*KİLETİŞİM (Kendimle İletişim) Notları

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Kendimi bildim bileli kafamın içindeki şey konuşur. Karşıdakine söz hakkı tanımayan bir katılıkta, öncelik daima onunmuş gibi konuşur durur. Ben arabanın arkasından el sallayıp, bir kap su döken o mahsun çocuğum nazarında. Arkada bırakılmamın yaratılış ilkesiyle bir ilgisi olmalı mutlaka. Ne de olsa sesten önce söz vardı ve düşünmek, konuşmaktan önce gelirdi. Ama mevzu bu değil.

Beni düşündüren zihnim ve ağzımın neden koopere olamaması. İkisinden aynı anda çıkan seslerin tam bir kakafoniyi andırması. Birinden biri susmaz ise şayet durum ebedi bir orta çağ işkencesi halini alması. Migrenli hastanın odasına gün ışığı vermeyi denediniz mi hiç?Kesinlikle yapmayın. Test edilmeye açık bir deney değil. Bulguları şiddetle kanıtlanmış. Öyle bir sancı diyeyim, anlayın.

Susuyor bir zaman sonra ne hikmetse. Hem de öyle bir susmak ki, pencereyi gıdıklayan rüzgarın sesi bile yüksek perdeden konuşur gibi geliyor o tenhalıkta. Çıt yok, sadece rüzgarın uğultusu.

Neden hususi böyle olmadık bir anı seçiyor en ufak bir fikrim yok. İsviçreli bilim adamlarından gelecek çalışma sonuçlarını bekliyoruz.  Tam da istemsizce konumlandığım bir kalabalığa meram anlatırken, yalnızca kendi kalp ritmimi duyabildiğim bir sessizliğin ortasında beni öylece bırakıp, gidiyor. Kreşin ilk günü sınıf kapısında elimi alelacele bırakıp koşar adım arabaya giden annem gelir hep aklıma.(bkz.travma sonrası stres bozukluğu)

Böyle zamanlarda İspanyollar gibi dua etmeyi öğrendim içimden: “Allah’ım beni kendimden koru.” Koru ki yanlış birşey çıkmasın ağzımdan.

Zihnim beni uzay boşluğunda meteor yağmurunun ortasına bırakmış gibi bırakıyor onca kelimenin arasında.

Şunu merak ediyorum, neden büyük bir topluluğa mühim bir konu anlatırken oluyor bu gidişler? Murphy mi yani? Önemsiz bir topluluk olsa farkeden birşey olacak mıydı? Ayrıca nereye gittiğini düşünürüm. Başın(m)a bir iş mi gelmişti? Neden kafamın içindeki dünya bir saniye bile olsa sustu ki şimdi?

O esnada topluluk önündeki konuşmamı toplamaya çalışsamda pek başarılı olamam. Onulmaz bir anksiyetem var çünkü. Günlük diyaloglarımdaki o sus işaretleri ve esler birşeylerin ters gittiğinin alenen işareti gibi gelir bana.

Mesela o ses gün olur ona hiç ihtiyacım olmadığı bir zamanda, elinde bir dolu kelime poşetiyle çıka gelir. Market yapmış ben uyurken besbelli. Kelime dağarcığımın önünde durmuşken, beynimde nisap miktardaki kelimelerin üzerine bir o kadar daha ilave yapmak ne kadar doğru diye geçiririm içimden. Halim vaktim yerinde, şu an o kelimelere ihtiyacım yok ve kullanmazsam da bir süre sonra çöp olacak zaten.  “Müsriflik kebair günahlardandır” diyen bir inanca mensubum üstelik. Aklımdan geçenleri duymamış gibi, “kenara koy dursun, olur misafir gelir ona verirsin” kabilinden konuşması yine de serinletmiyor beni.

“Bak” derim ananın oğluna veya daha ciddi duracaksa Allah’ın kuluna buyruğu gibi. Monolog, toplumda tam bir deliliktir. Normali diyalogdur. İki düşünüp bir konuşmak ise düsturdandır, ama ne olursun ben konuşurken önce dinle, biraz düşün sonra de ne diyeceksen.

Bir bedende iki kafa yaşayamayız. Yaşadığımız bu yer mitolojik bir antik kent değil nihayetinde.

Keşmekeşin günün hiçbir saati eksik olmadığı, ağız dolusu küfürlerin karbon salınımı gibi neredeyse her saniye havaya salındığı, muhtelif anti kahramanların hüküm sürdüğü bir modern zaman distopyası burası.

Aynı anda konuşmaya çalışmak karşılıklı hak ihlalinden başka bir şey değil. Kimsenin kimseye tahammülü ve hoşgörüsü kalmadı. Diyelim ki benim kaldı ama artık manuel santraller kalktı, hatlar eskisi gibi karışmıyor: “Adana çık aradan” diyeceğim yaşı ise çoktan geçtin.

O nedenle a benim sağ yanım, duyum, beynim gel kaseti biraz başa saralım. Duman ile haberleştiğimiz kabile günlerine gidelim senle şöyle bir. İnan bana alınacak nice hisse var o kadim zaman iletişimcilerinden.  Göreceksin, aslında iyi ve kötü yok. Sadece bir takım tamlamalar var şu hayatta: yanlış zamanlama, yanlış üslup ve yanlış anlama. Tüm dünyanın başına savaş çorabını ören o senkronize seslerdir işte.  Tam tersine barış asenkronize bir iletişimdir. Başı gürültü götürmez, pusulası sağlıklı bir iletişimden asla şaşmaz. Verdiği mesaja itimat edebilirsin. Çünkü parazit yok.

Şunu yinelemekte fayda görüyorum; insanlık tarihi boyunca birbirimizle iletişimde hiç değişmemiş iki köşe taşımız var; ilki konuşmacı, diğeri dinleyici. Biri olmadan diğeri yaşamını anlamlı kılamaz. Çıkardığı sesler boş odada yankı hissi yapar, kendi çalar kendi oynar.

Nereden baksan sosyal bir varlık olmanın gereğidir topluluk olmak. Bu da bizi iletişime yani birbirimize mecbur ediyor.  Zaten mevcut araştırmalar tek olmayı ölümcül bir mikroptan ayrı tutmuyor artık. Yalnızlık ile beraber ortalama yaşam süremiz ve kendimize tahammülümüz azalıyor.

Bana öyle geliyor ki; sağlıklı yaşamın ön koşulu sağlıklı bir iletişim olabilir.

Gerçekten bak dediydi dersin…

 

 

 

“Unutmayı değil hatırlamamayı tercih etmek.”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Beni 80’lerin yaşandığı maarif takvimlerinin sarı yapraklarına hapsedin.” demiştim bir keresinde. Postalların halkı sakız gibi çiğnediği, seküler çoğunluğun her türlü imtiyaza sahip olup, örtülü azınlığın ötekileştirildiği karanlık yıllara duyulan mazoşist bir özlem ve sivri ısırmışçasına delice bir kaşınma hali baş gösterdi. Çünkü geçmişi iyiler iyisi anıp, bugünü yere çalmak ancak bizim gibi o dönemi yaşamamış, bir şekilde teğet geçmiş insanlara mahsus bir yanılsama.

Aslına bakarsan geçmiş bugünden daha güzel olmadı, olamaz da. Bir kuyu çünkü bu geçmiş; türlü cahilliklerin,bir yığın yanlış karar ve düş kırıklıklarının içine doluştuğu bir lağım çukuru. Peki tamam eğer öyleyse neden o gözümüzde canlanan koskoca mazi mutlu polaroid karelerden ibaretmiş gibi geliyor?

Burada devreye beyin giriyor işte. Evrenin en gizemli nesnesi olması tesadüf değil. Vücut ağırlığımızın yalnızca %’2’sini oluşturup enerjimizin %20’sini çevirmesi gerçekten büyüleyici. Bunu nasıl yaptığını anlayamamamız ve kimi zaman şuur dışı hareketlerimize mana veremememiz tam da bu  sebepten. Demeleri o ki; beyin olumlu anılara odaklanıp olumsuzları filtreliyor. O nedenle bize geçmiş bize hep kışın şömine başında toplanan aynı ekose battaniyeye sarılmış çekirdek bir aile sıcaklığı veriyor.

Ayrıca beyin müthiş bir kurgu yeteneğine sahip, hiç yaşanmamış birşeyi yaşanmış anı gibi ya da o anı tekrar tekrar yaşıyormuş gibi(dejavu) ya da yaşayıp da hiç yaşamamış(jamevu) gibi gösterebiliyor ilginç bir şekilde. Bir bakıma mükemmel bir senarist ve aynı zamanda film yönetmeni.  Daha da ilginci; hiçbir yaşanmışlığı unutmuyor. Tek kusuru; arşive kalkan anıları hangi dizinle çağıracağını bilemiyor olması. Somutlaştıralım; büyük bir şehir kütüphanesi düşünün. Doğru tasnif edilmemiş, belli bir kural olmaksızın yan yana dizilmiş kitap yığınlarından oluşan rafları gözünüzün önüne bir getirin lütfen. Orada zaman kaybetmek istemezsiniz değil mi? Başka bir kütüphaneyi tercih etmek daha faydalı ve pratik olabilir sanki hı?

Unutmayı değil hatırlamamayı tercih etmek. Giriş yapmak istediğim konu buydu hattı zatında. Evet beyin yaşanmışlığı an ve an sünger gibi emiyor ama süngeri sıktığın zaman çıkan su genelde kirli olmuyor. Kötü yaşanmışlıklar süngerce bir yerlere hapsoluyor. Madem beyin yaptığı hiçbir işlemi unutmamasına rağmen hatırlamama gibi bir iradei alan tanıyor bizlere, bu karşılıksız sağlık hizmetine lakayt kalmak mama kabına pislemek olur. Değil mi ki yaradılış kodumuz:”iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak”, ruhumuzun her yerine işlemiş bir iyilik halimizin var olduğunu evvela kabul etmemiz gerek. Hatırlamama veya geçmişi güzel hatırlama eyleminin bu iyilik haline dahil olduğunu sonradan idrak ediyoruz. Gerçekten günün ilk ışıkları çarpmış gibi oluyor gözüme.

“İnsan…. bir hayvandır.” mevzusu

Hiç Helenistik dönem filozofu veya bugünün evrim biyoloğu gibi konuşup “insan unutkan bir hayvandır” felan demeyeceğim. Çünkü değildir. Esma ve erdem yüklü bir ruha hayvan türü sınıflaması doğru gelmiyor. Evrimciler bilimi ve gen haritasını silah olarak kullansalarda bu iddiayı benim ne aklım alıyor ne de kalbim.  O nedenle içinde bulunduğumuz ahvali en seçkin tabirle : “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” sözü açıklıyor. İnsan etimolojik olarak nisyandan türedi; yani unutkandır.  Yaşamak için unutmalıdır da. Çünkü acı hatırlandıkça kanıksanıp hafiflemez, insanı içerden oyar, kanatır. Veciz bir söz der ki; “insanı gam, duvarı nem yıkar.”

Yaşadığım türlü olumsuzluklarda çıkış kapım çoğu kez unutmaya meyyal hatıralarım oldu. Elbette unutmuyorum, daha ziyade hatırlamamayı tercih ediyorum. Kötüyü, acıyı, histeriyi filtreleyen bilinçli bir tercih bu. Çünkü uzun bir süredir toksik bir çevredeyim. Allah başka dertler vermesin Aslıcığım diyen oluyor?, abarttığımı düşünenlerde… Kendi hesabıma dışarıdan parlak ve diri görünen bir meyvenin sizi zehirlemesi kadar büyük bir hayal kırıklığı yoktur herhalde.

Dünya tabiatı itibariyle herkes yaralı ve herkesin bir kalp ağrısı var. Hayat denen mücadele merhem bulmaktan ibaret. Bundan sebep, artık insanlar yarasına merhem olmayan kim varsa ona tepkililer. Girdiği her kabın şeklini alabilen bana bile…

Bir süredir düşünüyorumda: köklerimin ait olmadığı topraklara serpilmişim adeta. Sanki boy veremiyorum buralarda. Daha fenası daha büyük ağaçlarda güneşimi kesiyor. Dallarım da benim gibi çelimsiz kalıyor. Tamam bir şekilde idare ediyoruz ama gövdem dik duramıyor. Yer çekimi biraz daha bastırırsa dipe çekecek beni.  Civardaki ağaçlar halime imtihan, halkası fazla olan ağaçlar ise çekilecek çilen varmış diyorlar.

Dönem hedonistik. Hatta sado-hedonistik bir dönem. Kişilerin, başkaların acılarından da son derece haz aldığı bir zamana doğduk. Böyle bir durumda bana ilaç olan yine benim.  Kendine yardım metotlarından başka birşey rahatlatır mı bilmiyorum?

Pozitif psikoloji üzerine okumalar yapıyorum, cümlelerimin fiilleri hep olumlama üzerine kurulu. Buna hususi dikkat etmeye çalışıyorum. Harika bir üst versiyon insan olma yolunda ilerliyorum. Ta ki külüstür model bir kafa ile çarpışıncaya kadar.  Sonra baştan alıyoruz tüm bir süreci.

Yoruyor, yıldırıyor ve bazen yeter bee dedirtiyorsa da kim bilir belkide çekilecek çilem budur; kendime yardım çabalarımdır? Kendimle meşgul olup, kendimle imtihan olmam isteniyordur mukadderatta?

Yine elimde hiçten bir madde, kafamda türlü soru işaretleriyle kalıyorum. Günün sonunda şuna kaniyim ama; toplumda “terapi ve tedavi edilecek” iki topluluk var. Biri tabiri caizse probiyotik öteki ise tam bir parazit. Kim kime galebe çalacak bilmiyorum ama iyiliğin kötülükten daha hızlı yayıldığını düşünüyorum. O nedenle sağlıklı ruhlarda iyilik yücelecek ve üç iken beş hatırlanacak, kötülük ise hafızanın sonsuz kara deliklerinde kaybolacak.

Ufuk çizgisini her gördüğümde oraya bir gün varabilmenin ümidi kaplıyor içimi. Bilmiyorum abartıyor muyum ama bence sadece iyi insanların oraya varma ümidi olabilir.

İyilikten ümidimi kesmiyorum çünkü evrende herşey zıddı ile kaimdir; yani kötülük oldukça iyilik de teraziyi dengelemek için bir yerde ağırlığını koyuyor olacak.

Dünyanın tüm fenalıklarına rağmen, iyi kalacak olanlara selamım olsun bu yazı…

 

 

 

Genetik Kaderdir*

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Şu çok tartışmalı gündemlerimizden biri olan sağlıklı yaşam fenomeni çıktı çıkalı genetiğe olan inancımı yitirdim. Bunda elbette ki bilim dışı kaynakların parmağı büyük. Nasıl bir körlük veya saflık mı demeliyim bendeki, istenmeyen kalıtsal mirasları doğru bir beslenme ile def edebileceğimi düşünüyormuşum, acizane. Çünkü her zaman başka bir yol vardır, hayattaki herşeyin alternatifi olduğu gibi. Sağ kulağını sol elle tumak mı yoksa sağ elle tutmak mı?

Şöyle bir gerilere gittiğimde alternatif kelimesi Nikola Tesla ile dağarcığıma yerleşmiş. O gün bugündür hep var olanı değil yerine konabilecek şeyleri yeğledim. Alternatif tıpta bunlardan biri.

Bugün modern tıbbın insanı mekanik bir sistem gibi görmesi sinirime dokunuyor. Hastanelerdeki değersizlik hissi sanki damar içine enjekte ediliyor ki, hacetimiz neyse hemen görüp gidelim. Muayene sırasında duyguların ehemmiyetinden söz edemiyoruz bile. O duvarlar arasında eşrefi mahlukattan mahluk seviyelerine inmiş olduğumuzu görüp her seferinde büyük bir üzüntü duyuyorum. Hipokrat kadar eski “karşılıklı güven” ilkesi sözde kalmış ve pratik edil(e)memekten unutulmuş.

Halk sağlığının beyaz önlüklü kahramanları?

Doktoru halk kahramanı olarak görmeyi bırakalı çok oldu. Bilgisine hürmetimiz sonsuz elbet ama medet ummuyoruz daha doğrusu umamıyoruz.  Artık şifa beklentisinden çok tıbbın ilk ilkesi olan; “önce zarar vermesin”de, gerisi hallolur diyorum.

Son yıllarda kendi jenerasyonumda gördüğüm ve beni düşündüren şey Google’ı kişisel doktor ilan edip,hastanelerden ayağımızın kesilmesi. Bu kesinlikle iyi bir fikir değil, çünkü Google’da sağlam pabuç sayılmaz. Orada da büyük bir kirlilik söz konusu.  Çöp bilgi, hap bilgi ve ham bilgi birbirine karışmış ve bunları birbirinden ayırt edecek zihinler gerçekten azınlıkta.  Çünkü sorgulamayı ayıplamışız, üstüne bir de sorgulayanı sorgulamışız. Toplumda çok soru soran kişilere resmen göz yuvarlayıp, “öff amma sordun?” diyoruz. Tam tercümesi rahatsız oluyoruz.

Bugünkü kitleyi sorgulayan ve doğrudan alan olarak ikiye ayırıyorum. Doğrudan alan kesim herkesin sevdiği ve kabul ettiği bir topluluk. Diğeri ise resmen üvey evlat.

Dawkins dini coğrafik bir öge olarak görüyor.

Hani İbn-i Haldun “coğrafya kaderdir ” diyor ya; haklı olabilir. Çünkü yaşadığın yer kim olduğunu büyük ölçüde belirler.  Hatta Richard Dawkins bir keresinde Twitter’da şöyle bir soru sormuştu: “Dine neden bu kadar bağlısınız sonuçta Pakistan’da doğsan Müslüman olacaksın, Polonya’da doğsan Katolik.” Çıkış noktası İbn-i Haldun’un bu sözü olabilir sanki ha ne dersiniz?

Soru aslında biraz mesnetsiz ve gelişi güzel. Çünkü şu bir gerçek ki; din toplumların afyonudur.  Aciz insan topluluğu da diyebileceğimiz bu toplumlar rahat ve güvende hissetmek için din gibi bir afyona ihtiyaç duyar. Daha güzel bir ifadeyle Fransız sosyolog Emile Durkheim’e göre din toplumları bir arada tutan toplumsal bir yapıştırıcıdır.  Toplum gücü inancında bulur, acizliğini bu şekilde unutur, hissetmez.  Yani din bireyden önce toplumsal bir ihtiyaçtır ve sosyolojik bir olgudur.  Bunu da Dawkins’e atfen şuracığa iliştirmiş olayım.

Neyse genetik kaderdir diyordum başlıkta. Sözü biraz kendime yontmuş gibi oldum ama kesinlikle hak vereceksiniz. Geçenlerde varis problemim dolayısıyla hastanenin yolunu tuttum. Kısa bir muayene ve Doppler filminden sonra doktor varisimin ilerlediğini ve basit bir operasyonla müdahale edilmesi gerektiğini söyledi. Biraz afalladım tabii. Görünürde bilye, renk vs.  gibi aleni belirtileri olmasada azıcık ayakta kalınca nazlı gelin gibi oluyorum.

Film sonrasında doktor şikayetlerimde çok haklı olduğumu söyleyince rahatladım. Vücudumun verdiği sinyalleri doğru aldığım için içimden aferini çektim.

Ailemizde anne tarafımın böyle bir problemi olduğunu biliyordum ama pekala önlenebileceğini sanıyordum. Ne de olsa bir kaç yıldır beslenme hususunda daha bilinçliyim, yani öyle umuyorum. Baktığında her umduğumu değil, sağlıklı bulduğumu yiyorum. Ama ne yazık ki istenmeyen genleri bu şekilde elimine edemiyoruz. Kesin bilgi. Bana inanmıyorsanız Dr. Sharon Moalem’e sorun. “Genler Unutmaz” diye şahane bir kitabı var yazarın. Genetik yatkınlığın ne anlama geldiğini hasta hasta örnekliyor.

Yazarın konuyu hasta bazında el alarak vurgulamak istediği şey; herkesin diyabetten, kanserden etkilenme oranının aynı olmaması.  Bunun sebebi aktarılagelen genlerin bizde baskın/çekinik davranması.  Bu arada sadece fiziki değil psikolojik rahatsızlıkların bile bu ilkeye göre hareket ettiğini öğrendim. Mark Wolynn’in Seninle Başlamadı isimli kitabında Posttravmatik Stres Bozukluğunun’da aslında genetik bir miras olduğunu hayretler içerisinde okudum. Ona başka bir postta enine boyuna değinirim.

Sharon’a göre bir risk haritası oluşturacak genetik, epigenetik, davranışsal ve çevresel faktörlerin sihirli bir kombinasyonu henüz bulunamadı.Yani şu bir anda patlak veren sorunumun neyden kaynaklandığını asla tam olarak bilemeyeceğim.  Belki genetik; varisi taşıyan genom dizisinin eksprese olmasından kaynaklandı, belki epigenetik; bazı alışkanlıklarım sebebiyet verdi, belki davranışsal; ayaklarıma fazla yüklendim bilmiyorum.  Ama sanırım benim durumum için hepsi geçerli.  Şair kızacaktır eminim ama belki de hepsinin üstünde bu bir kader; dizilimde çoktan yerini almış ve işleneceği günü beklemiş.

Her ne kadar bana son seçenek yakın gelse de, Muazzez Ersoy’un sesi kulaklarımdan gitmiyor bir türlü. Hani diyordu ya şarkıda: “Kader diyemezsin, sen kendin ettin”. Sonra düşündüğümde e işte kader de bu değil mi zaten diyorum.

Çünkü kaderi izah ederken nasıl diyoruz: “Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor“. Başladığımız yere geri dönüyoruz sanırım. Devreleri yakıp, gece gece iş açmayalım başımıza. Kabul edin siz de işte; genetik kaderdir

 

 

 

Çocuk Kalbinde ve Edebiyatında “Farklılık”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Biz yetişkinlerin kirli ve tozlu dünyasında farklı olmak neden öteki olmak oluyor? artık umursamıyorum doğrusu. Yakın çevrem farklılığı “tu kaka” aynılığı ise adeta toplumsal bir norm olarak görüyor olduğundan belki üstünde durasım gelmiyor. Dünyayı; yani 8 milyarı hepi topu bulundukları semtten ibaretmiş gibi farz edip ona göre değer yargılar biçiyorlar ya iyi kafa valla. Cehalet, hakikatli mutluluktur diyelim mi o halde?

Farklılık algısı

Yaradılışın özünde var bir kere farklılık. Kadın-erkek farklı. Kadından kadına boy, kilo, sosyal statü ve kazanılmış statü hepsi farklı. Tüm bunların üzerinde ruhlarımız farklı.  Dolayısıyla tavrımız bu ilahi gerçeğe teslim olup, farklılıkları kucaklamak olmalı.

Farklı bir çocuk

Henüz 48 günlükken belirdi benim farklılığım. 6 kg, 110 cm ebatlarında daha dün annemin kollarında kreşin yolunu tutmuştum bile. Hayret verici bir durum değil mi?  Peki şuna ne diyeceksin: 90’ların başında kaldığımız lojmanda anne-babası çalışan tek çocuktum.  Keza sınıfta da beslenmeye konulanlardan anladığım üzere yine onlar hepsi ben tektim. Börek, kek, poğaça kokusundan içimin geçtiğini ve ders dinleyemediğimi bilirim.

Yaşam tarzım, yemek tercihim, giyimim, estetik görüşüm hep normalden sapmış ve standardın dışındaydı. Asla önüme konulan tabağı olduğu haliyle kabullenmedim. Hep uyarladım.

Bu sebepten çok eleştiri aldım gelenekselcilerden. En çok duyduğum da şu oldu: “o öyle olmaz, ver bakim onu bana!”, “ne anlarsın ki sen?”, “öyle kitap okumaya benzemez bu iş“.  İş yapışın sadece bir şekli varmış gibi yerildik, itildik, kakıldık yıllar boyu.

Derken çok uzun sürmedi kendim gibi olanların arasına karışmam. Yıl 2010, yer: İngiltere. Gelenek nedir bilmeyen, çocuk yaşlardan itibaren kendi kararlarını verebilen, aileyle ama aileden bağımsız, liberal zihniyetli insanlarla tanışmak, kendimi mikro ölçekte farklı ama makro ölçekte tıpkı hissettirmişti.

Bugün ise, İstanbul denen kozmopoliti evren olarak düşündüğümüzde bulunduğum nokta hemen hemen aynı değişkenlere sahip bir örneklem sanki. Yine karşımda “bu böyle olur, bırak ” diyen yaratıcılık yoksunu, kuralcı ve zenofobik teyzeler.  Kesinlikle yabancıya, farklılığa tahammülü yok bu güruhun. Çünkü dünyayı sadece TV’deki belgesellerden izlemiş, söz konusu o belgesellerde yer tanıyıp, insan tanımamış, kendi ırkı ve mezhebi haricinde kimse ile iletişimi olmamış kişilerden bahsediyoruz.

Tabii gelenekselcilerin korktuğu bir grup daha var onuda söyleyelim: sorgulayanlar yani şüpheciler. Şüphe bilime açılan kapıdır. Sorguda hakeza mantık yürütme biçimidir.  İşte o teyzeler bu meraklı grubuda sindirmek istiyor. Çünkü çocuğun çok soru sorması hem kendi cehaletini gün yüzüne çıkaracak hem de ipin ucu dine kadar varabilir maazAllah düşüncesiyle “aaa, çok ayıp“, “nasıl soru o sus bakiyim“lerle  taze beyinlerin heves ve meraklarına ket vuruluyor.

İçli köfteden hallice dolu olduğum bu konuya çocuk edebiyatımız bile kayıtsız kalmamış. Tevafuken denk geldiğim iki kısa öykü üzerinden gidelim izninizle.

İlki; Martı Jonathan Livingston.

-Martı

Richard Bash’ın kaleminden çıkma bir öykü. Sürüden ayrılan bir martıyı konu alıyor. Martı Jonathan’ı diğer kuşlardan ayıran farklılığı ise; çoğu martının aksine sırf yiyecek bulmak için uçmayı reddedip, uçmayı tamamen tutku halinde ve mükemmeliyetçi bir arzu ile yapmasıydı.

Şimdi içinde kendinize dair birşeyler bulabileceğimiz bir bölüm sunacağım kitaptan:

Anne martı: “Neden Jon, söylesene neden?” diye inleyerek sordu. Diğerleri gibi olmak bu kadar mı zor? Alçaktan uçmak pelikanların ve albatrosların işi, bunu onlara bırakmalısın. Hem niçin avlanmıyorsun oğlum? Artık bir kemik bir tüy kaldın.”

Jonathan: “Bir kemik bir tüy kalmak umurumda bile değil anne. Ben sadece havada ne yapıp ne yapamayacağımı öğrenmek istiyorum, anlıyor musun, hepsi bu. Sadece öğrenmek istiyorum.”

Martı Jonathan’ın tercihi onun farkı haline gelmiş. Öyle ki ailesi ve diğer martılarda onun bu tercihine saygı duymak yerine kendi tercihlerinin doğru olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyor.

Halbuki mesele, doğrunun bir tane olmaması. “Aklın yolu birdir” atasözüne burada biraz içerliyorum. Bugünün gerçekleriyle geçerliliğini yitirdiğini kabul etmek gerek.

Öyküye dönecek olursak ilerleyen bölümlerde Jonahtan kendi gibi martılarla bir araya gelip uçuşunu daha kusursuz bir hale getirmenin püf noktalarını öğreniyor.  Ve bunu yaparken asla yeise kapılmıyor.

Öykünün en çarpıcı alıntısı ne biliyor musunuz?

“Bir kuşu özgür olduğuna ikna etmek neden dünyanın en zor işi?“. Üzerinde düşünmeye değer. Hepimize düşen hisseler var…

Farklı olmayı yücelten bir diğer öykü ise; “Küçük Kara Balık”.

Küçük Kara Balık

Tebrizli yazar Samed Bahrengi‘nin en sevdiğim eseri. Öyküyü özetleyecek olursak; annesiyle bir derede mutlu mesut yaşayan küçük kara balık bir gün derenin ucunun nereye vardığını merak eder.  Bu merağını annesine açar ve şöyle bir diyalog geçer aralarında:

-Bu derenin ucunun nereye çıktığını gidip görmek istiyorum. Bak anneciğim tam bir aydır bu derenin ucunun nerede olduğunu düşünüp duruyorum. Bunu bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. Sonunda gidip ne olduğunu kendi gözlerimle görmeye karar verdim. Başka yerlerde neler olup bittiğini gerçekten bilmek istiyorum.”

Annesi ise gülerek;” bende çocukken hep böyle düşünürdüm. Canikom derelerin başı da yoktur sonuda. Bunda bilinecek ne var ki? Akar da akarlar; hiçbir yere ulaşmazlar.”

Öyküde geçen anne size birini hatılattı mı? Bende öyle düşündüm zaten.

Devam edelim. Anne başta itiraz etsede fazla direnemez yavrusuna. Ve küçük kara balık tehlikeli bir serüvenin içinde buluverir kendini. Yolda türlü zorluklarla karşılaşır, ihanete uğrar, pelikan tarafından yutulur ama nihayetinde o çok merak ettiği uçsuz bucaksız denizlere ulaşır. (U)mutlu son.

Yüksek doz umut aşılayan, merakın sıradanlığa üstün geldiği ve değişim için gereken cesareti hap gibi sunan her dönem klasiği bir yapıt. Verdiği mesaj çok açık; “merak et, sorgula ve keşfet”.

Eee şimdi ne yapacağız peki? 

Tek tipleşmeyeceğiz. Fizikte bir yasa var hani duymuşuzdur mutlak: “etki tepki” diye. Prensip; etkiyen kuvvetin aynı şiddetle tam tersi yönünde bir kuvvetle cevap verilmesi üzerine kuruludur.

Mevcut durum korunmaktadır bu sayede. Yani benlik sabit.

Pepee’nin annesi Ayşe Şule Bilgiç bir TED konuşmasında “yetişkinlik çocukluğun hapishanesidir.” demişti. Ne kadar da yerinde bir ifade. Yaratıcılığa, özgürlüğe, hayal gücüne prangayı çoktan geçirmişiz. Vay artık halimize…

O nedenle çocuk ruhlu bir erişkin olarak çocuk ruhlu çocuklara sesleniyorum: Ağzından köpüklü salya akıtan bir yetişkin size “neden böylesin?” diye sorduğunda yanıtınız şu netlikte olsun: “Böyleyim çünkü farklıyım. Farklıyım çünkü özbenliğime saygılıyım“.

Anlaştık mı?

Aslıhan,

 

 

Zamansız notlar

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

 

Blog yazmaya başlayalı tam bir buçuk sene oluyor. Oğluma anılar biriktirmek için çıktığım bu yolda bir sağ bir sol şerit, dur kalklarla ilerliyorum.  Belirlediğim rotadan zaman zaman uzaklaştığım oluyor farkındayım.  Bir bakıyorsun okur yanım ağır basmış kitap önerisinde bulunuyorum, bir bakıyorsun öykücü olmuşum rüzgarın ensemi nasıl tatlı gıdıkladığından bahsediyorum. Düz bir çizgi bile çizmekte zorlanan ben için doğrusal başlıklar bana fazlasıyla ulaşılmaz geliyor çünkü. Sözde başlangıç noktam olan annelik deneyimlerimi paylaşacaktım. Ne de olsa “ileri anneyim”, annelikle ilgili ne kadar nota varsa yüksek perdeden çalıyorum ya, kesin birileri müziğimden istifade etmek ister diye düşünmüş olmalıyım.  Ama ne aymazlık…

Anne olmak; hem çok yanılmak hem çok bilmek.

Önceleri sinir oluyordum. Ne bu ya hepi topu bir annesin nesini bu kadar abartıyorsun?  Diyordum ki, kınadığım şey başıma geldi. Bir Tırmizi hadisi der ki; “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz“. Ne vakit öleceğimi bilmesemde ona bir adım daha yakın olduğum gerçeği su götürmüyor…

Kim bilir belki okuduğum kitaplar belki takipleştiğim annelerden sebep, herşeyi anneliğime yoruyordum. Bir zaman sonra yere göğe sığdıramaz oldum yaptıklarımı. Mesela; bir ekmek yapıyordum sanki tüm TSK ordusunu doyurmuşum gibi lirik ve destanımsı şeyler yazıyordum anneliğimle ilgili. Sayfam resmen bir tür “annelik danışma ve kadın dayanışma” derneği gibiydi. Herkesi çocuk yapmaya özendiriyor, aile planlamalarına zorla dahil oluyordum. Çok bildiğimi sanıyordum. Gözümden sakınıyordum oğlumu. “Ayy aman öyle seslenmeyin,  etiketlemeyin oğlumu, ay sakın mayalı peynir vermeyin, ne o elindeki ekmek mi? at bakiyim onu çöpe,  ay yok tarhana çorbası siyez unundan değilse katiyen olmaz” diye diye kendimi devasa bir ambarın denetleme şefi gibi hissetmeye başladım.. Herşeyin denetimim altında olması güvenli hissetirse de çocuğa aynı oranda huzursuzluk veriyordu. Fizyolojik ve psikolojik yorgunluğu hiç söylemiyorum. Maçı avantaja bıraktığımda ise nispeten daha neşeli ve uyumluydu. Sanırım ben bildikçe çocuğum mızmızlanıyor ve ben yanıldıkça uysallaşıyordu. Öyle ters bir orantı geliştirmiş olabiliriz aramızda…

Çağın vebası zamansızlık

Dali-Eriyen Saatler

Islah etmek için Tanrı bile sopa yerine zamanı kullanıyor. BALTASAR GRACIAN

“Canım hiç yapay zeka çığırtkanlığı yapmayacağım, robot sevmiyorum”.  Şimdi müsadenle:

 

Yaşamın temel elementlerine dair neredeyse her gün bir araştırma sonuçlanıyor. Doğum-hayat-ölüm üçlemesi dediğimiz bu elementlerin şifreleri henüz çözülmüş değil. Bilim insanları araştırmaları neticelendirmek için zamanla yarışıyor adeta. Ellerinde tüme varım, tümden gelimler ve belli deney gruplarından başka birşey yok. 7,5 milyarlık bir deney grubunu 2000 kişiye indirgeyip hayatın akış ve işlevleriyle ilgili genel fikir edinmek istiyoruz. Ama insanın biricikliğini atlıyoruz. Aynı fabrikanın ürünü olsak da “specs” dediğimiz niteliklerimizin farklı olduğunu. Bunu bile bile pas geçiyoruz. Neden? Çünkü insanoğlu aceleci, sabırsız ve zamansız.

O nedenle bugün en fazla eğilip bükülen konu ağırlıkla yapay zeka. Çünkü en basit şekliyle tekrarlı işlemleri “hatasız kul” olarak yerine getirebiliyorlar. Üzgünüm ,Orhan Gencebay feci yanılmış.   Bu eşittir insan için daha fazla zaman.  “Hiç vaktim yok ki” bugünün en basmakalıp bahanesi. Ne vakit yeni bir dile başlasan, yeni bir işe girişsen, kendine, eşine, çocuğuna zaman ayırmaya kalksan sanki cebinde akrep duruyor. Bir bir yiyor sanki sana özel vakitleri. Hani şey diyorlar ya vakit nakittir diye. Son derece yanlış, vakit nakite eşit ya da karşılık gelmiyor. Vakit yaşamla değerlenen birşey, maddesel bir değeri yok, ölçülemiyor çünkü bize tanımsız . Bu konu ile ilgili çok yerinde bir söz geldi aklıma.

Ahmed Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde şöyle diyor:

Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.”

Peki öyleyse zaman farkının farkında mıyız?

-Hayat kısa kuşlar uçuyor.

Hiçbir şey için zaman bulamazsın. Zaman istiyorsan, onu yaratmalısın. CHARLES BIXTON

“Her şeyin bir zamanı var” sözü an itibariyle mantığıma ters düşüyor. Çünkü zamansızlığın yani zaman bulamamanın altını kazıyor biraz. Bu sayede zamanlar arasındaki boşlukları doldurmuyor. Sözümona birilerince belirlenmiş zamanlamalara uyum sağlayacağız diye, kendi zamanımızın verimini düşürüyoruz.

Şu gerçeği kendimize sık sık hatırlatalım: her vücut, her biyoloji eşsiz. Yani her kişinin timezone veya zaman dilimi farklı. En basit haliyle çocukların kimi 3, kimi 5, kimi 7 yaşında okumayı söker. Burada fiil sökmektir, yaş ise sadece zaman zarfı. Kıtalar arası zaman farkı gibi düşünmeliyiz olayı.

Kısa zamanda büyük işler yapmak başarı mıdır?  gibi bir pazarlama sorusu da önemini burada yitirmiş bulunuyor. Başarının niteliği zamanla değişsede niceliği hep aynı kalıyor.

Evet zaman belki acımasız, zalim ve hızlı ama kesinlikle adil. Hızlı akıyorsa, sana-bana değil herkese hızlı akıyor. Yok ki mübarek musluğun bir bataryası kısıp açalım. Akıyor işte direnmek beyhude…

 

 

 

 

 

 

 

 

Eğitim Sistemindeki Bu Gidiş Nereye?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Yine yoğun bir gündemden kendimi sıyırmış kitaplarıma gömülmüştüm ki; yazı sahamı ihmal ettiğimi hatırladım. Yazmak için nedenim çok ama elim bir türlü klavyeye gitmiyor. Güzel ülkemin içinden geçtiği şu sıkıntılı süreç haklı olarak kanıma dokunuyor. Ülkenin ekonomik ve politik statüsüne ilişkin ahkam kesmek değil niyetim. Ben işin biraz eğitim ayağındayım.

Bir süredir eğitim sektörünü yakın markaja aldım. Malum, oğlan gelecek ay iki yaşına basacak. Hatta şimdiden terrible two-iki yaş sendromu göz kırptı bile. Pek üstünde durmuyoruz bir kaç bağrış çağrışla isyanı bastırıyoruz.  Fakat mevzu o değil. O büyüdükçe benim konfor alanım küçülüyor. Bazı annelerde orantı doğru işliyor ama bendeki durum tam tersi. Kendimi ufaktan “çalışan anne” profiline hazırlamaya, alıştırmaya çalışıyorum.  Her sabah Kariyer.net’den iş alanları tarıyorum. Bir yandan da kendimi masaya yatırıyorum SWOC analizi(benim zamanımda SWOT idi SWOC olacağı üzerine ihtilaf vardı) yapıyorum mesela.  Az değil yazı ile iki! senelik bir kariyer boşluğu vermişim. Özel sektöre geri dönmem halinde başlangıç noktam “0” olacak.  İçimdeki hanım teyzeler “Olsun elin alıştıkça, hatırladıkça ivme kazanırsın” dese de çalışan anneler için zaman uzun ve hayli yorucu. Eee bir Tesla değilim ki bir kaç saniyede 0’dan 100’e çıkayım, ha?

Neyse yaptığım araştırmalar ve kalbimden yükselen sesler sonucunda yalnızca eğitim ve ticaret sektöründe çalışabileceğime karar kıldım. Yeniden PM olmak? Ya da bir analist? ve yahut …. uzmanı? gibi pozisyonlara ve plazalara aklımda veda ettim. Mevzu ev-iş terazisi olunca vedalar hüzünlü olmuyor neyse ki…

Buraya kadar herşey harika. Ne istediğini bilmek ondan emin olmak güzel. Ne atladık dersiniz? “ÖSYM” detayı. Zaten şeytan ayrıntıda gizli değil mi? Bir kaç kez ALES sınavına girdim. Her seferinde belki bu defa daha kolay olur dedim ve sanki her defasında daha çok zorlandım. Bahaneler sıralayacak değilim ama bu sınavda SAY puan türünden 70 almak bende dik yokuş çıkmanın yaptığı etkiyi yapıyor.  Diğer puan türlerinden 70 almanın nispeten daha kolay olduğunu düşünüyorum.  Evet isyanım biraz merkezi sınav sistemine. Yardımcı kitaplardan(deneme, çözümlü soru vs.) çalışmaya kalksan soruların birbiriyle hiç alakası yok.  Geçmiş yılların sorularını internetten çözeyim desen oda artık ÖSYM’nin sitesinde yayınlanmıyor.  Yüksek öğrenim hem “nitelikli personele ihtiyacımız var” diyor hemde soru tekniğinde en ufak bir oynama yapmıyor. Sonra vah efendim Türkiye neden PISA testinde sonlarda? diye dizlerimize vuruyoruz. Denk geldiniz mi bilmiyorum, OECD’nin bu sene yayınladığı PISA testinde Türkiye Bilim kategorisinde 70 ülkeden 52., Matematik kategorisinde 49. ve Okuma kategorisinde 50. sırada.  Emin Çapa bu durumu bir TEDx İstanbul konuşmasıyla şahane özetlemişti. Hatırlayalım:

70’i aldıktan sonra iş daha ilginç bir boyut kazanıyor zaten. Bu sefer de bölgesel bir eliminasyona maruz kalıyorsunuz.  Daha özel, daha ucu açık yani.

Velhasılıkelam hep bir sonraki dönemi beklemeniz muhtemel oluyor.  Ben ve benim gibi adaylar açısından üzücü bir tablo. Akademiye olan bir damla güvenide bu şekilde yitiriyoruz.  Ticaret diyorum sonra çünkü rızkın onda dokuzu ticarettedir diye bir hadis çalınıyor kulağıma. Kişinin kendine böyle patika yolları bulması muazzam bir şey. Oyalıyor insanı,  ümitvar yapıyor ve yeniden düşünmesi için zaman tanıyor adeta.

Ne diyelim can sağlığı inşaAllah ya da ağız tadı veya hayırlısı işte. Bir fetret devri kolay atlatılmıyor.  Sabır, kuvvet ve dua ile…