“Unutmayı değil hatırlamamayı tercih etmek.”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Beni 80’lerin yaşandığı maarif takvimlerinin sarı yapraklarına hapsedin.” demiştim bir keresinde. Postalların halkı sakız gibi çiğnediği, seküler çoğunluğun her türlü imtiyaza sahip olup, örtülü azınlığın ötekileştirildiği karanlık yıllara duyulan mazoşist bir özlem ve sivri ısırmışçasına delice bir kaşınma hali baş gösterdi. Çünkü geçmişi iyiler iyisi anıp, bugünü yere çalmak ancak bizim gibi o dönemi yaşamamış, bir şekilde teğet geçmiş insanlara mahsus bir yanılsama.

Aslına bakarsan geçmiş bugünden daha güzel olmadı, olamaz da. Bir kuyu çünkü bu geçmiş; türlü cahilliklerin,bir yığın yanlış karar ve düş kırıklıklarının içine doluştuğu bir lağım çukuru. Peki tamam eğer öyleyse neden o gözümüzde canlanan koskoca mazi mutlu polaroid karelerden ibaretmiş gibi geliyor?

Burada devreye beyin giriyor işte. Evrenin en gizemli nesnesi olması tesadüf değil. Vücut ağırlığımızın yalnızca %’2’sini oluşturup enerjimizin %20’sini çevirmesi gerçekten büyüleyici. Bunu nasıl yaptığını anlayamamamız ve kimi zaman şuur dışı hareketlerimize mana veremememiz tam da bu  sebepten. Demeleri o ki; beyin olumlu anılara odaklanıp olumsuzları filtreliyor. O nedenle bize geçmiş bize hep kışın şömine başında toplanan aynı ekose battaniyeye sarılmış çekirdek bir aile sıcaklığı veriyor.

Ayrıca beyin müthiş bir kurgu yeteneğine sahip, hiç yaşanmamış birşeyi yaşanmış anı gibi ya da o anı tekrar tekrar yaşıyormuş gibi(dejavu) ya da yaşayıp da hiç yaşamamış(jamevu) gibi gösterebiliyor ilginç bir şekilde. Bir bakıma mükemmel bir senarist ve aynı zamanda film yönetmeni.  Daha da ilginci; hiçbir yaşanmışlığı unutmuyor. Tek kusuru; arşive kalkan anıları hangi dizinle çağıracağını bilemiyor olması. Somutlaştıralım; büyük bir şehir kütüphanesi düşünün. Doğru tasnif edilmemiş, belli bir kural olmaksızın yan yana dizilmiş kitap yığınlarından oluşan rafları gözünüzün önüne bir getirin lütfen. Orada zaman kaybetmek istemezsiniz değil mi? Başka bir kütüphaneyi tercih etmek daha faydalı ve pratik olabilir sanki hı?

Unutmayı değil hatırlamamayı tercih etmek. Giriş yapmak istediğim konu buydu hattı zatında. Evet beyin yaşanmışlığı an ve an sünger gibi emiyor ama süngeri sıktığın zaman çıkan su genelde kirli olmuyor. Kötü yaşanmışlıklar süngerce bir yerlere hapsoluyor. Madem beyin yaptığı hiçbir işlemi unutmamasına rağmen hatırlamama gibi bir iradei alan tanıyor bizlere, bu karşılıksız sağlık hizmetine lakayt kalmak mama kabına pislemek olur. Değil mi ki yaradılış kodumuz:”iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak”, ruhumuzun her yerine işlemiş bir iyilik halimizin var olduğunu evvela kabul etmemiz gerek. Hatırlamama veya geçmişi güzel hatırlama eyleminin bu iyilik haline dahil olduğunu sonradan idrak ediyoruz. Gerçekten günün ilk ışıkları çarpmış gibi oluyor gözüme.

“İnsan…. bir hayvandır.” mevzusu

Hiç Helenistik dönem filozofu veya bugünün evrim biyoloğu gibi konuşup “insan unutkan bir hayvandır” felan demeyeceğim. Çünkü değildir. Esma ve erdem yüklü bir ruha hayvan türü sınıflaması doğru gelmiyor. Evrimciler bilimi ve gen haritasını silah olarak kullansalarda bu iddiayı benim ne aklım alıyor ne de kalbim.  O nedenle içinde bulunduğumuz ahvali en seçkin tabirle : “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” sözü açıklıyor. İnsan etimolojik olarak nisyandan türedi; yani unutkandır.  Yaşamak için unutmalıdır da. Çünkü acı hatırlandıkça kanıksanıp hafiflemez, insanı içerden oyar, kanatır. Veciz bir söz der ki; “insanı gam, duvarı nem yıkar.”

Yaşadığım türlü olumsuzluklarda çıkış kapım çoğu kez unutmaya meyyal hatıralarım oldu. Elbette unutmuyorum, daha ziyade hatırlamamayı tercih ediyorum. Kötüyü, acıyı, histeriyi filtreleyen bilinçli bir tercih bu. Çünkü uzun bir süredir toksik bir çevredeyim. Allah başka dertler vermesin Aslıcığım diyen oluyor?, abarttığımı düşünenlerde… Kendi hesabıma dışarıdan parlak ve diri görünen bir meyvenin sizi zehirlemesi kadar büyük bir hayal kırıklığı yoktur herhalde.

Dünya tabiatı itibariyle herkes yaralı ve herkesin bir kalp ağrısı var. Hayat denen mücadele merhem bulmaktan ibaret. Bundan sebep, artık insanlar yarasına merhem olmayan kim varsa ona tepkililer. Girdiği her kabın şeklini alabilen bana bile…

Bir süredir düşünüyorumda: köklerimin ait olmadığı topraklara serpilmişim adeta. Sanki boy veremiyorum buralarda. Daha fenası daha büyük ağaçlarda güneşimi kesiyor. Dallarım da benim gibi çelimsiz kalıyor. Tamam bir şekilde idare ediyoruz ama gövdem dik duramıyor. Yer çekimi biraz daha bastırırsa dipe çekecek beni.  Civardaki ağaçlar halime imtihan, halkası fazla olan ağaçlar ise çekilecek çilen varmış diyorlar.

Dönem hedonistik. Hatta sado-hedonistik bir dönem. Kişilerin, başkaların acılarından da son derece haz aldığı bir zamana doğduk. Böyle bir durumda bana ilaç olan yine benim.  Kendine yardım metotlarından başka birşey rahatlatır mı bilmiyorum?

Pozitif psikoloji üzerine okumalar yapıyorum, cümlelerimin fiilleri hep olumlama üzerine kurulu. Buna hususi dikkat etmeye çalışıyorum. Harika bir üst versiyon insan olma yolunda ilerliyorum. Ta ki külüstür model bir kafa ile çarpışıncaya kadar.  Sonra baştan alıyoruz tüm bir süreci.

Yoruyor, yıldırıyor ve bazen yeter bee dedirtiyorsa da kim bilir belkide çekilecek çilem budur; kendime yardım çabalarımdır? Kendimle meşgul olup, kendimle imtihan olmam isteniyordur mukadderatta?

Yine elimde hiçten bir madde, kafamda türlü soru işaretleriyle kalıyorum. Günün sonunda şuna kaniyim ama; toplumda “terapi ve tedavi edilecek” iki topluluk var. Biri tabiri caizse probiyotik öteki ise tam bir parazit. Kim kime galebe çalacak bilmiyorum ama iyiliğin kötülükten daha hızlı yayıldığını düşünüyorum. O nedenle sağlıklı ruhlarda iyilik yücelecek ve üç iken beş hatırlanacak, kötülük ise hafızanın sonsuz kara deliklerinde kaybolacak.

Ufuk çizgisini her gördüğümde oraya bir gün varabilmenin ümidi kaplıyor içimi. Bilmiyorum abartıyor muyum ama bence sadece iyi insanların oraya varma ümidi olabilir.

İyilikten ümidimi kesmiyorum çünkü evrende herşey zıddı ile kaimdir; yani kötülük oldukça iyilik de teraziyi dengelemek için bir yerde ağırlığını koyuyor olacak.

Dünyanın tüm fenalıklarına rağmen, iyi kalacak olanlara selamım olsun bu yazı…

 

 

 

Şimdi ve Burada

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Dışarıda hatırı sayılır bir kalabalık var. Cümlelerinin temel öğesi “farkındalık” kelimesinden ibaret sanki. Kişisel gelişimcilerin, STK’ların ve psikologların şu sıra deyim yerindeyse ağzına yapışmış durumda. Kimi derin nefesler aldırıyor, kimi şimdiyi başka bir mekanda hayal ettiriyor, kimi kampanya düzenliyor.

Dümdüz bir kelime aslında. Led ışıklı bir aydınlanma ve saate bakıp mevcut anın farkında olma hali biraz. Daha da geniş anlamda az önce yaşanılan olumsuz tecrübeyi en kestirme yoldan unutma girişimide denilebilir. Buradalık, şimdilik…

Tek bir kuralı var; geçmişin değiştirilemez, geleceğin ise tamamen öngörülemez olduğunu kabullenip içinde bulunduğumuz zamana şu ana odaklanmak.

Aziz Augustinus durumu bana nazaran daha sofistike izah ediyor: “Üç zaman vardır- geçmiş şeylerin şimdiki zamanı, mevcut şeylerin şimdiki zamanı ve müstakbel şeylerin şimdiki zamanı.

Alınacak hisse; farkında olmak için illaki fiili şimdiki zamana göre çekmek gerekiyor.

Şimdiki Zaman Algısı

Peki şimdi olan ne kadar sürer? Yazar Marc Wittmann şimdiyi üç saniyelik bir ufukta tanımlıyor.

Ama zamanı tanımladığımız süre öylesine izafi ve tartışmaya müsait ki, o üç saniyeni kimine üç sene gibi gelebileceği gerçeğini göz önünde bulundurmalıyız.

Çünkü 7.632.293.574 kişinin içsel saatinden bahsediyoruz zaman derken. Yaşlı nüfus için zaman adeta koşu bandında koşarken, genç kesim zamanın oblomovluktan kaynaklı bir atalet problemi yaşadığını ileri sürebiliyor.

Marc Wittmann “Hissedilen Zaman” isimli kitabında hayatta ne kadar çok rutinimiz olursa deneyimlerimizin yoğunluğunun o kadar azaldığını ve zihnin bunları yeterince net kaydedemediği ve dolayısıyla öznel zamanımızın hızlandığını belirtiyor. Zamanı dur noktasına yaklaştırmak için rutinleri olabildiğince asgari tutmak ve değişik deneyimlere kapı aralamak gerekiyor.

Zaman bulamamaktan şikayetçi kişilerin benliklerinden habersiz olduklarını not düşüyor yazar.  Bu nedenle de kendimizi farkındalık konusunda eğitip yaşanan anı daha yoğun tecrübe etmemiz gerektiğini vurguluyor. Ancak bu şekilde duygusal tepki ve düşüncelerimizi kontrol altına alabilir ve zamanı düşük vitese takabiliriz.

Yavaş-hızlı zaman algısı neye göre belirleniyor?

Dali- Melting Clocks

Zaman fenomenin bize en garip gelen yanı kuşkusuz duygu durumumuzun zamanı genişletip daraltması. Örneğin; sevmediğimiz derslerde zamanın bir türlü akmaması ve sevdiğimiz biriyle bir kafede gerçekleştirdiğimiz buluşmanın bize çok kısa gelmesi işte tam da bu durumu özetliyor.

Bir diğer nokta algının ritminin kimi durumlarda artıp azalabilmesi. Bir trafik kazasını konu alalım. Kaza anı zihnimizde sanki ağır çekimde hareket eden bir film gibi canlanır. Bize öyle gelmez, gerçekten akış bu şekildedir.  İlginçtir ki; tehlike anlarında beynimiz hızlı çalıştığından algımızda hızlanır ve biraz geriye baktığımızda hayat bir el arabası yavaşlığındaymış gibi seyir alır. Neden böyle bir yavaşlama ihtiyacı duyduğumuz konusunda pek bir fikrim yok. Beynin çalışma prensibinin üstündeki esrar perdesi henüz aralanmış değil. Beyin mi fazla ketum yoksa insanlık mı yeterince gayretli değil bilemiyoruz. Bildiğimiz şey hayatta bazen bazı sonuçların somut nedenlerinin olmadığı.

Zamanı nasıl hissediyoruz?

Zamana iliştirdiğimiz çok faktör var. Başta bedenimiz(biyolojimiz), güneş, ay, yıldızlar, mevsimler vs.  Ama içsel saat dediğimizde bedenden bahsediyoruz.

Sirkadyen ritim yani içsel saatimiz izafidir. Hastalığa, sağlığa ve çevreye göre farklılık gösterebilir. Bundandır ki hepimiz aynı saatleri paylaşsak da aynı zaman dilimini paylaşamıyoruz.

Yazar Wittmann zamanı değil aslında değişimi algıladığımızdan bahsediyor: “Öznel zaman beden zamanı ve değişiklik algısıdır ve bedensel süreçlerle bağlantılıdır.

Zaman yönetimi araçları şehir efsanesi mi?

Zamanı yönetimi ile ilgili bildiğimiz bütün sertifikasyon programlarını unutalım. Çünkü zaman yönetimi bir takım yazılım ve araç kullanımından ziyade kendini kumanda edebilmektir. Pek tabii kişi motivasyonsuz bitiş çizgisine varamaz. Motivasyonu sağlayan yine kişinin kendisiyle beraber ne hissettiğidir.  Kıssadan hisse, zaman yönetimi kendini kumanda etmektir ve bu beceri ekstra bir araca ihtiyaç duymaz.

Bitirirken…

Zaman mutlak bir kavram olmadı hiç.  Akış hızı her zaman herkes için gizemini koruyacak. Anı değerlendirmek ve bugünü layığıyla yaşamak bu hususta en büyük kazancımız olacaktır. Faniliğimizi unutup sonu gelmeyen gelecek planları yaparak anımızı boğuyor ve bugünümüzü öldürüyoruz. Şu apaçık ki geleceğe açtığımız her kart bizleri manevi mudilerden başka bir şey yapmaz.

Şair çoktan aymış; “hayat kısa, kuşlar uçuyor“. Biz olsak da olmasak da…

 

 

 

Vahşi Kadından Yahşi Kadına Mesaj Var!

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather
-Kurtlarla Koşan Kadınlar

Söze nereden ve nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Bir kaç post önce kısa bir girizgah yapmıştım hatırlayanınız vardır belki; “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı okuduğumdan bahsetmiştim. Yazarı Clarissa Pinkola Estés bir psikanalist ve aynı zamanda cantadora(Latin geleneğinde eski öyküleri toplayan kişi). Hikmeti Cantadora olmasından mıdır bilmem kitap mitolojik öykülerle, metaforlarla ve tabii kadından-kadına öğütlerle öyle muhteşem harmanlanmış ki zihninizde kadına dair bütün pencereleri açıp havalandırıyor ve düşünce evinizdeki tozlu kokuşmuş havayı bir güzel temizliyor. Sadece bir uyarı cereyan yapmaması için kısa bir süre sonra pencereleri tek tek kapatalım olur mu? Aksi halde bazı düşünceler çarpıyor…

Zihniniz bu sıhhi temizlik sonrasında büyülü kelimelerin kokusunu daha çabuk alıyor. Toz torbası dolmuş süpürgenin tozunu boşalttıktan sonraki o emiş gücünü düşünelim ya da boş mideyle okuduğumuzu varsayalım. Kitaba kendi ağırlığı dışında ağırlık yapacak hiçbir unsur yok değil mi?

Tür olarak psikolojiye, feminizme, sosyolojiye, mitolojiye tam anlamıyla sığmıyor.  Bu nedenle olacak ki “ağır kitaplar” diye sınıflamışlar. Hacim olarak da öyle nitekim. “At çantaya oku” diyebileceğiniz türden değil. Dile kolay 537 sayfa. Üzerine fazlaca düşünülmüş ve mütemadiyen editlenmiş 20 yıllık bir çalışmanın ürünü. Kadın içerdiğinden mi bilmem yıllandıkça daha umami bir hale gelmiş. Kesinlikle bu niteliği bile başlı başına övgüyü hakediyor.

İsteyen öykü öykü ilerler isteyen başladığı gibi bitirir.  Başlayıp bitirmek biraz zorlu bir misyon. Bazı yerlerde gözlüğümü çıkarıp ağzıma koyduğum veya gözlerimi ovuşturup tekrar tekrar okuduğum anlar oldu çünkü. Mitoloji sevmediğimden olsa gerek bazı hikayelerde inanılmaz bir iç sıkıntısı yaşadım. Yazar bazı öykülerin sıkıcı olabileceği gerçeğini göz ardı etmemiş olacak ki birden okuyup bitirmektense, başucu kitabı gibi yavaş hazımlı ve üzerine sündüre sündüre düşünerek ilerlemeyi öneriyor. Dahası nesilden nesile okunmasını vasiyet ediyor. Annenin kızına okuması gibi…

Kitap ile ilgili genel görüşüm:

Vahşi benlik

Okuduğum öykülerde sanki geçmişte yaşamış o vahşi kadınla yıllar içinde kopan iletişimi yeniden kurdum. Bilge kadın, iskelet kadın, fok kadın, çirkin ördek yavrusu, kibritçi kız ve diğerleriyle tek tek konuştum, muhabbet tazeledim. Her bir öyküde gözümdeki perde kalktı, kadınlığım 29 yıllık uykusundan uyandı.

Öykü ve mitlerden çok yazarın açıklamalarından etkilendiğimi söylemeliyim. Çeviri veya hikayenin geçtiği kültür kaynaklı olabilir, salt öykü tek başına mesajı iletmede yetersiz kalabiliyor. Bu nedenle yazar öykünün hamuruna bir ölçü kadar psikanaliz, bir ölçüde sosyoloji katınca kitap tadından yenmeyecek bir lezzete sahip oldu.

Son bölüme geldiğimde kendime şunu sormadan edemedim: Biz hangi ara vahşiliğimizi, bilgeliğimizi, sezgilerimizi, tinimizi, psişemizi bir toplumun ya da başka bir düşüncenin eline teslim ettik? Kurtlarla koşup yorulmazken ne olduda bu kadar tez yıldık? Bir düşünelim isterim…

Neyse sözü fazla uzatmayacağım. Okumanızı istediğim bazı alıntılar var. Herbiri sizleri yeniden düşünmeye sevkedecek itki niteliğinde tespit ve öğütler. Kitabı alın, mutlaka okuyun diye diretmeyeceğim. Sadece şunu söyleyeceğim: iyileşmek istiyorsanız, sezgisel deneyimlerinizi anlamlandıramıyorsanız ve aşağıdaki alıntıları beğeniyorsanız hiç durmayın. Alın ve başlayın koşmaya. Ben sizi o görünen dağın tepesinde bekliyor olacağım. Bir gün hepimiz, tüm kadınlar orada buluşmak ümidiyle…

Aslıhan,

 

“Öyküler ilaçtır” Syf: 504

“Tarih boyunca Vahşi Kadın’ın ruhsal toprakları yağmalanıp yakılmış, buldozerlerle düzlenmiş ve başkalarını memnun etmek üzere doğal döngüleri, doğal olmayan ritimlere büründürülmüştür. “Syf:15

“Doğa izin istemez. Ne zaman canınız çekerse, çiçek açın ve doğurun. Erişkinler olarak izinden ziyade doğurganlığa, vahşi döngüleri enikonu cesaretlendirmeye ve daha gelişmiş bir özgün görüye ihtiyacımız vardır.” Syf:133

“Uslu olunursa, yaratıcı olunmaz.” Syf:259

“Bazı şeyler tanrının işidir”. Syf: 122

“Bir hayat çok fazla kontrollü olduğu zaman kontrol edilemeyecek kadar az hayat kalır.” Syf:173.

“Güzelliği, günün modasına uymadığı için çirkin ya da kabul edilemez olarak değerlendirmek, vahşi doğaya ait olan neşeyi derinden yaralar.”Syf:223

“Ayakkabılarına bak ve sade oldukları için şükret…Çünkü birinin fazla kırmızı ayakkabıları varsa, çok dikkatli yaşaması gerekir.” Syf:240

“Başarısızlık başarıdan daha büyük bir öğretmendir.” Syf:246

“Eğer size bir ara meydan okuyan, işe yaramaz, şımarık, kurnaz, asi ve itaatsiz, isyankar denmişse doğru yoldasınız. Vahşi kadın yakınlardadır.” Syf: 221

“Sizin iyi vakit geçirme fikriniz, orman, vahşi yerler, içsel hayat ve dışarıdaki ihtişam demek. Onların iyi vakit geçirme fikri havluları katlamaktan ibaret. Sizin için ailenizde durum böyleyse, o zaman siz bir Yanlış Zigot Sendromu kurbanısınız.” Syf: 216.

“Anne olmak isteyenlere, tamamen kalıba uymalarının iyi olacağı söylendi. Bir şey, icat etmek istediklerinde, pratik olmaları söylendi. Yaratmak istediklerinde, bir kadının ev işlerinin hiç bitmediği söylendi.” Syf:215.

“Soğukluk yaratıcılığa, ilişkiye ve bizzat hayata verilen ölüm öpücüğüdür. Bazı kadınlar soğuk olmak sanki bir başarıymış gibi davranırlar. Oysa bu başarı değildir. Bu, savunmaya yönelik bir öfke eylemidir.” Syf:206.

“Masumiyet, safdillikten farklıdır. Geldiğimiz ıssız yerlerde eski bir söz vardır: Cehalet hiçbir şey bilmemek ve iyinin cazibesine kapılmaktır. Masumiyet ise her şeyi bilmek ve yine de iyinin cazibesine kapılmaktır.”Syf:170

“Yasaklamalarına uymak için sizden ruhunuza zarar vermenizi talep eden bir kültür, gerçekte çok hasta bir kültürdür. Bu kültür kadının içinde yaşadığı kültür olabileceği gibi, bundan daha kahredici olmak üzere, kendi zihninde taşıdığı ve uyum gösterdiği bir kültür de olabilir.” Syf:199

“Sevmek her bir hücreniz “kaç” derken, kalmak demektir.” Syf:161

“Gülmek, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. Jenital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. Sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yaşayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. Kutsaldır, çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. Şehevidir, çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. Cinseldir, çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. ” Syf :377

Teflon Adamlar, Naylon Kadınlar

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Hayır tatlım, züccaciyeciye felan uğramadım. Evdeyim. Diz yapmış penye pantolonum üzerimde

-Kurtlarla Koşan Kadınlar

girişe bakan camın bulunduğu berjere oturmuş “Kurtlarla Koşan Kadınlar“ı okuyorum. Özümü, psişemi(kişiliğimi), safdilimi çözümlüyorum kadınca kararınca. Sayfalar çevirdik sonra enginlere dalıyorum, gözüm ise uzaklara. Derin bir okyanus oluyor zihnim. Her sayfada bir dalga vuruyor kıyıma. Savuruyor beni kurtlara, kadınlara.

Başındayım daha hikayenin. Anlatıcı bir cantadora(şair) olunca anlatının büyüsüne kapılmamak elde değil. Tinsel bir mest oluş söz konusu. Ruh acayip birşey işte. Doyurmak için bir kaç kelime kafi geliyor. Fazlasında gözü yok.  Ruh tokluğuna yaşayıp gitmek istiyor buralardan…

Hüzünlüyüm aslında. Kitapta geçen Mavisakal öyküsü yer yer hazımsızlık yapıyor. Ağzıma geliyor yediklerim. Yutmakta, çıkarmakta zor geliyor.  Yol tuttu zahar. Mesafesi önemli değil ister 2000 yıl ister 2000 metre olsun, hep tutar beni.  Biraz ara verip, perdenin ucundan sokağa bakıyorum.

Evin önünden geçenleri izliyorum birer birer. Umursamaz görünümlü adamlarla, “aman boşver olsuncu” kadınları alıyorum kadrajıma. Gözden kaybolana kadar takip ediyorum her birini.

Genel kanım, aslında tek tip olduğumuz ve tek bir değişkenimizin olduğu. Unutulan mı yoksa unutturulan benliğimiz mi demeli? oralardan yansıyan bir değişkenimiz var; “başkaldırı“. Bazımız ilkel dürtülerini dinleyip karşı koyabilirken, bazımız siniyor ve durumu “bu böyle” deyip kabulleniyor.

Tevekkül ve sebatın gölgesine sığınmış biri için sindirilmenin bir mahsuru yok. Hatta sözümona bu kişiler (ben dahil) baskı ve dayatma ile yaşayabilmeyi, mutluluk için değil mutsuzluğa rağmen yaşayabilmeyi başarabiliyorlar. Yaptıkları işe ben sanat diyorum, onlar geçinip gitmek. Allah bu uğurda hepimize kolaylıklar ihsan eylesin. Mevcut düzenle yaşamak zor zanaat.

Doğa gereği bizde olmayan ya da bizden olmayana özenir ve merak ederiz ya hani? İşte bazı kadınlar neden kocalarına karşı büyük harflerle konuşuyor?, neden baskın? ve bu gücü kendinde nasıl bulabiliyor? diye düşünmüştüm bir keresinde. Sağ duyum, “muhteşem uyum diye birşey var herhalde“, “ya da başa göre tarak“, “veya sevgi herşeyden üstün gelir” oda olmadı “göklerden gelen bir emir vardır” deyip konunun üzerini kilim misali örtmüştü.

Bundan aylar sonra bir öğleden sonra berjerimde oturmuş yeni aldığım kitabımı incelerken bir bağlantı takıldı dikkatime. Hemen sonra hasır altı yaptığım o soruları yeniden görmeyeyim mi?

Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın yazarı Clarissa P. Estes’e göre sağlıklı kadının kurttan bir farkı yok. Kadın dediğin kurt kadar “sağlam, kunt, diri, hayat verici, kendinin bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir“. Bu ifadeye göre diyebiliriz ki, bazı kadınların dominant olması vahşi doğayla halen iletişim halinde olmalarından ileri geliyor. Arketipinde hem vahşi hem yırtıcı olmak bir takım başkaldırı ve baskınlıkları beraberinde getiriyor. Somutlaştıralım; bugün bir tartışmada yükselen o kadın sesi bir kurtun ulumasından başka birşey değil. Geçirdiğimiz evrim iç güdülerimizi teğet geçmiş gibi. Tehlike anında kendimizi müdafaa etmemizi nasıl açıklayabilirdik yoksa…

Oysa içinde bulunduğumuz ekseri resimde kadının görüntüsü silik, adı yok, sessiz ve savunmasız. Clarissa bu durumu vahşi güçle ilişkimizin kopmasından sebep olduğunu iddia ediyor.

Yazara göre kadın kendini “güçsüz, sürekli kuşku içinde, sarsak, tıkanmış, bir işin sonunu getiremeyen, hayatını başkalarına teslim eden, eş,iş ya da arkadaş seçiminde hayatının altını oyan tercihler yapan, kendi döngülerinin dışında yaşamaktan mustarip, kendini aşırı koruyucu, uyuşuk, belirsiz, mütereddit, kişiliğine uygun adımlar atamayan ya da sınırlar koyamayan biri gibi” hissediyorsa vahşi güçle olan tinsel bağlantımız kesilmiş demektir.

Arketipimize ve evrildiğimiz türe bakıp derin bir iç çekiyorum. Tabiat niye anaydı diyorum? Anaerkillik tamamen bir efsane miydi yoksa? Ne oldu da dengeler değişti? Hangi ara patriyarkal ve adamların dünyası olduk? Aşağıdaki videoya hem göz hem kulak verin…

/James Brown-It’a man’s man’s man’s world/

Başlıkta “naylon kadınlar” dedim. Ana maddeden yoksun yan ürün manasında. İçindeki potansiyeli boşvermiş, yalnızca geleneksel kadın işlerini sırtlanmış, kim ne derse o oluvermiş kadınlara olan kırgınlığımdan diyorum “naylon” diye. “Teflon adam” adı üstünde zaten yanmaz-yapışmaz. Umursuz ve buyurgan. Ve tehlikeli. Ufak bir çizik bile koca teflonu çöpe koydurabiliyor. Hep tahta kaşık kullanmak suretiyle, süngerin yumuşak tarafıyla yıkanması gereken özellikli birşey.

Naylon öyle mi peki? Yırtıldı mı, at yenisini al. Özenmeye ne gerek? Şekil verdirebiliyorsun. Hatta beğenmedin diyelim tekrar şekil ver. Ne olacak sanki? Birde ucuz biliyor musun?

Neyse alışsak iyi olur çünkü bu ikiliyi çok sık bir arada göreceğiz. Mutfaklar teflondan geçilmezken, gardroplarda naylondan geçilmiyor. Çeliğin ve pamuğun modası geçeli çok oldu. Şaşırmamalı sayılarına.  Durum artık bize bile sirayet etti. Teflon adam-naylon kadın gibi tabirler kullanıyoruz. Ve bu iki tabir resmen türümüz için tehlike teşkil ediyor. Daha hızlı bir artış göstermesi halinde mutsuzluğa bağlı depresyon, depresyona bağlı intiharların önü açılacak gibi…

Belki bu da diğerleri gibi bir dönem. Belki yine huzur ve adalet sökün edecek bu topraklarda. Ve bu tabirler 20 yıl sonra silinip gidecek bilincimizden.  Bunun için yüzümüz geleceğe dönük fakat sırtımız geçmişe dayalı olmalı. Her koşulda hoşgörü hakim olmalı duygularımıza.

Kim ne ise öyle olsun, öyle kabul edilsin istiyorum. Kadın güdüleri bastırılmadan yaşansın ve hakkımız olan denklik yeniden verilsin istiyorum. Teflon değil çelik olunsun, naylon değil pamuk olunsun. Çok mu Allah aşkına?

Aslıhan,

Bizimle Başlamadıysa Ne Vakit O Zaman?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Daha henüz lisede, diğer fen bilimlerinden nasibimi almamışken en sevdiğim ders biyolojiydi. O zamanlar hayatım bir dizi fizik kurallarından çok biyoloji yasalarına üzerine kuruluydu sanki. Hücrelerle başladım sevmeye biyolojiyi.  Dikdörtgen ve daireydi önceleri hücreler. Mikroskopla beraber durağan geometrik şekillerden sıyırıp lamel üzerinde fabrika misali hayatlarına şahit olduk. Soğan zarı hücreleri, endoplazmik retikulum, mitokondriler vs derken mitoz mayoz bölünmeye başladı canlılar orta ikinin ikinci döneminde. Daha sık görür olduk derslerde seneler ilerledikçe. Benim için farkeden birşey yoktu aslında. Nasıl diyim? Üreme ve genetik zaten zihnimin en gizli dehlizlerini bulduğu bir boşlukta eşeliyordu. Ne oldu niye güldün? Liseliyim diyorum:)

Kuantum sınırında yaşam” adlı kitapta bir söz var ki neden üreme konusuna eğilmeliyize adeta en güzel cevap: Çünkü; “yaşamı oluşturmanın tek yolu hala yaşamın kendisi“. Umarım ikna olmuşsundur, yoksa bunun ergenlikle felan ilgisi yok…

Neyse akıllı insan türü dışındaki canlı yaşam formlarını merak ediyoruz bir grup arkadaş. Bizim o işi nasıl gördüğümüz belli. Sır veya esrar perdesi felan yok. Sınıfta ise basit canlıların o işi nasıl hallettiklerini, hacetlerini nasıl gördükleri konusuyla kimse ilgilenmiyor.. Sınıfın çalışkanına sorsan “Bilmiyorum Aslığ, sorma artık? Bir daha sorarsan hocaya söylüycem seni!” der benim canımı iyice sıkardı. Arkadaş bende bu akıllı kızlarımızın ders dışındaki konulara olan ilgisizliğini anlamıyorum, hemde hiç! Aferin kızlar, aferin size. Aynen devam; öne oturup, yalnızca önünüze bakmaya…İlerde mazbut bir yaşam sizi bekliyor…(imza şimdinin mazbutu).

Eee Google’a sorsaydın diye selektör yakma boşuna çünkü o zamanlar arama moturu kullanabilen neredeyse yok gibi. Ayrıca internet bir foseptik çukurundan farksız. Arama motorlarının veritabanlarının dağınık olduğu bir dönemdeyiz . Hal böyleyken kütüphaneler ihtiyaca en iyi cevaptı. Envai çeşit kitap ve odunsu kokuların arasında kendimi kaybolmuş hissettiğimi halen hatırlarım. Kimi kitapların arkasında “British Library Press” gibi şeyler yazıyor. Vay canına diyorsun. Bu Kutsal İngiliz topraklarından mı geldi şimdi? Havalı görünsede bir koloni için pek değil. Şöyle renkli parlak baskı yabancı kitaplara dokununca yoğun bir hicap duyardım kendi ders kitaplarımızdan. İçerikleri bizim müfredata nazaran daha kapsamlıydı. Üstelik görsel olarak da resmen hepsi birer Ali Ağaoğlu’ydu. Yakın çekim ve yüksek çözünürlüklü resimler…

Bana öyle geliyordu ki; sanki ülkedeki tüm öğrencilerinin zihinlerini bir daire içine almışlar da bilimin yalnızca onların istedikleri kadarını daireye dahil etmişler. Tam bir kontrollü bilim yapılıyor diye düşünüyordum. Çocukluk işte.  Şimdi büyüdüm ve kontrollüsünü geçtim bilimin kendisi bir varoluş problemi yaşadığından sebep zaten hiç yapılmadığını düşünüyorum.

Neyse genetik diyordum en son. Üremenin tartışmasız en can alıcı alt başlığı; genetik. Toprağı bol olsun Gregor Mendel ile fiziksel özelliklerin sonraki nesillere kalıtımını fencilere malum olan genetik çaprazlamalarla hesaplıyorduk.  Sanıyorduk ki genetik; göz-saç rengi, kan grubu, burun, kulak yapısı gibi fiziksel tamamlayıcılardan ibaret. Derken bilim öyle bir ilerledi ki, tüm bu fiziksel kalıtımın gen diziliminde sadece %2’yi oluşturduğunu ve %98’lik kısmın kodlanmayan DNA dediğimiz duygusal, davranışsal ve karakter özelliklerinin işlendiği ortaya çıktı(Bu bilgiye Mark’ın kitabından eriştim).

Yeni bir bilim doğuyor: Epigenetik

Epigenetik gen diziliminde kodlanmayan %98’lik kısma verilen isim aslına bakarsanız. Şimdi şimdi konuşuluyor. Travmalarla ilgili okurken karşıma çıktı. Az buz değil şu travmalar. Bugün kim olduğumuza son derece etki ediyorlar.

Kitabın ismi  “Seninle Başlamadı”, yazarı Mark Wolynn. Kendi içsel serüveninden hareketle travmaların hayatlarımızı nasıl etkilediğini vaka vaka anlatıyor yazar. Öyle örnekler var ki; okuduğumda beni 60’ların Lefkoşa’sına götürüyor; babaannemin evine. Kitabın sonlarına doğru travma dediğimiz düğümü çözmek için ne “yapmalıyız?”a değiniyor.

Hızlı bir bakış

Kitapta öğrendiğim bilgilere çok kısa değinmek istiyorum. Çünkü çevremizde geçmiş travmalarından muzdarip olmayan kişi yok gibi.  Kimi depresyon teşhisiyle ellerinde anti-depresanlarla evlerine yollanıyor, kimide üstesinden gelemediği korkularıyla inzivaya çekiliyor. Diyebiliriz ki, çok büyük bir kesim bu travmalarının farkında değil. Kendilerini ya deli ya da depresif biliyorlar…

Dilerseniz kitaptan gidip, travmalara daha yakından bakalım:

En baştaki biyolojik formunuzda, henüz döllenmemiş bir yumurta iken anneniz ve büyükanneniz ile hücresel bir çevre paylaşırsınız. Büyükanneniz annenize 5 aylık hamileyken, sizi geliştiren öncü yumurta hücreleri zaten annenizin yumurtalıkların da mevcuttur.

Bu paragrafı ilk okuduğumda tam bir anlam verememiştim. Ama ilerleyen bölümlerde yazar zaten bu açıklamasına bir netlik veriyor. Yani kalıtımı incelemek için üç nesil yeterli.

İşte travma dediğimiz durumlarda da artık genetiğin alt birimi olan epigenetiğin izi sürülüyor.

Örneğin; öfke ve korku gibi tekrarlayan negatif duygular anneden çocuğa rahatlıkla geçebiliyor. Bu geçiş artık epigenetiğin alanına giriyor.

Yukarıdaki örnekle ilişkili olarak İngiltere’de yapılan bir araştırmada hamilelikleri sırasında endişeli olan annelerin çocuklarında da duygusal ve davranışsal problemlerin iki kat daha fazla olduğu görülmüş.

Travma Üçgeni: Çekirdek Dil-Çekirdek Cümle-Köprü Soru 

-Travma

Yazar bu tarz duygusal ve davranışsal problemlere travma veya değil tanısı koymak için çekirdek dil adında bir metot uyguluyor. Hasta şikayetinden hareketle, hastaların sürekli tekrar ettiği cümlelerin onlara değil, ondan önceki nesillere ait olduğunu tespit ediyor. Örneğin; “Sanırım yanarak öleceğim” cümlesini hiçbir sebep yokken tekrar eden bir danışanının genogramını çıkardığında büyük babasının Nazi soykırımı kurbanı olduğunu ve bunun devamı olarak da oğlunda “Travmaya Bağlı Stres Bozukluğu” oluştuğunu öğreniyor. “Sanırım yanarak öleceğim” hastanın babasının çekirdek dili haline gelmiştir. Tanı ve teşhisi başlatan “kim yanarak ölecek?” sorusu ise bir tür köprü sorusudur. Travmanın aslında kime ait olduğunu tespit eder.

Kitap, bu ve bir dizi buna benzer örneklerle dolu. Biraz sayfaları çevirip iyileştirici önlemlere bakıldığında; tipik kişisel gelişim ayeti gibi: ölen kişinin fotoğrafına bakıp “sen geçmişte çok acı yaşadın biliyorum ama bu benim hayatım benim geleceğim” diyerek kibarca bu hasta düşüncelerin onlardan uzaklaşması isteniyor.

Yazar ilişkilerde görülen problemlerin birçoğunun ilişkinin kendisinden değil de ailelerimizin bizden önce deneyimlediği tecrübelerden kaynaklandığını belirtiyor. Bu tespit son derece isabetli. Bazen öfke anında karşıdakine annemin yerleşik cümlelerini kurduğumu farkediyorum. İşte yazar bu yerleşik ifadeleri “çekirdek cümle” olarak tanımlıyor.

Netice itibarıyla,

-Bizim travmalarımız

Evet bütün olarak düşünüldüğünde, travma tespiti için oldukça kullanışlı bir kitap. Ama nedense psikoloji ve psikanalitik içeren çoğu kitap gibi iyileştirmeyi oldukça yüzeyden işliyor. Kendi açımdan faydalı bulmadığım gibi samimi de bulmuyorum. Yani bana komik geliyor. İçimizdeki kötücül duygulara olan tavrımız: “seni bağışlıyorum, artık özgürsün” olunca kendimi bir Amerikan filminde zannediyorum. Ha bak şu bana makul gelir; “algını değiştir dünyan değişsin”. Yani defalarca “seni bağışlıyorum” dememiz halinde, tepkiselliğimiz azalır.  Beyin onu işleye işleye kanıksamıştır çünkü. Ve artık o düşünce istesede eski etkisini bırakamaz üzerimizde. Fakat bu şu gerçeğide değiştirmez:

“Geçmiş asla ölmüş değildir. Geçmiş geçmiş bile değildir”- William Faulkner, Bir Rahibeye Ağıt

Şüpheli Son

Kitaptan anladığım kadarıyla davranış bilimi ne yazık ki kendi içinde evrenselliğini yitiriyor. Bir örnekle; canımızı sıkan düşünceleri toplum olarak serbest bırakamıyoruz insansız sahalara. İçimize atmak resmen bir tür ata sporu.  Sonra durup birde o içimize attıklarımızı midemizden ağzımıza çıkarıp tekrar tekrar çiğniyoruz insan olduğumuzu ve geviş getiremeyeceğimizi unutarak. Sonra da soruyoruz? Neyim var benim, neden mutlu olamıyorum? Cevap yukarıda. Nice savaşlar görmüş bir milletiz. Travmalarımız tarihin tozlu sayfalarından kalkıp usulca yerleşiyor zihinlerimizin derinliklerine. Tutup tarih kitaplarımızı değiştiremeyeceğimize göre, davranış bilimciler kültürümüze ve inancımıza uygun meditasyon araçları üretmeliler. Yoksa görüyorsun çarşıdaki hesap eve uymuyor…

Aslıhan,

Hem Anne Olup Hem Bağırmamak?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather
-Munch Scream

Merhaba,

Başlıktan da anlaşılacağı üzere A ile B kümesinin kesişimi boş kümedir. Hem anne olup hem bağırmamak aynı düzlemde paralel iki doğru gibi; kesişmemektedir. Nereden mi biliyorum? Annelik serüvenimde bağırmamak adına attığım bu korkak ve bebek adımlar ilk kez olmuyor. Her ne kadar bağırma dürtüsüne galip gelemesemde bundan bir yıl önce de niyetlenmiştim bağırmamaya.

Allah’tan niyet amelden üstün de gazap çekmiyoruz üzerimize. Neyse efendim bu niyetime binaen üç seri Hatice Kübra Tongar okudum.  Kitapları temelde yüce peygamberimizin sünneti ve diğer peygamberlerin Kur’an da yer alan kıssalarından oluşuyordu. Sıkmayan, hızlıca akan bir anlatımı var Hatice Kübra’nın. Her annenin hayatına dokunmak, her kalbe ulaşabilmek adına basit tasvirler kullanıyor. Kitaplarının sonuna geldiğimizde pedagojinin aslında bir 19. yy disiplininden çok bir peygamber sünneti, bir tür nebevi öğreti olduğuna kesin kanaat getiriyoruz. Bizde o gül kokulu nebinin ümmetinin hanımları olarak geçmişimizi, efendimizi anlamadan, kendimizi ve kainatımızı okuyamadan o janjanlı, sükseli kitapçılardaki yabancı kaynaklı pedagojik kitaplara yönelmemiz büyük bir talihsizlik ve biraz da nasipsizlik. Bunu biraz deşeceğim.

Şimdi o yüzünü batıya dönmüş kitapları okuyan annelerimiz derhal ellerindeki kitapları yere bıraksınlar. Slowly, easy and slowly… Çünkü bir haberim var. Batı pedagojisindeki “aman bırak ağlasın, susar” zihniyeti, izahsız cezalandırma ve belli takip mesafeli duruşun bu coğrafyada geçerliliği yok hanımlar. Biz ki çocuklarımıza “guzzum”, “oğulcuğum”, “yavrum”, “güzel kızım”, “bal suratım” diye müşfik hitaplarda bulunuyoruz ve bazen ismi bile dilimize gelmiyor.  Böylesi yoğun sevgi taarruzu altında mecbur “oy ağlama bebem benim”, “gurban olurum yaradana”, “gel hele yanımda uyu” diyor ve batının o çok başarılı çocuk eğitim metotlarını daha test edemeden yelkenleri indiriyoruz. Halbuki o teori ve metot dolu kitaplarda öz neydi: “kararlılık”.

Bu bağlamda Hal Edward Runkel’in “Bağırmayan Anne Baba Olmak” isimli kitabından bahsedeceğim biraz.

Sakin kalarak çocuk büyütmenin yollarını keşfedeceğiz beraber!!! Hazırsak başlayalım…

Yazar bir evlilik-aile terapisti. çocukları birer birey olarak düşünüp ona göre davranmamız hususunda oldukça hassas. Dünyayı ilişki ilişki sakinleştirmenin mümkün olduğunu söylüyor. Ve tıpkı yetişkinler arası ilişkilerde olduğu kadar ebeveyn-çocuk ilişkiside özen ve bakım gerektirdiğini vurguluyor.

Bunda yanlış birşey yok elbet. Hatta Hatice Kübra “Fıtrat Pedagojisi” kitabında çocuğun seviyesine inilmez çıkılır diyordu. Amenna. Çünkü çocuk dediğin; “ahseni takvimdir” yani yaradılışın en saf en güzel hali.

Bizim sıklıklı yaptığımız hata tam bu noktada. Yukarıda da örneğiyle vermiştim. Çocuklarımız gözümüzde hep çocuk. Yetişkinliğe geçişleri söz konusu değil. Adları hep “evlat”.

Sakin kalmanın ilk yolunun kendine odaklanmaktan geçtiğini savunan yazar ;duygusal tepkilerimizi azaltmamız halinde zaten screamfree(bağırmadan) bir ilişki kurabileceğimizi belirtiyor.

Peki Tepkiselliğimiz Kime O Vakit?

Yazarımız çocuğun bulunduğu istenmeyen bir davranışta verdiğimiz tepkinin çoğunlukla kendimize yönelik olduğunu farkettiriyor bize. Bağırdığımız zaman karşıya gönderilen mesajın içeriği “beni sakinleştir” oluyor. “Oğlum sakin ol çünkü ben olamıyorum”. Verdiğimiz mesajdaki “sakinleştir” çağrısı çocuğumuzun yanıt vereceği türden olmadığından duygusal tepkiler vermeye başlıyor ve bağırmaya yönelik o büyük adımı atmış oluyoruz…

“Çocuklarımızdan sorumlu olmak yerine, çocuklarımıza karşı sorumlu olmak…”

Yazar Runkel, ebeveyn sorumluluğu ile ilgili bir nüans farkından bahsediyor. Çocuklardan sorumlu olup onların her kararlarını kontrol etmek yerine, kendi seçimlerini yapmakta özgür olabildikleri bir alan oluşturmamız gerektiğini söylüyor. Ebeveyn olarak her durumu onlar için kontrol etmek yerine, üzerlerinde güçlü etkiler bırakmalıyız.  Kitapta bahsi geçen havalı (cool) ebeveyn olmanın ilk şartı bu gibi.

“Çocuklarımızın üzerinde etki bırakmak istiyorsak, önce kendi üzerimizdeki kontrolümüzü yeniden kazanmalıyız.”

Kesinlikle altına imzamı atarım. Tüm o veryansınlarımız, bağırmalarımız, parmak göstermelerimiz öfkemizin kontrolsüzlüğünden. Kapıldığımız bu öfke resmen çocuklarımız için bir tür düello çağrısından farksız.  Ve çocuklar yapı gereği bu düello çağrısını yanıtsız bırakmazlar…

Bunun için yazarımız güzel bir öneride bulunuyor;”judo ebeveynlik“. Judo bilindiği üzere karşı tarafın savunma mekanizmasını durdurma, hareketsiz bırakmaya yönelik nazik bir japon güreşidir. Bu yüzden karşı taraftan gelebilecek kavga hamlelerinin hızı bu yöntemle kesildiğinde bağırmamızın da önü kesiliyor.  Son zamanlarda duymaya alıştığımız “helikopter ebeveynlik” ile kontrol noktasında biraz çelişiyor gibi, ne dersiniz?

Sakin Kalmak İçin Alan Oluşturmak

Evlilik terapistleriyle hayatımıza giren “alan” kelimesi eşler arası ilişkilerde olmazsa olmazlarımızdandı. Şimdilerde ebeveyn-çocuk ilişkisinde de sıkça kullanılır oldu.

“Alan” her iki taraf içinde söz konusu olmalı. Anne de çocuk da kendi alan sınırlarını belirleyip birbirlerinin sınırlarını ihlal etmemeli. Bilhassa tartışma sonrasında.  Kitapta çeşitli yaşanmışlıklarla bu konunun önemine vurgu yapıyor.

Bağırmayan Anneler ve Bağırmayan Anne Baba Olmak

Yukarıdaki başlık aslında iki kitap. Biri Hatice Kübra’nın diğeri yazar Runkel’in. Hemen hemen eş zamanlarda baskıya çıktılar.

Her iki kitapta da öfke ve korku anlarında unuttuğumuz sabır ve kararlılık dinamiklerini hatırlatıyor sıklıkla. Runkel’in kitabında anlatılanların dayanakları tamamen danışan tecrübeleriyken, Hatice Kübra’nın dayandırdığı kıssalar din kültürümüzün bir parçası.  Pek tabii uygulanabilirlik açısından Hatice Kübra’nın kitaplarını daha uygun buluyorum.

Örneğin; çocuğumuz ödev yapamadığında, “tatlım istersen biraz sonra yine dene” demek şahsım adına inanılmaz bir tolerans gerektiriyor(eşref saatinde değilsem) ve iyi bir canlı örnek verilmediği takdirde içinin boş kalacağını ve bu davranışın yeniden tekrarlanacağı yönünde bir inancım var.

Bunun yerine peygamber efendimizin çalışmaya teşvik edici hadisleri uygun bir dini zeminde daha çok etkili olacaktır.

Kararlarımızda tutarlılık göstermenin çocukta ne denli etkili olduğu konusunda Runkel gibi düşünenlerdenim(çünkü Hatice Kübra’nın bu konuda ne düşündüğünü bilmiyorum). Çocuğu koşullandırırken “şunu yapmazsan odana göndereceğim” demek, çocuk üzerindeki güven ve itibarımız açısından tam bir uygulama gerektirir. Aksi halde ciddiye alınmayan, her sevecenliği fırsata dönüştürülen ve nihayetinde bağıran bir ebeveyn olup çıkarız.

Yani evet Runkel’in kitabından yararlanabiliriz ama bu sanki biraz yavan kalacak ve belli bir noktada tıkanacak. Çünkü nesilden nesile aktarılan bir gelenek var, ülkenin bir anne profili var. Kızdığımız şeyler, bağırdığımız noktalar genellikle aynı. Sabır ise ya peygamberde ya evliyada.  Hal böyleyken bir iki sabır gösterip sonra geri sarıyoruz başladığımız yere. “Bağırmayan anne mi olurmuş canım?” demek daha çok işimize geliyor. Oysaki var. Yani görünen o ki var. Nasıl yaptıklarını da izah ediyorlar üstelik. Belki biraz daha çaba sarf etmeli, biraz daha siyer okumalıyız bende bilmiyorum. Ya da Kur’an’a sığınmalı ve ayetlerinin gölgesinde serinlemeli. Çünkü Allah kelamı kulunkine benzemez; ümit vardır.  Hele ki sabredenler için…

O yüzden bağırsan bile daha bas veya tiz bağırmamak için sabredeceksin. Dayanamıyorum deyip kırmayacaksın ki, kırdığın yerden kırılmayasın.

Aslıhan,