluğu hiç söylemiyorum. Maçı avantaja bıraktığımda ise nispeten daha neşeli ve uyumluydu. Sanırım ben bildikçe çocuğum mızmızlanıyor ve ben yanıldıkça uysallaşıyordu. Öyle ters bir orantı geliştirmiş olabiliriz aramızda…

Çağın vebası zamansızlık

Dali-Eriyen Saatler

Islah etmek için Tanrı bile sopa yerine zamanı kullanıyor. BALTASAR GRACIAN

“Canım hiç yapay zeka çığırtkanlığı yapmayacağım, robot sevmiyorum”.  Şimdi müsadenle:

 

Yaşamın temel elementlerine dair neredeyse her gün bir araştırma sonuçlanıyor. Doğum-hayat-ölüm üçlemesi dediğimiz bu elementlerin şifreleri henüz çözülmüş değil. Bilim insanları araştırmaları neticelendirmek için zamanla yarışıyor adeta. Ellerinde tüme varım, tümden gelimler ve belli deney gruplarından başka birşey yok. 7,5 milyarlık bir deney grubunu 2000 kişiye indirgeyip hayatın akış ve işlevleriyle ilgili genel fikir edinmek istiyoruz. Ama insanın biricikliğini atlıyoruz. Aynı fabrikanın ürünü olsak da “specs” dediğimiz niteliklerimizin farklı olduğunu. Bunu bile bile pas geçiyoruz. Neden? Çünkü insanoğlu aceleci, sabırsız ve zamansız.

O nedenle bugün en fazla eğilip bükülen konu ağırlıkla yapay zeka. Çünkü en basit şekliyle tekrarlı işlemleri “hatasız kul” olarak yerine getirebiliyorlar. Üzgünüm ,Orhan Gencebay feci yanılmış.   Bu eşittir insan için daha fazla zaman.  “Hiç vaktim yok ki” bugünün en basmakalıp bahanesi. Ne vakit yeni bir dile başlasan, yeni bir işe girişsen, kendine, eşine, çocuğuna zaman ayırmaya kalksan sanki cebinde akrep duruyor. Bir bir yiyor sanki sana özel vakitleri. Hani şey diyorlar ya vakit nakittir diye. Son derece yanlış, vakit nakite eşit ya da karşılık gelmiyor. Vakit yaşamla değerlenen birşey, maddesel bir değeri yok, ölçülemiyor çünkü bize tanımsız . Bu konu ile ilgili çok yerinde bir söz geldi aklıma.

Ahmed Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde şöyle diyor:

Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.”

Peki öyleyse zaman farkının farkında mıyız?

-Hayat kısa kuşlar uçuyor.

Hiçbir şey için zaman bulamazsın. Zaman istiyorsan, onu yaratmalısın. CHARLES BIXTON

“Her şeyin bir zamanı var” sözü an itibariyle mantığıma ters düşüyor. Çünkü zamansızlığın yani zaman bulamamanın altını kazıyor biraz. Bu sayede zamanlar arasındaki boşlukları doldurmuyor. Sözümona birilerince belirlenmiş zamanlamalara uyum sağlayacağız diye, kendi zamanımızın verimini düşürüyoruz.

Şu gerçeği kendimize sık sık hatırlatalım: her vücut, her biyoloji eşsiz. Yani her kişinin timezone veya zaman dilimi farklı. En basit haliyle çocukların kimi 3, kimi 5, kimi 7 yaşında okumayı söker. Burada fiil sökmektir, yaş ise sadece zaman zarfı. Kıtalar arası zaman farkı gibi düşünmeliyiz olayı.

Kısa zamanda büyük işler yapmak başarı mıdır?  gibi bir pazarlama sorusu da önemini burada yitirmiş bulunuyor. Başarının niteliği zamanla değişsede niceliği hep aynı kalıyor.

Evet zaman belki acımasız, zalim ve hızlı ama kesinlikle adil. Hızlı akıyorsa, sana-bana değil herkese hızlı akıyor. Yok ki mübarek musluğun bir bataryası kısıp açalım. Akıyor işte direnmek beyhude…

 

 

 

 

 

 

 

 

Araf

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Nasıl da geçti habersiz şu bir hafta? Ramazan diyelim mi sebep? Zaten oldum olası kendi zaman dilimimdeki akışı takip etmekte zorlanırım. Hele ki şu sıra zaman bana doğru koşmuyor adeta benden kaçıyorken. Oğlum A. Halim desen  2,5 yaşına girmek üzere, daha dün kucağıma vermemişler miydi halbuki?

Anneliğim sanki her geçen gün bir öncekine göre daha deli daha zorlu. Çünkü kabına sığmaz bir 2 yaş sendromu atlatıyoruz. Bu sürede sabır sınırlarımı tekrar tekrar keşfediyorum. Bir gün bağırdığım birşeye ikinci gün yapsada bağırmamaya çalışıyorum.  Analığı ne bildin ki sen? Ya delisin ya dengesiz.

Elbette keyif işin büyük bir bölümü ama bilirsin fıtraten en ufak olumsuzluğu bütüne mal etmeyi seviyoruz. Çocuk 10 saat akıllı durmuş yarım saat ağlamışsa, gün bizim için kötü bitmiştir ünlem

Hazır o büyürken bende hayallerimi besleyip büyütüyorum zihnimde.

İyi haber; 1,5 senedir beklediğim puan nihayet geçti elime. Ama ne bir heyecan ne de bir sevinç var ruhumda. Kanıksamış çünkü artık sınava gire çıka.  Sisteme olan kızgınlığımı hiç söylemiyorum bile. Peki puanı aldık ya sonrası? Asıl meseleye yeni geliyoruz.

Bakalım üniversite işimi  yokuşa mı yoksa bayıra mı sürecek? Muhattabım kim olacak? Ürettirecek mi tükettirecek mi? Okumalarıma destek sağlayacak mı? Akademik ortam beni cezbedecek mi?  Soru çemberi şartlı bir döngüde gibi sanki.  Ve ancak bir mülakatla son bulacak gibi. Öyle salacaklar rehin olan korteksimi.

Mevcutta okuduğum kitap kadınlık ve anneliği aynı bünyede farklı açıdan ele alıyor. Beklentiler altında ezilen kadının çocuk merkezli bir yaşama nasıl mecbur edildiğini “işte aynııı ben” diyerek okuyorum. Kesinlikle tavsiye ederim, modeller kötü de olsa kendini gerçek bir vakada görmek müthiş hissettiriyor…

Elisabeth Badinter “Continuum” adı verilen tipolojide kadınları neo geleneksel ve modern olarak ikiye ayırmaktadır. Neo geleneksel tahmin edeceğiniz üzere aile yaşantısına daha fazla önem verirken modernler ise kariyerini önceliklendirmektedir. Bu tipolojide kendimi nereye koyacağımı bilemedim. Çünkü duruma göre biraz o birazda oyum…

Zamane ve yüksek eğitim görmüş annelerin çocuk sonrası çalışıp çalışmama kararlarında tamamen toplumsal olguların etkili olduğunu öne sürüyor.  Natüralizm akımı yani doğalcılık çalışmak isteyen annenin elini kolunu bağlamış durumda.  Süt politikalarımız, duygusal ve güvenli bağlanma teorileri, aile hayatımız hepsi resmen kadının çalışma arzusuna ket vurmuş durumda. En yaygın senaryo anne kadının çalışmak ve çalışmamak arasında sıkışıp kalması. Başrolde elbette aile ve sosyal politikalar.  Bu filmi nerdeyse her gün görüyorum ya da okuyorum.

Toplumda salık verilen ” efendim şöyle yapmazsan böyle olur” algoritmaları gözümü korkutuyor. Çalışmayı istiyor olabilirim ama aile hayatımı da pekala önemsiyorum. Şu an yakaladığımız belli bir standart var çünkü.  Evin düzeni, yemekler, ilgi-alaka, çocuk bakımı hepsi ortalama bir değerde. Ve şayet bu ortalama değerin altına düşerse fırtınalar kopacakmış gibi hissediyorum. Çünkü eve bakmayan kadına müstehak böyle esintiler bilirsiniz. Ne de olsa toplum her koşulda erkeğin yanında. Patriarkal sistem bu yüzden kusurlu. Çünkü hep kazanır. Yuvayı sen yaparsın, çalıyı çırpıyı sen toplarsın, nasibince bölüp bölüştürürsün, yavrularına kol kanat gerersin ama en ufak bir sarsıntıda “gördün mü bak kadın sağlam temel atmamış, ders olsun sana?” olur. Öyle değil mi?

Dolayısıyla sorgulamıyorum dünyadaki yerimi, eşitsizlikleri ve haksızlıkları. Yaşamak zaten yeterince zorken bir de hak hukuk savaşı veremem. Artık hesap gününde öğreneceğiz tüm netliğiyle. Şimdilik iyimser ve adaptif olmaya özen göstermek bizi tüm olumsuzluklara rağmen daha iyi hissettirecek. Gül bahçesinin önünde çöp konteynırı var diye güle küsemem demi?

Yine aynı kitapta Elisabeth, İskandinav ülkelerinin nüfus arttırmaya yönelik anne dostu aile politikalarından bahsediyor. İç çeke çeke okuyorum. Örneğin; anneye ücretsiz ev işi ve uygun bakım hizmeti, gerek anneye gerekse babaya bir sene ücretli izin verilmesi, ve ev içi sorumlulukların eşit bölüşülmesi gibi. Son maddeden nasıl emin olunabiliyor bilmiyorum. Birde nüfus artışı % kaç orası da muamma? Ama teşvikler her açıdan tatmin edici.

Neyse çalışmak diyordum. Kendimi yeniden iş hayatına tam anlamıyla hazır hissetsemde evdekilerin durumu şüpheli.

Başta oğlum sonra eşim. Oğlum için çalışmam, aramızdaki göbek bağının birden kesilmesi demek.  Eşim için ise, ev ile ilgili işlerden tavizler vermem demek.  Yine bir yol ayrımı, yine bir dilemma.

“Korkarak yaşıyorsan hayatı seyredersin” diyor ya Nietzsche, haklı. Risk almadan, denemeden veya değişmeden ve dönüşmeden bilemeyiz, bilemeyeceğiz.  Neticede oğlum kreş yaşına erdi. Sosyal gelişimi için zamanlama harika.  Yeniden başlamak için bir engel göremiyorum.

Bakalım deneyeceğim ve belki yanılacağım ama hiç değilse yerim yurdum araf olmayacak. Aklım berrak vicdanım ise rahat olacak….

Aslıhan,

Üst Düzey Anneliğin Kıyısında

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Ekşi sözlük yazarı olsam üst düzey annelik kavramına şu şekilde anlam verirdim; ütopyadır, niceliksel olarak ölçülememektedir. Ya da izafidir; anneden anneye değişir.

Annelik, kadınlıkta gelinen everest noktası olduğundan her kadının bu zorlu içsel ve aynı anda dışsal yolculukta anlatacak bir hikayesi mutlaka vardır.

Dilerseniz kendimden başlayayım…

Hayatımı kağıt üstünde ortadan ikiye ayırarak açıklamayı seviyorum; “anne olmadan önce” ve “anne olduktan sonra”.  Kesişim kümeleri yok denecek kadar az (hamilelik sürecinden bahsediyorum). Sınır hattındaki tek hareketlilik sanırım kitaplar.

İki tarafında kendine göre artıları eksileri var elbet.  Örneğin; anne olmadan önce vaktimi bol keseden amaçsızca uyumaya, kurtluymuşçasına gezmeye, hasretmişçesine hoşbeş sohbetlere dağıtırken anne olduktan sonra kendim için kendime vakit bulabilmek adına türlü taklalar atıyorum.  Bak sakın ev hanımısın vakitten bol neyin var demeyesin cancağızım?  Bozuşuruz;) Çünkü yalnızca bize, yani ev annelerine özel bitmeyen mesai yapmışlar. Doğru parçası gibi mübarek bir ucu hep açık. Bir bakıyorsun oğlanın özlemi depreşiyor gece uyanıp beraber yatalım istiyor ya da bakıyorsun rahatsızlanmış yoğun bir anne ilgisi bekliyor. Anne ilgisinin iyileştirici etkisini konu alan bazı çalışmalar mevcut biliyorsun. Öte yandan çocuğa anne karnında öğütlemişler; “şifanı ananda ara” diye.  Uykusu kaçsa, getirecek kerameti bizde biliyor.

Bizzat deneyimliyorum bunu gün içinde.  Ve kesinlikle anne öpücüğünün ya da kucağının analjezik bir etkisi var. Tamamen gözleme dayalı bir tez. Kesin olmamakla birlikte yayılabilir, anne populasyonu baz alındığında güven aralığı hiç fena değil…

Neyse annelik diyordum. Anne olduktan sonra sosyal çevremde pek tabii olarak değişti. Çoğunluğu annelerden oluşan Instagram hesaplarını takibe başladım. Bilirsiniz işte “…. anne” gibi hesaplar. Bu arada kendimde onlardan biriyim: “ilerianne” adıyla. Takipleşelim mi “tatlı qıs”?

Her gün gördüğüm best model anneler beni hayrete düşürüyordu. Nasıl bu kadar aktif olabiliyorlar hı? Kolot peyniri gibi böylesine uzun uzadıya o kadar uygun ve uyumlu sözcükleri nasıl bir araya getirebiliyorlar bilmiyorum? Halen şaşkınım çünkü oğlumlayken değil yeni paylaşımlar yapmak telefonu elime almaktan dahi ar ediyorum. Hem vicdanen hem de fiziken rahat olamıyorum. Bu yüzden postlarım çoğunlukla oğlanın uyku saatine tekabül ediyor.

Analık müessesesi
Analık müessesesi

Eskiden annelik zordu şimdi epeyi kolayladı” diyor ya annelerimiz-teyzelerimiz, ben bu fikre kesinlikle katılmıyorum.  Çünkü: eskiden çocuklar kolay imkanlar zor iken bugün çocuklar zor imkanlar kolay*.
Nedeni çok klişe tabii, 2000’li yılların başından bu yana duyduğumuz; “bilgi çağı” meselesi. Yeryüzündeki bütün bilgilerin artık lokalize olması.  Tamam kabul, teknolojinin çağın gereği olması her açıdan işimizi kolaylaştırdı ama annelikten beklentimiz resmen Allah’u Ekber dağlarına tırmandı.

Bir yandan günün muhtelif saatleri oyunlara ayıracak, bir yandan organik gıda tedarik edecek, bir yandan uyku saatleri, eğitim rutinleri oluşturacak, çocuk kitaplarını takip edecek ve kesinlikle bağırmayacağız. Öyle mi gerçekten?

Yapabilene aşkolsun hatta helal olsun. Anneliğimin ilk yılında bende geçtim bu düzlükten. Fakat engebeler başa çıkılamaz bir hal alınca, spontane annelikte karar kıldım.

Hesap adı yanıltıcı olabiliyor bazen.  “ilerianne”yi ele alalım.  Ortaokul yıllarımdan beri kendimi tiye almayı seviyorum. Ruhum ve bedenim ortak bir anlaşmaya vardığından veri kendimle ilgili her detayı beğeniyorum. Bu nedenle de anneliğimin gelişigüzel seyretmesini ve kendi içinde kontrolsüzlüğünü takdir ediyorum. Annelikte mükemmellik madalyası yok biliyorsunuz. O zaman rekabete yarışa da gerek yok.  Rahat rahat deneyimleyelim, alabildiğine un miktarı gibi keyifli anları ekleyip serüvenimize devam edelim.

Anneliğimize çocuk gözüyle bakıldığında her annenin aslında mükemmel ve üst düzey olduğu gerçeğini görürüz. Bu düzeyi belirleyen bir tür art-talep dengesidir. Çocuk acıkır, anne çorba yapar ve o denge kurulur. Sonuç çocuk mutlu anne mükemmel.

Annesinden memnun olmayan çocuğa film ve sokaklar dışında hiç rastlamadım. Ki onlar apayrı birer sosyo-psikolojik vaka.  Çocuklarımız için yeterince iyiyken mükemmellik nişanına ihtiyaç duymamız şu an için tamamen ticari gibi gözüküyor. “İş birliği ve sponsorluklar için dm” tarzı bio cümlelerini çok sık görmeye başladık. Ve bilin bakalım kimler yazıyor bunları? Annelikte mükemmellik iddiası olanlar.

Yani aslında üst düzey annelik bir tür yanılsama-illüzyon. Tıpkı evli çiftlerin sosyal medyaya en mutlu anlarını koyup evliliğin harika bir kurum olduğu izlenimi vermesi gibi. Yalnızca bir anı bütüne yaymak. Yaptıkları tek şey bu. O yüzden diyeceğim o ki;  anneliğini başka annelerin standartlarıyla ölçme.  Mükemmel anne diye biri yok, zaten en son gördüğümde yorgunluktan bitap düşmüş bir köşede kıvrılmış uyuyordu. O gün bugündür bir daha da görünmedi bana…

*Tabii ki de Allah bebek bezi ve ıslak mendili yapandan kat be kat razı olsun…

Bol Sendromlu Bir “2 Yaş”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Geçtiğimiz aylarda doğum hikayesi postunda oğlanın 2 yaş kutlamasından bahsetmiştim. Bebekken imtina ediyoruz ya herşeyden, her an bir firewall edasında savunmadayız ya, “amman öff büyüsün artık” diyoruz ya, sonra bir büyüyorlar ve bakıyorsun sanki beraberinde getirdikleri sorunlarda onlarla aynı boya gelmiş. Örneğin; içinden geçtiğimiz iki yaş sendromu süreci tüm tipikliğiyle karşımda ve her geçen gün eser miktardaki sabrım için biraz daha tehditkar hal alıyor.

terrible-twoBiz erişkinler kabul etmek istemiyoruz belki ama, her 2 yaş küçük birer ergen aslında. Ayakları yere basıyor, kendini ifade ediyor ve bazı ihtiyaçlarının tıpkı bizler gibi anında karşılanmasını istiyor. Gereksinimleri çok normal. Annelerde bunun bilincinde pekala. Süreci hafif sıyrıklarla atlatmak için tek ihtiyacımız olan şey karşılıklı anlayış ve sebat. Ama işte sabır denen erdem için çok ufaklar bizler ise çok tezcanlı.

Erken İki Yaş Sendromu

Ahmed H. daha 1,5 yaşındayken belirtiler uç verdi.  Kendini yalnızca ağlayarak ifade etmeye başladı. Birşey istediğinde red cevabı aldıysa ezkaza! gözyaşları beylik tabancası görevi görüyordu. Sanki gözünün arkasında boncukları dizmişte “hayır” yanıtı için halihazırda bekliyorlarmış gibi. Öylesine seri ve sağanak…

Sonra iştahda biraz dalgalanmalar oldu. Patates, börek, bakliyat gibi severek yediği ne varsa geri çevirmeye başladı. Bir gün yumurta sevdiyse diğer gün ondan tiksindi. Canı çilek çekti, bir gün yedi ertesi gün çöpe attı.  Neyseki şimdi çorbada düzen tuttuk.  Bin şükür ki itirazsız içiyor.

A.Halim
A.Halim

Bir de ağzına sakız ettiği “hayır” kelimesi var. En basitiyle diyaloğumuz şöyle:

Anne:-A.Halim hava çok güzel dışarı çıkalım mı?

A.Halim:– ıh hı Hayaaar!

Günlük enerjimden çalan diğer belirti; yarım saatlik öfke nöbetleri geçirmesi. Bazı anlar “yeeee-teeerr” diyorum “give me a break”. Tam bırakıp başka bir odaya geçeceğim eteğimi çekiştirip kucağıma gelmekte diretiyor.  İşte böylesi anlarda la havle çekiyorum hep içimden…

Bir diğer mevzu; misafire tahammüllünün olmaması. Çünkü anneyi paylaşmak istemiyor.  Gelen ne kadar yakın akraba olursa olsun herkese aynı numarayı yapıyor. Anne kucağı dışında oturacak yer kalmamış gibi kucağıma oturup dikkati kendinde toplamaya çalışıyor.

Peki nasıl başa çıkıyorum?

Başa çıkmıyorum, başıma çıkıyor çünkü!  Genelde inatlaşmadan dikkatini başka bir noktaya çekiyorum. Onuda en büyük zaafı olan çikolatadan az birşey koklatarak başarabiliyorum. Biliyorum bu da yanlış bir tutum ama henüz komut almak için hazır değil.

Ve bağırmak kesinlikle çözüm değil. An geliyor kendi sesimin oktavına şaşırıyorum. Şimdiye kadar keşfetmemiştim bu kadar yüksek tonlara çıkılabileceğimi.

Konuşmalarımız sırasında gözünün içine bakarken aradaki boy farkını da kapatmayı ihmal etmiyorum. Seviyeyi eşit tutmak önemli bir ayrıntı. Yoksa kafayı bozabiliyor sudan sebeplere.  Rabbim şahit onun seviyesine çıkmaya çokça gayret ediyorum.

2 Yaş Sendromu Sağaltılabilir Mi?

Sağaltmak çok doğru bir ifade olmadı belki.  Bu bir dönem çünkü. Eğitimle düzeltilebilecek bir tarafı yok. Hatta uzmanlar süreç boyunca birşey öğretmekten çok inatlaşmamayı ve her durumda sakin kalmayı öneriyor.

—-Tarafımıza Düşen Hisseler

Toplum mühendisliğinin yapı taşı aile içi eğitimin ne denli önemli olduğunu bugün üçüncü sayfa haberlerinde görüyoruz. Günün sonunda katilide, hırsızıda, sapığıda yetiştiren bir ev-bir anne.

Psikanaliz uzmanı Alfred Adler “çocuk eğitimi” kitabında toplumsallık duygusu olmayan çocuklarda bazı kriminal eğilimlerinin olduğunu belirtiyor. Hatta bu duygunun önemini şu şekilde ifade ediyor: “toplumsallık duygusu, çocukların normalliğinin adeta barometresidir”. Ve hepimizi toplumsallık eğitimi için iş başına çağırıyor(4 yaş ve üzeri çocuklarda).

Kitapta yakaladığım güzel bir ayrıntıyı da paylaşmadan edemeyeceğim. Yine Alfred’in ifadesiyle;

“Aile içinde gelişimleri kısıtlanmış çocukların okul yaşamlarında birtakım davranış bozuklukları açığa vurur kendini. Böylesi durumda bütün suç okula yüklenir; oysa okulun yaptığı, aile eğitiminin o zamana kadar saklı kalmış kusurlarını gün ışığına çıkarmaktan başka bir şey değildir.”

Hamiş, sendromumuz biter bitmez bir süre eğitime odaklanacakmışız.  Saygı, sevgi, şükür, kanaat, sabır, toplumsallık ve ahlak dolu bir öğretim yılı diliyorum tüm analara. İşimiz zor, yolumuz uzun ve  yavrular çetin. Ama geçecek yahu, bu da geçecek. Çıktığımız yokuşun inişini de göreceğiz inşaAllah.

Sendromsuz bir iki yaş dileğiyle,

ilerianne

 

Bir Doğum Hikayesi

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

IMG_20170228_121130Bir bedende önce bir bebeğin sonrada bir annenin doğumuna şahit omak tarif üstü bir durum…

27 Şubat 2015. Doğumdan önce son doktor randevum. Canım “Gül’üm” doktorum; “Aslıhancığım bebek henüz doğum pozisyonunu almadı, günün yarın doluyor. Ben pek bekleme taraftarı değilim. Yarın çantanı hazırlayıp gel eğer ki yine pozisyon almaz ise suni sancı verelim” diyor.  “Haa olaki birşeyler yolunda gitmedi sezeryanı gözardı etmemek lazım” diye ekliyor.

Odadan çıkarken hayli endişeli ve huzursuzum. Son bir hamle yaparak “Ama hocam İngiltere’de  42. haftaya kadar bekliyorlar, geç doğum diye bir kavram var” diye söyleniyorum.  Cahillik ettiğimi anlıyorum sonra.  Var işte bizim insanımızda bu. “Kendini bir başkasının ölçüsüyle tartmak”. Doktorumun şüpheye yer bırakmayan cevabıyla sıyrılıyorum kapının eşiğinden “Riske etmeyelim Aslıhancığım”. Hep bu sekilde hitap eder hastalarına ….cığım/ciğim/cuğum/cüğüm. Canım doktorum benim…

Neyse doktordan çıkıyoruz. Sanki habis bir hücre varmış gibi vücudumda ağlamaklıyım. Eşim yüzümü güldürmek için sana tatlı alayım mı ? diye soruyor.  Oğlum tekme atıyor o sıra ben başımla onaylarken.

Son trileçemi yiyorum, bir tanede eve ısmarlıyorum. Sonra evin yolunu tutuyoruz.

Annemler daha kapıdan girerken soruyorlar; “”N’oldu? – Hiiiiç  diyorum i’leri 3 elif miktarı uzatarak.  Yarın hazırlıklı gideceğim olumsuz bir senaryoda “suni sancı” verilecek  oda olmadı en kötü ihtimalle sezeryana alınacağım diyorum. Tüylerim ürperiyor. Aslında korkuyorum biraz fakat şu benim büyük çocuk hallerim yok mu? Hemen toparlıyorum ifademi , güçlü duruyorum.

Acıktığımı hissediyorum biraz sonra. Mutfaga geçip dünden kalan nohut pilavi güzelce yiyorum. Mutfaktan doğru sesleniyorum  “Çay suyu koyayım mı millet?” Hiç itiraz yok. Ocağa suyu koyup salona geçiyorum. Çay demlenirken bende ayaklarımı orta sehpaya doğru uzatmış dinleniyorum. Ama oğlum rahat durmuyor bir türlü. Tepiniyor sanki içeride.  Bunu bir tatlı isteği olarak algılayıp “şiiişşt çayı içelim sonra vereceğim tatlıyı” diye usulca konuşuyorum karnıma.  Derken ikinci tatlımı alıyorum. Ve daha yarısında beklenmedik birşey oluyor…

“Özür dilerim altıma kaçırdım galiba”

Ayağa kalkmak istiyorum birden.  Sanki suyu yüklenen yağmur bulutu gibiyim ve artık suyunu taşıyacak mecali olmayan bir yağmur bulutu. Tuvalete zor atıyorum kendimi. Yağıyor sanki gökten boşalırcasına.  Durmuyor bir türlü meret. Allah’ım nolur dursun artık diyorum. İşte o çok merak ettiğim doğum başlıyordu artık.

Evdekilere sesleniyorum tuvaletin kapısından “hadi toparlanın gidiyoruz”. Çantamı alın diye ekliyorum. Hastane çantam günler öncesinde hazırdı. NHS’in doğuma hazırlık kurslarındakidoğum çantası listesine göre düzenimi yapmıştım. Bana da birşeyler getirin su durmuyor diyorum. Kısa bir operasyondan sonra apar topar üzerime birşeyler geçiriyorum. Eşimde botlarımı giydiriyor. Ve taksiye biniyoruz…

“Hocam biz geldik hastanedeyiz”

Hastaneye varır varmaz arıyorum doktorumu. Gayet sakin bir ses tonuyla doğumhaneye gitmemi ve ebelerin orada bana yardımcı olacağını söylüyor. Telefonu kapatırken sancılarım baş gösteriyor. Hani şu muayyen günlerimizdeki sancılar. 9 ay boyunca unuttuklarımız şimdi tekrar ediyordu.

Doğumhaneye vardım. üst baş değişildi, tansiyon ölçüldü, NST’ye bağlanıldı ve muayene edildi.

Muayene sonrası 2 cm diyor ebe.  Yolumun uzun olacağını 2 cm’deki sancılarımın şiddetiyle anlıyorum aslında ama uyurum herhalde diyorum ara ara.  Doğum hanede üç gebeyiz. Gelir gelmez bir saat içinde birimiz doğum yapıyor.  Dört bir yandan inlemeler, bağrışlar.  Bunalıyorum duydukça acaba diyorum bende mi bu kadar bağıracağım? Nolur Allahım diyorum ben bağırmayayım. Derken bir sancı vuruyor. Ahhh diyorum.  Sonra eşime bakıyorum, utanıyorum halimden.  Yine büyük çocuk sendromu. Bu doğumun üstesinden gelecek kadar güçlüyüm ben diye telkinde bulunuyorum kendime. Neticede dağa göre kar, güle göre diken, güce göre yük ve imana göre imtihan veriyor yaradan. Ebe geliyor yine yanıma. 3 cm diyor açıklığın. “Ola-maz” diyorum sancılarım şiddetlendi. Ama sıklığı artmadı diye yanıtlıyor ebem. Bir ağrı vuruyor ki sonra yatağa geri atıyorum kendimi.  Yamuluyorum bildiğin, terliyorum ve ağlayasım geliyor. Napıyorum ben yaaa diyorum kendime kızarak, napıyorum? Doktorumla diyaloğum geliyor o an aklıma: “Aslıhancığım epidural istemedeğine emin misin?”- Kesinlikle hocam, herşey doğal seyrinde olsun istiyorum. -iyi peki ama lütfen son ana kadar gelipte sezeryan olmak istiyorum deme olur mu?- Yok hocam, inşaAllah yani. Ebe geliyor yanıma yine, sıyrılıyorum anılarımdan. -Lavman yapmamız lazım Aslıhan hanım diyor. -Hayır yapamam çok sancım var doğrulamıyorum bile diyorum.  Yardımcı olacağım merak etmeyin diyor. Giriyor koluma. Ağrılarımı sırtlanmış yürürken eşime bakıyorum arkadan. Ben kapıda bekliyorum seslen diyor işin bittiğinde(Erkek arkadaşımı sevmemin 100 nedeni isimli çalışmama böylelikle bir madde daha kayıt düşülüyor).

Eğilin Aslıhan Hanım biraz daha; şimdi derin bir nefes alın vee tıp. Çıkabilir misiniz diyorum sinirli bir şekilde. Bağırsaklarım çok hareketli. Kapıya giderken o bırakıyorum içimde birikenleri.

Uzun bir süre çıkamıyorum tuvaletten. Sarhoş gibiyim. Yatağa geri yatıp, NST’ye bağlanıyoruz.  Ağrılar artmış ama açılmamız yalnızca 4 cm.  Bu arada gelen doğuruyor, doğumhanede sevinç çığlıkları gırla. Oysa ben halen doğum eşiğini bekliyorum. Biraz ağlıyor  sonra uyuyakalıyorum. Derken hop bir sancı vuruyor ayılıveriyorum hemen. Pilates topu getiriyorlar sonra. İleri-geri hareket yaparak sancılarımızı hafifletmeye çalışıyoruz. Duvardaki saate bakıyorum; 12’yi geçiyor. Geldiğimizden beri mütemadiyen bakıyorum saate.  Eeee 20:00’da geldik. Eşime bakıyorum.  En ufak bir yorgunluk belirtisi yok ifadesinde.  Sağ yanımda durarak resmen sağ kolumu oynuyor. Midem bulanıyor diyorum “çabuk arkanı dön kusacağım”. Bir an bile gözünü ayırmıyor benden. O an gelmiyor aklıma ama evlilik akdi bunu gerektirmez miydi zaten? Hastalıkta ve sağlıkta? Neden öyle düşündüysem, hormonlar herhalde. Diyaloğa tahammülüm yoktu. Soru sordukları  zaman üç farklı şekilde “hıhı, hayır ve evet” diye cevaplıyordum. Sancımın arttığında pilates topuna oturuyordum. İleri geri sağ ve sol.  Sonra gözüm saate takıldı. Akrep 4 yelkovan 12.  Sabah olacak bir kaç saate.  Ebe geliyor kontrole. 6 cm diyor.  Uuu iyi diyorum 4 cm kalmış belki 1 saate bile açılabilir diye ümit ederken bir sancı daha hücum ediyor. Eşimin elini tutup ebe hanımı çağır ben artık dayanamıyorum- epidural taktıralım diye yalvarıyorum. Peki diyor çaresiz.

Anestezist geliyor gözler mahmur, uykudan zorla uyandırılmış ve keyifsiz.  -Kıpırdama yoksa iğne yanlış bir damara isabet edebilir.  Zor geliyor benden istediği.  Ağrım neredeyse 10 saniyede bir beni yoklarken kıpırdamamak? Tamam diyorum ama sağlam duramıyorum. Hadiiii diyorum hadi yaaap şunu.  Ben doktora doktor bana yüksek perdeden konuşuyoruz. Sende skolyoz var diyor.  Napayım şimdi yeri mi yani? Ağlıyoruz şurada. Birşey diyemiyorum…

Epidural takılıyor aradan bir saat kadar geçiyor ama sancılarımda bir değişiklik yok.  Hatta o kadar şiddetli ki inim inim inliyorum. Doktoru çağır diyorum eşime. Geliyor hemen doktor. Arttır diyorum dozunu adeta bir madde bağımlısı gibi ” hızlı hızlı karışsın”.

Hesapta doz arttırıldı. Sabah saat 07:30’a kadar sancılarım son sürat devam etti.  Saat 07:30 gibi doktorum geldi. “Aslıhancığım nasılsın? diyor son derece sakin. -İyiyim ama sanırım büyüğüm geldi. Yanındaki ebelere  doğumhaneyi hazırlayın diyor. Sandalyeye biniyorum. Eşimle kapıdan ayrılıyoruz. Gelmek istemiyor benimle. Anlayışla karşılıyorum.

Bir masanın üstündeyim. Sonda takılıyor, derin bir yanma hissi(belimden aşağısı uyuşuk Allah’tan!).

Derin nefes al ve verirken ıkın diye direktif veriyor doktorum. İlk deneme başarısız.  İkinci denemede ebede dahil oluyor; karnıma bastırıyor doktorumda  hadi Aslıhancığım derin nefes al ve it diyor karnını aşağıya doğru. Fail.  Üçüncüde derin bir nefes alıyorum yorgun bedenim iflas etmek üzereyken çığlıklarla ıkınıyorum uzun uzun hemde. Ve alkış duyuyorum, oğlumu veriyorlar hemen kucağıma(Saat 08:02).  Kurmuştum kafamda “çok beklettin” diyecektim ama görünce unuttum “ağlama” diyorum “oğlum ağlama”…

Hemen buluyor sütün kaynağını. Acıkmış belli ki birde yol yorgunu.  Kavuştuktan hemen sonra yıkayalım diyorlar. Ve böylelikle  babayla da buluşma sağlanıyor. Oda kokluyor cenneti kapıda. IMG-20150527-WA0011

Burada bitiyor hikayem.  Ardından başka bir hikayeye geçiyorum.  Hikayenin ikinci ayağı  yol hikayesi tadında.

Doğuma dair

Çok büyülü bir hadise doğum. Sen yalnızca bir canlı doğurduğunu sanarken, aslında başka bir varlık olarak yeniden doğuyorsun.  “Anne” diyorlar adına.  Ne acı ki herkes nasiplenemiyor günümüzde.  O yüzden büyük şükür sebebi ve büyük bir imtihan aynı zamanda. Duamız; “Rabbim hayırlısıysa nasip etsin” olmalı.

IMG-20170225-WA0004Doğum günü tebriği

Hayırlı yaşların olsun oğlum.  Sağlıkla, huzur ve dua ile geçirebileceğimiz nice yıllarımız olsun.  Seni çok seviyoruz…

Dikkat: Lohusa içerir!

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Hamilelik ile ilgili bir postum vardı, çocukluk arkadaşım Selin için yazdığım. İşte bu post onun devamı niteliğinde. Çok şükür can arkadaşım kızçesini sağlıkla kucağına aldı. Bugünde uzun bir aradan sonra görüntülü görüştük. Halinden endişe duydum ve konuşamadığımız her bir detayı buraya not ettim.  Eski ve ağır bir lohusanın anıları ışığında bu yazımın ona rehber hadi bilemedin bir omuz desteği olmasını ümit ediyorum.

Canım arkadaşım,

Anneliğin en zor ve belkide en keyifsiz dönemindesin. Herşey-herkes üstüne geliyormuş gibi hissediyorsun değil mi? Ya da seni hiç anlamadıklarını? Bazen bir sebep yokken yavruna bakıp ağlıyorsun. Bazense yine ortada bir neden yokken eşine çatıyorsun.  Çünkü sudan çıkmış balıksın, şaşkınsın ve ilk görüşün büyüsü altındasın. Daha bir kaç saat önce karnında olanı birden kucağına verdiklerinde affalladın. Hazır olmadığını düşündün. Süt de henüz gelmemişti, eee zaten yavruda çok minikti doğru düzgün tutulmuyordu bile. Zor olacağını hissettin. E boşuna değil üzerine o kadar kuvvetli hadis ve ayetler var. Dinin, toplumun ve elbette ailenin kutsalıydı annelik. Beklemek, ona seslenmek, hayalini kurmak, işin en güzel ve kolay yanıydı. Sonrası bir şekilde hallolurdu. Uykusuzluk evet, bezi evet, emzirmek evet, gelen-giden evet evet evet hepsi olurdu yeterki o gelsindi.

Olmadı değil mi? Hesaba katmadığın şeyler olduğunu hatırladın, mesela en basiti; hormonlar!. Ne kadar bana birşey olmaz desende, geminin dümeni beyin ve neferlerinde oluyor o dönem. Oksitosin ve prolaktin hormonu resmen histerik bir kadına dönüştürüyor seni.  Ben bu değişim dönüşümü “kadınlığının annelik yanını ortaya çıkarmak için belkide sendeki diğer kadınların bir merhaba deyip veda etmesi” olarak tanımlıyorum. Bazı durumlarda bu kadın olduğun kadından farklı olmuyor ama aksi durumda da kavgacı, şikayetçi, gudubet bir profil çizdiğinde hemen lohusalık sendromu alarmı veriliyor.

-Lohusalık
-Lohusalık

Lohusaların eşgalini veriyorum

Göz altı torbaları halka halka çıkmış, eşofman altı diz yapmış, bluzda süt lekeleri, yukarıya da bir topuz en dağınığından. Bu profilin ne acı ki sabit bir yemek düzeni yok; çünkü ağzına giren herşeyden mesul. Malum, gıdalardaki gaz anne sütünden bebeğe de geçiyor. Yani çiğ soğanla, fasülyeyle, nohutla ve kerevizle arana mesafe koyman lazım bir süre(popo üstüne oturmaya başlayıncaya kadar en azından)… Ben ne yiycem yaaaa??? diye haklı serzenişlerin oluyor her akşam ve sabah. Öff rezene çayı da amma uyku yaptı diyorsun. Eee hoşafda baydı. Bir yerde okuyorsun; lahana çorbası süt yapıyormuş; akşama gelirken alsın istiyorsun eşin. Çünkü anneliğe dair okunan her haber dogmadır. Tartışmasız doğru olduğundan çok da sorgulamayıp; alıp yapmak lazım demi ama??? Yemeklerine kimyon katıyorsun gazı alsın diye ama pek faydası olmuyor sanki. İşte bu noktada gaz çıkarma seanslarınız tam bir drama dönüşüyor. Bir o ağlıyor bir sen. Tam sustu diyorsun yeniden başlıyor. Bu dramda baba uyuyor ama! En çok buna takılıyordum ben(n’apcaktı ki zaten? Adam çalışıyor. Hiç işte lohusalık aklı!).  Gün içinde uyuduğu anlarda bir elin telefonda “kolit”, “gaz sancı damlası”, “süt artıran gıdalar” , “uyutan ninniler” diye aramalar yapıyorsun tabi bir elinde süt sağım makinasında.

Uyku demişken gece uyanması seni yormuyor aslında. Çünkü süt rezervlerin dolu ve yattığında inanılmaz bir rahatsızlık hissi veriyor. Zaten uyuyamıyorsun. Fakat kazara gece yatıp sağım için uyanamadığında bir pişmanlık kaplıyor içini; sütü ziyan ettiğin düşüncesiyle.

Lohusalık sendromunu yara almadan, minimum zararla atlatmak için tavsiyem;

Etrafındaki stresörleri yok etmen. Bebeğinle baş başa zaman geçirmen.  Eğer tıbbi bir manin yoksa tabi.

Eşine çok takılma. O ne yapması gerektiğinin farkında değil. Beklentilerini açıkça söyle. Ebeveynlik iki kişilik bir oyun. Herkes rolünün gereğini yaptığı müddetçe oyun sorunsuz devam eder.  Ve evet adam uyumak zorunda.

Gelen-giden illaki olacak.  Sorulara, önerilere sabırla cevap ver.  Mevzu bahis annelik olunca herkes mükemmeldir bilirsin. Biz kadınlar kendi annelik tecrübelerimizi anlatmaya bayılırız.  O yüzden anlatılanlara kulak ver ama mantıksız gelen uygulamaları kesinlikle yapma. Her bebek nevi şahsına münhasırdır unutma.

Panikleme. Annem oğlanın 40’ı uçtuğunda gitmişti. Önce endişelendim ilk kez baş başa kaldık. Allah’a şükür iki günde alıştık birbirimize. O iki gün biraz zor geçti ama endişemi kontrol altına alınca oğlumda sakinledi.  Hamiş bebekler annenin duygularını ayna gibi yansıtırmış.

Her fırsatta şekerleme yap, ayaklarını uzat ve elbette kitap oku(annelik deneyimiyle ilgili olanlar şiddetle önerilir).  Haber okumamaya özen göster. Günümüzde haber artık varoluş amacından sapmış durumda ve başlı başına bir stres faktörü.

Önceliğin emzirmek olsun.  Günde 8-9 sefer emzirmeye gayret göster(daha fazlasını yapıyorsan ne ala).  Çünkü ne kadar sık emzirirsen süt hacmi  bir o kadar artış gösteriyor.

Günlük tut. Adına lohusalık günlüğüm de istersen. Yaz oraya hissetiklerini, kırgınlıklarını, yorgunluklarını. Çünkü bu dönem geçince “eyvah ben neler düşünmüşüm yahu” diye kızıyor ya da gülüyorsun kendi haline.  Benim günlüğümde “Bize ayrılan sürenin sonuna geldik sanırım” gibi bir ifade not düşülmüştü. Sen düşün artık o dönemdeki dalgalanmaları.

Kendin için çalacağın vakitler önemli. Caz ve blues sevdiğini biliyorum. Bence Elif Çağlar’ın Akustikhane listesini de sevebilirsin.  Listeyi paylaşamadım burada ama favorimi ekledim.

Son olarak sık sık su iç.  Su oranı süt miktarını doğrudan etkiliyor. Ama asıl yediklerin sütün kalitesini belirliyor. Fermente gıdalar (ev yapımı turşu, yoğurt ve kefir) probiyotik etkisini artırdığından sütün besleyiciliğini de artırıyor. Birinden birini tüketmen yararına olacak.

Bitirirken, yalnız olduğun fikrine kapılma sakın. Instagram bizim gibi nice annelerle dolu. Varolsunlar hep bir dayanışma içindeler. Daha güçlü kılıyoruz paylaştıkça birbirimizi. “…. anne” isimli kullanıcıları takip et yararını mutlaka görürsün.

Öpüyorum, sağlıkla kal…

O yumurta bitecek?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Beslenme ve sağlık konulu kitaplar okuduktan sonra yumurtanın sabah kahvaltılarımız için ne kadar elzem bir besin kaynağı olduğunu anladım.  Bu bilinçle de haftada 4-5 kez tüketmeye özen gösteriyorum. Gösteriyorum göstermesine de oğlumun yumurtaya karşı aşırı reaksiyon göstermeside neydi şimdi? Ek gıdaya geçişlerde yumurtayı rafadan seviyorduk. Az tuzlu. Sonraları haşladım, sarısını yedirdim. Bir sıkıntımız yoktu. Ne zamanki  yaşına girdi bir büyüdüm havaları, sofrada yayılmalar, anneye diklenmeler. Ne istersem yerimler, ağlamalar, ağız kapamalar… Neyse omlet ile şansımı deneyeyim dedim. Peynirli, soğanlı, veggie derken çeşitler tükendi. Yine döndük mü başladığımız yere?

Ne yapsam diye durup düşünürken ya da düşünüp dururken diyeyim; kendimi aynı dertden muzdarip olmuş annelerin yanında buldum.  Kiminin çaresi yumurtalı ekmek olmuş kiminin çılbır. Kimi ise çocuğunuz gerçekten açsa yiyecektir o yumurtayı diye sağlam bir iddia atmış ortaya(bu bende kesinlikle işe yaramıyor- aç olsa bile yemiyor).  Yumurtalı ekmeği denedim fakat çılbır bizim oğlanın kabul edilebilir bekleme süresi için uygun değil. Daha pratik çözümler lazım bize demiştim ki; bir pazar kahvaltısında menemen denedim. Ve sonuç istediğim gibi gelişti. Evet sevdi.  Bir kaç sefer yedik felan ama bu da heveslikmiş anladığım.

Yumurta yiyen adam(temsili)
Yumurta yiyen adam(temsili)

Yumurta yedirme faslı benim için tam anlamıyla kronik bir karın ağrısına dönüştü. Gerçi ne bekliyorduk ki? İlkokul-ortaokul-lise ve üniversite yıllarımda yani hemen hemen ömrümün yarısı yumurta ve kokusundan saklanarak geçti. Babacığı benim kadar olmasa da öyle yokluğunu  anlamaz.  Eee yani bizden de yumurta seven bir çocuk beklemek genetik açıdan zor.  Elbette çevresel faktörleri es geçmemeli. Çocuk bu; hem sevdiği hemde gördüğü üzere.

Yenilmeyen yumurta formu
Yenilmeyen yumurta formu

Neyseki “proteini illa yumurtadan alsın” takıntım bir süre sonra son buldu. Ziyan olan yumurtaları ve beyhude çabalarımı düşününce en doğrusu buymuş gibi geliyor. Zaten protein de değer olarak beyazında daha fazlayken, vitamini asıl kabuğunda değil sarısındaymış. En çok buna şaşırmıştım. Ama biz yumurtayı beyazı sarısı diye ayırmıyoruz ki, kendisini tamamen reddediyoruz. Bana daha ilginç gelen ise protein bakımından en zengin besin whey proteini içeren lor peyniriymiş.  Hani şu kaynayan sütten limon veya yoğurt ile kesip yapıyoruz ya o işte. Aaah hemde derin bir ahh. Kısa bir dönem severek yedi ama sonra akibeti yumurta gibi oldu. Yapılacak birşey yok sanırım. Kendi damak tadı oluşana dek bu şekilde  değişecek beğenileri.

Mevcut durumda yumurta tepkisine çözümüm; tuzlu-pullu-kekikli lor peyniri ve balık yağı(sıkılıp bıraktıkları arasında) veya D vitamini damlası.  Hep bir dene-yanıl döngüsü içerisinde olacağız.  Eski bir proje yöneticisi olarak  bu döngüyü “motherhood development life cycle” (“annelik gelişim yaşam döngüsü”) olarak tanımladım. Lütfen #annesözlüğünde yerini bulsun. Döngünün adımlarını İrlandalı yazar Samuel Beckett‘den aldım. “Ever tried ever failed no matter try again  fail again fail better”  yani ;  “Hep denedin, hep yenildin*. olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.

*Döngüde yenilmek yerine yanılmak fiilini kullanınca daha anlamlı oluyor.  Sizde öyle yapın.

Oyun İçin Oyuncak Gerekli Mi?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Etimolojik olarak evet. Malumunuz oyuncak oyun kelimesinden türemiş. Ama fizyolojik olarak her durumda değil. Kovalama, saklambaç, elim sende gibi vasıtaya ihtiyaç duymayan fakat birden fazla kişiyle oynanan oyunlar bunu zaten doğrular nitelikte.

Oyun kurmayı ve oynamayı seven bir anne olarak üstüme düşeni yaptım ve geçtiğimiz aylarda Bardabas aktivite kutularından sipariş ettim. Heveslenmiştim çünkü bizim zamanımızda kutu-mutu, özenli oyun kuralları, ve bağımsız eşyalar öyle ayağımıza gelmezdi. İmkan meselesiydi ve bazı durumlarda da yaratıcılık. Evimizde düzinelerce oyuncak hatırlamıyorum. Ayrıca oyuncakları da pek sevmezdim. Sokak çocuğuydum,  günün büyük bir bölümünü dışarıda geçirirdim. Ağaçlara tırmanırdım sık sık. Hayalciydim yukarılarda yaşamayı düşlerdim kuşlar gibi. Hatta Zümrüd-ü Anka kuşunun gerçek olduğunu sanırdım. Ve çok konuşurdum- bugün geveze değilsem tamamen aile baskısından sebep. Lojmanda her yeni gelen çocuğa hoşgeldin brifingi verip, lojman efsanelerinden bahsederdim. Herneyse dağıtmayayım. Kutumuz geldi. Ufak-tefek, şirin ve koltuğun altına sığabilecek boyutta.

Bardabas oyun kutusu
Bardabas oyun kutusu

Kutuyu açtığımda oyunlar için heyecanlandım. Oyunların her biri kategorize edilmiş. İnce motor becerileri, koku duyusu, dokunma duygusu, matematik zeka vs. İçerik gayet dolu. Ama malzeme kalitesi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Objelerin hemen hepsi plastik ve basit çapta.

Parmak boyası çalışmalarımız
Parmak boyası çalışmalarımız

İşte kaşık, kase, pinpon topu, parmak boyası, bir iki parça lego ve minimal lavanta yağı gibi. Totalde herşey dahil 59 TL. 3 aylık üyelik gibi opsiyonlarda var ki ekonomik olarak daha avantajlılar. Diyeceksin ki; plastik olmayıp kaliteli olsa nolacak? Ayrıca bu fiyata bu kadar oyunu nasıl akıl edip birleştirecektin? Çocuk bu, ya sıkılacak atacak ya da kaybedecek bulamayacak. İşin aslı öyle değil. Elbette oyunlara lafım yok. Fakat gönderilen objeler arasında bütünlük olmadığından diğer oyuncakların arasına karışamayıp ekstra yer işgal ediyorlardı.

Neyse bir kaç hafta oyuna dahil etmeye çalıştım güzelce oynadık. Fakat sonra oyunun kurallarını oğlum koymaya başladı. Topları küpün içine doldurmaya, kaşığı kahvaltıda kullanmaya, legolarıda kendi lego imparatorluğuna katmaya başladı. Beni tamamen devre dışı bırakmıştı.  Artık kendi yazıp kendi yönetiyordu. Bize gönderilen hiçbir kılavuza uyamıyorduk. Dolayısıyla içerik benim açımdan bekleneni karşılamadı.

Kısa bir değerlendirme yapacak olursam; aktivite kutuları oyalama adına işe yarıyor fakat uzun soluklu değil. Oğlum hevesini aldığında kutuyu tüm plastiklerle beraber çöpe gönderdim.  3+ yaş için olan aktivite kutuları daha anlamlı. Çünkü oyuncak değil oyun içeriyor. 1 ve + yaşlar için aktif katılım sağlanan oyunlar daha cazip gibi görünüyor. Çünkü keşife açık.  Piyasada daha başka kutularda mevcut Pakolino ve Aybino gibi.  Bir daha asla diyemiyorum içeriğin zenginliğine göre belki yeniden sipariş edebilirim. Fakat sanırım biz yeni bir uğraş buluncaya kadar su ile oynamaya devam edeceğiz. Bir bardaktan ötekine, gerek yukarıdan gerekse kaşık ile değirmeni döndüreceğiz. Ve diyeceğiz ki vakti değilmiş…