*KİLETİŞİM (Kendimle İletişim) Notları

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Kendimi bildim bileli kafamın içindeki şey konuşur. Karşıdakine söz hakkı tanımayan bir katılıkta, öncelik daima onunmuş gibi konuşur durur. Ben arabanın arkasından el sallayıp, bir kap su döken o mahsun çocuğum nazarında. Arkada bırakılmamın yaratılış ilkesiyle bir ilgisi olmalı mutlaka. Ne de olsa sesten önce söz vardı ve düşünmek, konuşmaktan önce gelirdi. Ama mevzu bu değil.

Beni düşündüren zihnim ve ağzımın neden koopere olamaması. İkisinden aynı anda çıkan seslerin tam bir kakafoniyi andırması. Birinden biri susmaz ise şayet durum ebedi bir orta çağ işkencesi halini alması. Migrenli hastanın odasına gün ışığı vermeyi denediniz mi hiç?Kesinlikle yapmayın. Test edilmeye açık bir deney değil. Bulguları şiddetle kanıtlanmış. Öyle bir sancı diyeyim, anlayın.

Susuyor bir zaman sonra ne hikmetse. Hem de öyle bir susmak ki, pencereyi gıdıklayan rüzgarın sesi bile yüksek perdeden konuşur gibi geliyor o tenhalıkta. Çıt yok, sadece rüzgarın uğultusu.

Neden hususi böyle olmadık bir anı seçiyor en ufak bir fikrim yok. İsviçreli bilim adamlarından gelecek çalışma sonuçlarını bekliyoruz.  Tam da istemsizce konumlandığım bir kalabalığa meram anlatırken, yalnızca kendi kalp ritmimi duyabildiğim bir sessizliğin ortasında beni öylece bırakıp, gidiyor. Kreşin ilk günü sınıf kapısında elimi alelacele bırakıp koşar adım arabaya giden annem gelir hep aklıma.(bkz.travma sonrası stres bozukluğu)

Böyle zamanlarda İspanyollar gibi dua etmeyi öğrendim içimden: “Allah’ım beni kendimden koru.” Koru ki yanlış birşey çıkmasın ağzımdan.

Zihnim beni uzay boşluğunda meteor yağmurunun ortasına bırakmış gibi bırakıyor onca kelimenin arasında.

Şunu merak ediyorum, neden büyük bir topluluğa mühim bir konu anlatırken oluyor bu gidişler? Murphy mi yani? Önemsiz bir topluluk olsa farkeden birşey olacak mıydı? Ayrıca nereye gittiğini düşünürüm. Başın(m)a bir iş mi gelmişti? Neden kafamın içindeki dünya bir saniye bile olsa sustu ki şimdi?

O esnada topluluk önündeki konuşmamı toplamaya çalışsamda pek başarılı olamam. Onulmaz bir anksiyetem var çünkü. Günlük diyaloglarımdaki o sus işaretleri ve esler birşeylerin ters gittiğinin alenen işareti gibi gelir bana.

Mesela o ses gün olur ona hiç ihtiyacım olmadığı bir zamanda, elinde bir dolu kelime poşetiyle çıka gelir. Market yapmış ben uyurken besbelli. Kelime dağarcığımın önünde durmuşken, beynimde nisap miktardaki kelimelerin üzerine bir o kadar daha ilave yapmak ne kadar doğru diye geçiririm içimden. Halim vaktim yerinde, şu an o kelimelere ihtiyacım yok ve kullanmazsam da bir süre sonra çöp olacak zaten.  “Müsriflik kebair günahlardandır” diyen bir inanca mensubum üstelik. Aklımdan geçenleri duymamış gibi, “kenara koy dursun, olur misafir gelir ona verirsin” kabilinden konuşması yine de serinletmiyor beni.

“Bak” derim ananın oğluna veya daha ciddi duracaksa Allah’ın kuluna buyruğu gibi. Monolog, toplumda tam bir deliliktir. Normali diyalogdur. İki düşünüp bir konuşmak ise düsturdandır, ama ne olursun ben konuşurken önce dinle, biraz düşün sonra de ne diyeceksen.

Bir bedende iki kafa yaşayamayız. Yaşadığımız bu yer mitolojik bir antik kent değil nihayetinde.

Keşmekeşin günün hiçbir saati eksik olmadığı, ağız dolusu küfürlerin karbon salınımı gibi neredeyse her saniye havaya salındığı, muhtelif anti kahramanların hüküm sürdüğü bir modern zaman distopyası burası.

Aynı anda konuşmaya çalışmak karşılıklı hak ihlalinden başka bir şey değil. Kimsenin kimseye tahammülü ve hoşgörüsü kalmadı. Diyelim ki benim kaldı ama artık manuel santraller kalktı, hatlar eskisi gibi karışmıyor: “Adana çık aradan” diyeceğim yaşı ise çoktan geçtin.

O nedenle a benim sağ yanım, duyum, beynim gel kaseti biraz başa saralım. Duman ile haberleştiğimiz kabile günlerine gidelim senle şöyle bir. İnan bana alınacak nice hisse var o kadim zaman iletişimcilerinden.  Göreceksin, aslında iyi ve kötü yok. Sadece bir takım tamlamalar var şu hayatta: yanlış zamanlama, yanlış üslup ve yanlış anlama. Tüm dünyanın başına savaş çorabını ören o senkronize seslerdir işte.  Tam tersine barış asenkronize bir iletişimdir. Başı gürültü götürmez, pusulası sağlıklı bir iletişimden asla şaşmaz. Verdiği mesaja itimat edebilirsin. Çünkü parazit yok.

Şunu yinelemekte fayda görüyorum; insanlık tarihi boyunca birbirimizle iletişimde hiç değişmemiş iki köşe taşımız var; ilki konuşmacı, diğeri dinleyici. Biri olmadan diğeri yaşamını anlamlı kılamaz. Çıkardığı sesler boş odada yankı hissi yapar, kendi çalar kendi oynar.

Nereden baksan sosyal bir varlık olmanın gereğidir topluluk olmak. Bu da bizi iletişime yani birbirimize mecbur ediyor.  Zaten mevcut araştırmalar tek olmayı ölümcül bir mikroptan ayrı tutmuyor artık. Yalnızlık ile beraber ortalama yaşam süremiz ve kendimize tahammülümüz azalıyor.

Bana öyle geliyor ki; sağlıklı yaşamın ön koşulu sağlıklı bir iletişim olabilir.

Gerçekten bak dediydi dersin…

 

 

 

Bulutlar Yine Adam Öldürüyor

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

18 Şubat 2018

 

Kendimle çok kavga ettim. Tam müziğe başladım diyecekken sus işaretleri koydum her bir notamın önüne. Yüreğimin kapı ziline basmadan kaç kez durdum önünde saymadım. Başımı yastığa her koyduğumda analığımı baştan sona sorguladım. Dünyanın çıkan çivilerini tek tek saydım. Ama yine de kar etmedi. Yazmam gerekti.

Evet dünya kötü belki ama iyilik halen bir yerlerde yeşeriyor, iyi şeyler de oluyor şu hayatta. Gözümüzü yumamayız bu gerçeğe. Her ne kadar şair o güzel atlara binip gittiler desede, güzel insanlar doğuyor bu dünyaya. İyilik beyaz kadar gerçek çünkü. Tohumu atılmış bir kere sen istediğin kadar filiz vermiyor de.

Ama şunu bil; dünya son turunu tamamlamadıkça bitmeyecek iyilik ile kötülüğün savaşı. Peki iyiler de kazanacak mı? Ahirette şüphesiz ama dünyanın adaleti bizden sorulur. Bizim adaletimiz ise şu an ki yasalarla çuvallamış durumda. Evrendeki mevcut adaletin terazisi şaşmış, anayasanın şirazesi kaymış. İnsanlık ise büyük bir hinlikle evrendeki bu açıktan yararlanmaya odaklanmış. Yasa yapıcıların eli kolu bağlı. Devlet büyükleri bir sonraki vakıaya kadar esip gürlüyor ama çare etmiyor, hiçbir söylem caydırmıyor ve bulutlar yine adam öldürüyor.

Aşağıdaki şiiri “bir yudum kitap” gönderdi.  Nazım Hikmet’i ayrı bir severim. Bazı şiirleri ruhumu öksüz hissettirirken bazısı coşturur aşıkmışımcasına. Bu öyle değildi. Okuduktan sonra ciğerlerimden yanık kokusu geldi. Buyrun okuyun efendiler, yanacaksa hepimizin ciğerleri yansın.

***

Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
uçurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
Çocuklara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

Gelinler aynada saçını tarar,
aynanın içinde birini arar.
Elbet böyle sizi de aradılar.
Gelinlere kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

İhtiyarlıkta aklına insanın,
tatlı anıları gelmeli yalnız.
Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
efendiler, siz de ihtiyarsınız.
Bulutlar adam öldürmesin.

 

Aslıhan,

Bir Tutam İç Dökmesi…

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Dünya hali var olsun içli köfte gibi şişirdi içimi. Minik sevgi çemberim, yerli-yabancı basın, kayın-akraba vs. hepsi iç içe, dip dibe ve biraz vıcık vıcık.  Nefes aldırtmıyorlar insana zihninde.

Bende, bana fazla geleni bir döküp gideyim inşaAllah. İçim geçebilir çünkü beklersem…

2012 yılı itibariyle girdiğim değişimin sonucu olarak haddinden fazla yaş almış gibi hissediyorum. En önce kıyafetlerimden anlıyorum bunu. Hani sözde laik Türkiye’nin tutucu sehirleri vardi 90’ların sonlarında. Orada gördüğüm ve hayal-meyal hatırladığım mutaassıp ve mütevazi teyzeler gibi giyiniyorum. İyi birşey mi bilmiyorum abla olacak yaşta teyze izlenimi veriyor olmak?  Ve bu arada teyze ünvanı şahsımda ancak kan bağına bağlı olarak gelişirse kabul edilebilir. Lütfen, rica edeceğim!

Birazdan anlatacağım üzere zihniyet olarakta pek farklı sayılmayız o teyzemlerden. Stereotipimiz genellikle ev hanımı, mutlaka iki çocuklu ve tam teslimiyetçi bir profil.  Onlarda ben gibi “birakiniz yapsınlar, birakiniz geçsinler” kafasında. Ben tabi o kadar feminist manifestoya rağmen ne ara dizginleri eşime verip “al bunlar senin, sen sür” dedim bilmiyorum.  Sanki o günden beri beynimin sol lobunu eşime kiralamış gibiyim. İkimiz adına bütün kararları o verir oldu.  Her önermesine “doğru” der oldum. “Hayır” kelimesi dağarcığımdan silindi adeta. Kocasıyla simbiyotik bir yaşam süren canlı halini aldım. Şükür demek lazım yine de, çünkü ortak yaşamın sunduğu en faydalı biçim bu…

Halbuki neydi, henüz bekar ve tinimini bir kızken, bağıra çağıra Depeche Mode’dan Free Love’ı söylerdim. “No strings attached, just free love” kısmına özellikle vurgu yapardım- yani bağlanma yok sadece özgür ask derken. Bunları söylerken Allah’ı çok güldürmüş olmalıyım. Çünkü şimdilerde bağlanmayı geçtim uydu misali, hayatim hayatımdakilerin ekseninde dönüyor. Kendimi tamamen dış aramalara kapattım. Kitaplardan aşılmaz surlar yapıyorum kendime. Sonra utanmadan dışarıdakilerin surları yıkmasını veya aşmasını bekliyorum.

Okudukça öteki diyeceğim “okumayanlarla” aramızdaki makas açıldı. Git gide uzaklaşmaya başladık birbirimizden. Birimiz A yönünden B yönüne hareketle diğerimiz A yönünden C’ye hareketle sabit hızla zıt yönlere seyir eder olduk.

Zinciri başlatan belkide Cemil Meriç’ti. “İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım” derken insanın içinde bulunduğu dünyayı, insanın yer aldığı  3. sayfa haberlerini vb herşeyi içine alıyordu.

Benzer bir şekilde  bende gün içinde parça tesirli bomba benzeri haberlerden kaçıp sığınak bulabilmek için sayfaları çevirmeye başladım. Korktukça okudum, okudukça korktum. Çünkü ilaç gibiydi okumak ve bazı yan etkileri de görülebiliyordu; yalnızlaştırması, sosyopata bağlatması ve eve mahkum etmesi gibi. Ama şifası ağır basıyordu Allah’tan.

Şu bir gerçek ki; kitap okumak benim için asla bir terapi ya da boş zaman aktivitesi olmadı. Onlar benim nefsi müdafaamdı. Dünyanın türlü kötülüğüne, kirine, pasına karşın mental bir zırh. Anneliğin beraberinde getirdiği bir tür öz savunma sistemi hatta. Çünkü ilk öğretim sanıldığının aksine okulda değil annede başlar. Anne okuldur, anne sığınaktır ve anne bilgi sağanağıdır. Bu yüzden de yaşayan ve yaşatan olduğu kadar okuyan ve okutandır da…

Sümerler’e Teşekkür

İş tabi salt okumakla bitmiyor. Bir yandan da yazıyorum iyileşmek için, delirmemek için ve belki biraz da körelmemek için. Böyle zamanlarda eşime kiraladığım sol lobumu rica-minnet geri alıyorum. Yazmak o sözü geçen zırha saplanmış kurşunu, oku temizleme biçimim adeta. Yazdıkça zırhtaki kurşunlar/oklar bir bir bırakıyor kendini yere. Zihnim yavaşça hafifliyor, vazgeçiyor hantal düşüncelerden. Ve özgürleşiyor vazgeçtikçe…

Bunun için koca bir teşekkürü hakediyor olabilir şu Sümerler.  “Söz uçar, yazı kalır” sözünün sırrınca iyi olma halinin kalıcığından sebep yazıyor olabiliriz belkide. Teşekkürler…

Hamiş

Zihnimde yaşım çocuk ama büyükler arasındayken o teyze pardesüsünü giyinip onlardanmış gibi yapıyor. Oda onun büyüklere karşı çözümü, bir nevi zırhı yani. Giyimim bundan sebep basit, sade ve ekseriyetle tek parça. “Ay senin için geçmiş“, “daha gençsin yaşınca giyin” diyenler hep olacak, ve olmalı ki nefsimin ağrı eşiğini bileyim. Kendimi yargılamayı bırakıyorum artık.   Bu elbiseler, bu tavırlar, bu laflar hepsi savunma mekanizmasının bir parçası anlıyor musun Aslım?

 

 

 

Bir Öykü*Bir Baba

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Bu öyküde yer alan kişiler gerçek hayattan esinlenmiştir. Öyküde geçen olaylar ise kurmacadan ibarettir…

Ailede bebekliğinin çok güzel olduğu söylenirdi hep. “Ağız burun aynı yapma bebek gibi”. Gereksiz bir şekilde “her gören bir öpücük değil ısırık alırdı” diye övünülürdü gelen misafire.  Eve hep ısırık izleriyle gelirdi; kollar, yanaklardaki izler büyük kadranlı saatlerden farksızdı.  Belki de taa o zamanlardan böyle bir inanış yerleşmiş bilincine; ısırmayan sevmiyordu. Seven acıtmalıydı bir kere…

Bu arada hayata erken başlıyor. Doğumu erken, sütü kesişi erken, kreşi erken, konuşması, çişten-kakadan kesilmesi, olgunlaşması vs. Velhasıl sorunsuz, kolay  bir kız çocuğu düşün. Her çalışan anne ve babanın sahip olmak isteyeceği bir evlat.  Ne güzel duruyor demi öyküde? Bir tane alasın gelmiştir kabul et.

Küçük kız kardeşi geldiğinden beri zaten damla damla akan ilgi çeşmesi hepten kuruduğundan 6 yaş öncesinde verilen sınırlı ilgiyi tekrar görmek istiyordu. Bu yüzden yeniden ilgilerini çekmek için türlü yollara başvurdu. Düştü olmadı, mahalleli çocukları dövdü olmadı, ödevlerini yapmadı olmadı, bardak kırdı olmadı. Olmadı bir türlü ve rüzgar tersine esti. Ailesi ilgi göstermek yerine aba altından sopa gösteriyordu. Tam manasıyla evde bir tür dikta rejimi hakimdi.

Kız sorunluydu, ne bileyim canım tuhaftı işte. Hep korku hikayeleri anlatır, mahalleliyi gece rahat uyutmazdı. Evi topluyacam derken kendini dağıtırdı. Üstüne birde pasaklıydı. Neden bir türlü derli toplu olamıyor ve şık bir izlenim veremiyor olduğunu aynadaki kişiye sorup yanıtını beklerdi bir müddet sessizce.  Ne de olsa burcu teraziydi, Venüstendi, havası vardı vede estetik kaygısı. Güzel görmesi gerekirdi, güzel görünmesi gerektiği gibi.

Aile bu kızın dayaktan gayrı dizginleyebilecek bir yol bilmiyordu. Bazı günler derste uyuyor sadece Türkçe ve İngilizce konusu açıldığında başını sıradan kaldırıyordu.  Komikti hali, tavrı.  Yalnızca bir kaç kişiye içini açabiliyordu ki onlarda ya çocukluk ya da sıra arkadaşlarıydı. Yalnızca yalnızdı…

Hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı vardı. Bunu en çok tetikleyen kahvaltı alışkanlığının olmamasıydı ki bu son yıllarda bilimsel olarak da doğrulandı. Çoğu günler abur cuburla yapıyordu kahvaltısını. Glisemik indeks, yağ ve koruyucu tartışmaları ne gezer?  Patlayıncaya kadar abanıyordu krakere, bisküviye, kola ve cipse.

Babası ah o tatlı sert babası… Beslenme çantalarına her gün ufak bir kimya laboratuvarı yerleştiriyordu bilmeden(ambalajlı gıda).  O aksi komutan iş beslenmeye geldiğinde oldukça sevecen-babacan bir hal alıyordu.  Seviyordu kızlarını. Ortaokul dönemine kadar ballı sütlerini o hazırlamıştı elleriyle.  Saçlarını o taramıştı ve at kuyruklarını ilk o yapmıştı. Haftasonları çamaşırları o yıkayıp asıyordu.  Hatta anaokula kadar banyolarını bile o yaptırıyordu.

Öykünün sonu…


Bazen bana mektuplar yazardı. Çok sonraları buldum 1995 yıllı ajandalarında.  O zamanlar güldüm şimdi oturup hüngür hüngür ağlıyorum.

“Sevgili kızım” ile başlıyor. Daha bilmem kaç günlüğüm. Evde papara kopmuş, bana da diyememiş oturup yazmış ajandasına. Hatırlamıyorum ama ağlamış. Düşün sert bir komutan, bir erkek, bir baba ağlamış o satırları yazarken. Mürekkebinden anlıyorum. Yaymış göz yaşını harflerin üzerine; mavi biraz mora çalmış…

Karakter olarak hep farklıydık babamla. Tek bir amacı vardı beni normalleştirmek ve yeteneğimi gün yüzüne çıkarmak.  İlkini gerçekleştirdi ama yetenek ile ilgili olanını henüz gerçekleştiremedi. “Onu da artık sen bulursun benden bu kadar” dedi. “Kariyer sahibi olduğunda mutlaka açığa çıkar” .  Kariyer sahibi olduk ama daha cevherimi bulamadan kendimizi evde bulduk iyi mi?

Babam ve ben. Hiçbir zaman anlamadık birbirimizi. Hep sen-ben dili vardı aramızda ama kalpten severdim onu. O da beni.  Dili başka, kalbi başka bir adamdı. Her şartta bilime hizmet etmemi istedi. Mesela fen lisesi okumam tamamen onun projesi. Sonra üniversitedeki bölümüm, İngiltere’deki yüksek lisansım, proje bazlı işlerim vs. hemen hepsi. İtiraz etmedim kararlarına.  Piyade eri gibiydim onun. Emir-komuta zincirini hiç kırmadım kırılan o kadar kalp parçasına karşın.

Yine de diyorum iyi ki babamsın.  Rabbim “seç dese bir baba şu kullarımdan” yine de seni seçerdim herhalde.  Seni seviyorum, babalar günün kutlu olsun…

Aslıhan,

Puzzle’ın Son Parçası Benmişim

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Boyu benden 27 cm daha uzun, teni benden 2 ton daha açık ve neredeyse iki katım hızında.

-boy farkı
-boy farkı

Benden daha çabuk öfkelenir ve bunu kamuflajda da benden daha maharetlidir. Politiktir de aynı zamanda. Çoğu tartışmada ve sürtüşmede tampon görevi görmekten gocunmaz.  Taban tabana zıt olduğumuz durumlarda var mesela; değişimi ve onun bir parçası olmayı severken ben, o sabitliği ayniliği tercih eder hep. Güvenli alanından ayrılmak onu rahatsız eder. Bunda yanlış birşey yok elbette. Nasıl ki doğru yanlışı zıt anlam olarak karşılıyorsa bizde bu farklılıklarla/zıtlıklarla birbirimizi karşılıyoruz. Fizikte de zıt kutup ilkesi yok mu zaten? Bazı çiftler için son derece geçerli bu ilke ama bazıları için ise tam bir kabus. 

son rötüşları "tamamlama"
son rötüşlar “bir tamamlayıcı olarak eş”

Yaradılış itibarıyla bir tamamlayıcıya ihtiyacımız olduğu aşikar.  Bu gerçeği bir süre göz ardı etsekte  reddedemeyiz. Bu bir doğa kanunu.  Eski insanları topluluğa karışmaya iten ve aslında onları toplumlaştıran bir olgu. Eş, yaren, yoldaş, arkadaş adı ne olursa olsun ikinci bir kişiye duyulan özlem/ihtiyaç ilk insandan bu yana hiç değişmedi.

İyi hoş ihtiyacımız var da doğru insanı nasıl bulacağız?

Eş seçimi günümüzde olduğu kadar hiç zor olmamıştı sanırım.  TÜİK verileri de bu düşüncemi destekler nitelikte.  2015 yılında 602 bin 982 kişi evlenmiş.  Buna karşılık ise 131 bin 830 kişi boşanmış.  2015 yılında gerçekleşen boşanmaların %39,3’ü evliliğin ilk 5 yılı, %21,5’i ise evliliğin 6-10 yılı içinde olduğu görülüyor.   Yani hatrı sayılır bir çoğunluk ilk 5 yılda boşanıyor. Nedenlerine ait tablo da mevcut ama o ayrı bir yazının konusu olsun. Buradan alınacak hisse boşanmanın fazlasıyla normalleşmesi. 2011 yılının boşanma nedenlerine bakıldığında %96,7 ile  geçimsizlik ipi göğüslüyor.  Elbette ki haktır, ama sabırda güzel erdemdir-sonu selamettir. Eş bu büyük imtihan deniyor adına. Kurtuluşun da olabiliyor yok oluşunda.  Evlilik de “cihat” diye telaffuz ediliyor. Benim için evlilik bir puzzledan farksız. Mesele uygun parçaları birleştirerek büyük resmi görmek.  Zor olabiliyor zaman zaman. Bozup tekrardan başlıyor ya da uygun parçayı bulamayıp bir süre bekleyip devam ediyorsun. Kriterlerine göre puzzle aldıysan örneğin; 250-500-1000’lik uygun parça olup olmadığının sağlamasını çabuk yapıyorsun.  Başlamadan bile bitirebiliyorsun.  Sihirli kelime burada “kriter”. 

Şöyle bir düşündüğümde eşimin kısmetindeki o son puzzle parçası benmişim diyorum kendime.

-Yıldönümü Mesajı-

Bugün 16.11.2016. Zaman sel gibi önüne anıları katıp götürüyor. Bir bakmışsın evlilik yıl dönümümüzü de katıvermiş. Üç yıl oldu. Belki bir üç yıl daha olacak. Sonra bir üç ve sonra bir üç daha. Rabbim elimize başka bir puzzle vermedikçe ben o son parça olarak daima orada olacağım inşaAllah. Ama sabırla, sebatle ve dahi dua ve şükür ile.

Amin…

Memleket(imi) İsterim

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather
Girne Sahil
Girne Sahil

Gün aydı mı sana gurbetli,

Bilirim özledin memleketini. Hasretsin insanına. Bende farklı değilim senden. Cahit Sıtkı okudum biraz; canım sıkıldı. Ütopik geldi istemi bana. Bir memleket istiyor ki: “Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun.” Ben ise istiyorum ki; memleketim yakın olsun, insanı yanıma dursun. Sanki sürgün haller var ruhumda nicedir. Ben değil de o benden vazgeçmiş gibi…

Memleket ki Akdeniz’de bir ada kara parçası. Küçük, çok toplumlu ve mus-mutlu insanların var olduğu bir yer orası. Türkünden Rumuna, Maronitine, benim memleketim…

365 günün 340’ı güneş görür. Tam aksi durumun görüldüğü Birleşik Krallığın yakın ilgisi boşuna değil. Halkı dersen, kendi halinde, yardımsever ve optimist. Onca yaşanmışlığa rağmen geleceğe umut dolu gözler ile bakıyor. Komşusu ile yine yanyana yaşayabileceğine inancı tam; “barış olsun yeter ki” diyor.

Şehir planlamada ise halen boşluklar var. İnşaat sektörü son yıllarda patlak verse de çok katlı mimariler yine azınlıkta. Neyse ki müstakil yaşam seviyor Kıbrıslı.

Kapalı bir toplum olarak düşünebilirsin bizi. Kendi daireleri çevresinde dönüp, kendi insanı ile evlenmeyi tercih eder çoğu (benim gibi istisnalar artıyor olsa da). Çünkü gurbet onlara göre değil.

Bak bana. her ılık hava esintisinde tüylerim ürperir. “Kıbrıs’ta hava nasıl acaba?” diye Google’a mutlaka sorarım. Sebzeli kek gördüğümde tarif önerisi veririm. Ne de olsa “hellimli” ve “zeytinli” gibi patentli tariflerimiz var.

Börülcenin yemeğini değil de salatasını yapanı görürsem sıkı sıkı sarılırım. Molehiyayı bilen birine denk gelirsem abartmıyorum “ma sen nerden bilin yahu?” diye sorup ağlarım. Makarnayı boru, domatesli, hellimli ve tavuklu pişiren Kıbrıs tariflerini gastronomi düşkünü yerel arkadaşlarımla her fırsatta paylaşırım.

Kişniş veya gollandıronun tazesini semt pazarında bulursam gözlerim dolar.

Zeytinyağı konusunda asla mütevazi olmam. Akdeniz-Ege ayrımını yaparım hemen. Akdenizin acımtıraktır hele Kıbrıs’ınki geniz yakar adeta. O yaktıkça yüreğim acı acı sızlar. Salataya koyarken nenemin; “dumadezi yıkada getir”, madonoz getir nenem” “at duzuda gorkma” dediğini anımsarım. 

Manipeni, Mardo, Shooters gibi mekanları etiketleyen arkadaşlarıma mutlaka “çok özledim” ve “gelince beraber gidelim” gibi rahatsız edici mesajlar gönderirim. Sağolsunlar beni iyi idare ederler.

Yabancı basında “Cyprus Problem” içerikli haberleri okumadan kattiyen geçmem.
Hellimi köyümden getirtirim öyle Migros, Carrefour bana gelmez. Ve hellimi gerek sade gerekse kızartma, çorba harcı, börek gibi bilimum alanda kullanırım.

Vee özlemimi kat kat katlayan şüphesiz memleketimden insan manzaralarıdır. Nerede bir Kıbrıs şivesi duysam ne iş yaptığımın önemi yok işim şurada durur ben kulak kesilirim. Tebessümlerimin sonu gelmez. Son olarak Survivor’da Spartalı Mehmet’in konuşmasında kendimden geçtiğimi hatırlıyorum.

Uzatmanın alemi yok. Özetle çok özledim. Çağırırsa bu bahar gelmek isterim. Aynı anda hem rutubetli hemde esintili akşamları yeniden yaşamak isterim. Tabi başta ailemi görmek isterim.  

Cedric bile demiş: “Uzaklar diye bir yer var ve herkes orada”.

Rüyalarda değil orada buluşmak ümidiyle,

Girneli

 

-Doğum Günü Tebriği

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Oglum

Bugün hayat takvimimde belkide en anlamlı gün; oğlum Ahmed Halim’in doğum günü. Tarih 28 Şubat 2015 saat 08:02. Yaklaşık 12 saatlik bir çıkış mücadelesinin ardından önce kollarımda sonra göğsümde ve her zaman göz bebeğimde, yüreğimde.

İlk annelik deneyimim. Duygularım sel. Hatırladığım bol bol sevinç, gözyaşı, şükür ve dua. Mucizenin adı “Ahmed Halim“. Gördün mü? Allah(c.c.) ve Hz. Muhammed(s.a.v) yan yana.

Adı gibi yaşasın derler. Yaşasın inşaAllah. Dünya imtihanındaki her zor suale, karşılaştığı musibetlere, varlığa ve yokluğa hamd ile cevap versin. Hamd edenlerin en güzeli çünkü o.

Halim ismi cennet mekan kayınpederimin yadigarı.  2014 yılında kaybettik. Şimdi oğlum taşıyor o ismi. Hemde tüm vasfıyla. İnşaAllah gittiğin yerde torununun halim hallerini görüyor ve tebessüm ediyorsundur Halim babam.

İyi ki doğdun hamd edenim. Rabbime sonsuz şükür olsun. Beraber koca bir seneyi devirdik, nasipte varsa nicelerini devireceğiz. Bu doğum gününde pasta yok, mum yok, süs yok. Sadece bir annenin oğluna duası var.

Şöyle diyor duasında:

  1. Allah’ı bil, peygamberini sev.
  2. Hayırlı kul, evlat, eş ve dost ol.
  3. İlim, hak, hukuk ve hesap bil.
  4. Temizinden giy, helalinden ye.
  5. Hayat kısa kuşlar uçuyor diyor şair, vaktinin kıymetini bil.
  6. Sana ailenden gayrısı yok. Sıkı sıkı tut elindeki bağları.
  7. Kimselere muhtaç olma inşaAllah ama muhtaçların yanında ol.
  8. Kazandıkça fakirin hakkını gözet. Çünkü rızık veren senin rızkına onların payınıda ekliyor.
  9. İki şey var ki onlarsız hiçbir dünya nimetinin değeri yok: “sabır” ve “şükür“.
  10. Ve dua. Dua et, dua iste ve dua al. Babacığın “bu dünya dua üzerine döner” der, hep hatırla.

Amin…