Şimdi ve Burada

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Dışarıda hatırı sayılır bir kalabalık var. Cümlelerinin temel öğesi “farkındalık” kelimesinden ibaret sanki. Kişisel gelişimcilerin, STK’ların ve psikologların şu sıra deyim yerindeyse ağzına yapışmış durumda. Kimi derin nefesler aldırıyor, kimi şimdiyi başka bir mekanda hayal ettiriyor, kimi kampanya düzenliyor.

Dümdüz bir kelime aslında. Led ışıklı bir aydınlanma ve saate bakıp mevcut anın farkında olma hali biraz. Daha da geniş anlamda az önce yaşanılan olumsuz tecrübeyi en kestirme yoldan unutma girişimide denilebilir. Buradalık, şimdilik…

Tek bir kuralı var; geçmişin değiştirilemez, geleceğin ise tamamen öngörülemez olduğunu kabullenip içinde bulunduğumuz zamana şu ana odaklanmak.

Aziz Augustinus durumu bana nazaran daha sofistike izah ediyor: “Üç zaman vardır- geçmiş şeylerin şimdiki zamanı, mevcut şeylerin şimdiki zamanı ve müstakbel şeylerin şimdiki zamanı.

Alınacak hisse; farkında olmak için illaki fiili şimdiki zamana göre çekmek gerekiyor.

Şimdiki Zaman Algısı

Peki şimdi olan ne kadar sürer? Yazar Marc Wittmann şimdiyi üç saniyelik bir ufukta tanımlıyor.

Ama zamanı tanımladığımız süre öylesine izafi ve tartışmaya müsait ki, o üç saniyeni kimine üç sene gibi gelebileceği gerçeğini göz önünde bulundurmalıyız.

Çünkü 7.632.293.574 kişinin içsel saatinden bahsediyoruz zaman derken. Yaşlı nüfus için zaman adeta koşu bandında koşarken, genç kesim zamanın oblomovluktan kaynaklı bir atalet problemi yaşadığını ileri sürebiliyor.

Marc Wittmann “Hissedilen Zaman” isimli kitabında hayatta ne kadar çok rutinimiz olursa deneyimlerimizin yoğunluğunun o kadar azaldığını ve zihnin bunları yeterince net kaydedemediği ve dolayısıyla öznel zamanımızın hızlandığını belirtiyor. Zamanı dur noktasına yaklaştırmak için rutinleri olabildiğince asgari tutmak ve değişik deneyimlere kapı aralamak gerekiyor.

Zaman bulamamaktan şikayetçi kişilerin benliklerinden habersiz olduklarını not düşüyor yazar.  Bu nedenle de kendimizi farkındalık konusunda eğitip yaşanan anı daha yoğun tecrübe etmemiz gerektiğini vurguluyor. Ancak bu şekilde duygusal tepki ve düşüncelerimizi kontrol altına alabilir ve zamanı düşük vitese takabiliriz.

Yavaş-hızlı zaman algısı neye göre belirleniyor?

Dali- Melting Clocks

Zaman fenomenin bize en garip gelen yanı kuşkusuz duygu durumumuzun zamanı genişletip daraltması. Örneğin; sevmediğimiz derslerde zamanın bir türlü akmaması ve sevdiğimiz biriyle bir kafede gerçekleştirdiğimiz buluşmanın bize çok kısa gelmesi işte tam da bu durumu özetliyor.

Bir diğer nokta algının ritminin kimi durumlarda artıp azalabilmesi. Bir trafik kazasını konu alalım. Kaza anı zihnimizde sanki ağır çekimde hareket eden bir film gibi canlanır. Bize öyle gelmez, gerçekten akış bu şekildedir.  İlginçtir ki; tehlike anlarında beynimiz hızlı çalıştığından algımızda hızlanır ve biraz geriye baktığımızda hayat bir el arabası yavaşlığındaymış gibi seyir alır. Neden böyle bir yavaşlama ihtiyacı duyduğumuz konusunda pek bir fikrim yok. Beynin çalışma prensibinin üstündeki esrar perdesi henüz aralanmış değil. Beyin mi fazla ketum yoksa insanlık mı yeterince gayretli değil bilemiyoruz. Bildiğimiz şey hayatta bazen bazı sonuçların somut nedenlerinin olmadığı.

Zamanı nasıl hissediyoruz?

Zamana iliştirdiğimiz çok faktör var. Başta bedenimiz(biyolojimiz), güneş, ay, yıldızlar, mevsimler vs.  Ama içsel saat dediğimizde bedenden bahsediyoruz.

Sirkadyen ritim yani içsel saatimiz izafidir. Hastalığa, sağlığa ve çevreye göre farklılık gösterebilir. Bundandır ki hepimiz aynı saatleri paylaşsak da aynı zaman dilimini paylaşamıyoruz.

Yazar Wittmann zamanı değil aslında değişimi algıladığımızdan bahsediyor: “Öznel zaman beden zamanı ve değişiklik algısıdır ve bedensel süreçlerle bağlantılıdır.

Zaman yönetimi araçları şehir efsanesi mi?

Zamanı yönetimi ile ilgili bildiğimiz bütün sertifikasyon programlarını unutalım. Çünkü zaman yönetimi bir takım yazılım ve araç kullanımından ziyade kendini kumanda edebilmektir. Pek tabii kişi motivasyonsuz bitiş çizgisine varamaz. Motivasyonu sağlayan yine kişinin kendisiyle beraber ne hissettiğidir.  Kıssadan hisse, zaman yönetimi kendini kumanda etmektir ve bu beceri ekstra bir araca ihtiyaç duymaz.

Bitirirken…

Zaman mutlak bir kavram olmadı hiç.  Akış hızı her zaman herkes için gizemini koruyacak. Anı değerlendirmek ve bugünü layığıyla yaşamak bu hususta en büyük kazancımız olacaktır. Faniliğimizi unutup sonu gelmeyen gelecek planları yaparak anımızı boğuyor ve bugünümüzü öldürüyoruz. Şu apaçık ki geleceğe açtığımız her kart bizleri manevi mudilerden başka bir şey yapmaz.

Şair çoktan aymış; “hayat kısa, kuşlar uçuyor“. Biz olsak da olmasak da…

 

 

 

Çocuk Kalbinde ve Edebiyatında “Farklılık”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Biz yetişkinlerin kirli ve tozlu dünyasında farklı olmak neden öteki olmak oluyor? artık umursamıyorum doğrusu. Yakın çevrem farklılığı “tu kaka” aynılığı ise adeta toplumsal bir norm olarak görüyor olduğundan belki üstünde durasım gelmiyor. Dünyayı; yani 8 milyarı hepi topu bulundukları semtten ibaretmiş gibi farz edip ona göre değer yargılar biçiyorlar ya iyi kafa valla. Cehalet, hakikatli mutluluktur diyelim mi o halde?

Farklılık algısı

Yaradılışın özünde var bir kere farklılık. Kadın-erkek farklı. Kadından kadına boy, kilo, sosyal statü ve kazanılmış statü hepsi farklı. Tüm bunların üzerinde ruhlarımız farklı.  Dolayısıyla tavrımız bu ilahi gerçeğe teslim olup, farklılıkları kucaklamak olmalı.

Farklı bir çocuk

Henüz 48 günlükken belirdi benim farklılığım. 6 kg, 110 cm ebatlarında daha dün annemin kollarında kreşin yolunu tutmuştum bile. Hayret verici bir durum değil mi?  Peki şuna ne diyeceksin: 90’ların başında kaldığımız lojmanda anne-babası çalışan tek çocuktum.  Keza sınıfta da beslenmeye konulanlardan anladığım üzere yine onlar hepsi ben tektim. Börek, kek, poğaça kokusundan içimin geçtiğini ve ders dinleyemediğimi bilirim.

Yaşam tarzım, yemek tercihim, giyimim, estetik görüşüm hep normalden sapmış ve standardın dışındaydı. Asla önüme konulan tabağı olduğu haliyle kabullenmedim. Hep uyarladım.

Bu sebepten çok eleştiri aldım gelenekselcilerden. En çok duyduğum da şu oldu: “o öyle olmaz, ver bakim onu bana!”, “ne anlarsın ki sen?”, “öyle kitap okumaya benzemez bu iş“.  İş yapışın sadece bir şekli varmış gibi yerildik, itildik, kakıldık yıllar boyu.

Derken çok uzun sürmedi kendim gibi olanların arasına karışmam. Yıl 2010, yer: İngiltere. Gelenek nedir bilmeyen, çocuk yaşlardan itibaren kendi kararlarını verebilen, aileyle ama aileden bağımsız, liberal zihniyetli insanlarla tanışmak, kendimi mikro ölçekte farklı ama makro ölçekte tıpkı hissettirmişti.

Bugün ise, İstanbul denen kozmopoliti evren olarak düşündüğümüzde bulunduğum nokta hemen hemen aynı değişkenlere sahip bir örneklem sanki. Yine karşımda “bu böyle olur, bırak ” diyen yaratıcılık yoksunu, kuralcı ve zenofobik teyzeler.  Kesinlikle yabancıya, farklılığa tahammülü yok bu güruhun. Çünkü dünyayı sadece TV’deki belgesellerden izlemiş, söz konusu o belgesellerde yer tanıyıp, insan tanımamış, kendi ırkı ve mezhebi haricinde kimse ile iletişimi olmamış kişilerden bahsediyoruz.

Tabii gelenekselcilerin korktuğu bir grup daha var onuda söyleyelim: sorgulayanlar yani şüpheciler. Şüphe bilime açılan kapıdır. Sorguda hakeza mantık yürütme biçimidir.  İşte o teyzeler bu meraklı grubuda sindirmek istiyor. Çünkü çocuğun çok soru sorması hem kendi cehaletini gün yüzüne çıkaracak hem de ipin ucu dine kadar varabilir maazAllah düşüncesiyle “aaa, çok ayıp“, “nasıl soru o sus bakiyim“lerle  taze beyinlerin heves ve meraklarına ket vuruluyor.

İçli köfteden hallice dolu olduğum bu konuya çocuk edebiyatımız bile kayıtsız kalmamış. Tevafuken denk geldiğim iki kısa öykü üzerinden gidelim izninizle.

İlki; Martı Jonathan Livingston.

-Martı

Richard Bash’ın kaleminden çıkma bir öykü. Sürüden ayrılan bir martıyı konu alıyor. Martı Jonathan’ı diğer kuşlardan ayıran farklılığı ise; çoğu martının aksine sırf yiyecek bulmak için uçmayı reddedip, uçmayı tamamen tutku halinde ve mükemmeliyetçi bir arzu ile yapmasıydı.

Şimdi içinde kendinize dair birşeyler bulabileceğimiz bir bölüm sunacağım kitaptan:

Anne martı: “Neden Jon, söylesene neden?” diye inleyerek sordu. Diğerleri gibi olmak bu kadar mı zor? Alçaktan uçmak pelikanların ve albatrosların işi, bunu onlara bırakmalısın. Hem niçin avlanmıyorsun oğlum? Artık bir kemik bir tüy kaldın.”

Jonathan: “Bir kemik bir tüy kalmak umurumda bile değil anne. Ben sadece havada ne yapıp ne yapamayacağımı öğrenmek istiyorum, anlıyor musun, hepsi bu. Sadece öğrenmek istiyorum.”

Martı Jonathan’ın tercihi onun farkı haline gelmiş. Öyle ki ailesi ve diğer martılarda onun bu tercihine saygı duymak yerine kendi tercihlerinin doğru olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyor.

Halbuki mesele, doğrunun bir tane olmaması. “Aklın yolu birdir” atasözüne burada biraz içerliyorum. Bugünün gerçekleriyle geçerliliğini yitirdiğini kabul etmek gerek.

Öyküye dönecek olursak ilerleyen bölümlerde Jonahtan kendi gibi martılarla bir araya gelip uçuşunu daha kusursuz bir hale getirmenin püf noktalarını öğreniyor.  Ve bunu yaparken asla yeise kapılmıyor.

Öykünün en çarpıcı alıntısı ne biliyor musunuz?

“Bir kuşu özgür olduğuna ikna etmek neden dünyanın en zor işi?“. Üzerinde düşünmeye değer. Hepimize düşen hisseler var…

Farklı olmayı yücelten bir diğer öykü ise; “Küçük Kara Balık”.

Küçük Kara Balık

Tebrizli yazar Samed Bahrengi‘nin en sevdiğim eseri. Öyküyü özetleyecek olursak; annesiyle bir derede mutlu mesut yaşayan küçük kara balık bir gün derenin ucunun nereye vardığını merak eder.  Bu merağını annesine açar ve şöyle bir diyalog geçer aralarında:

-Bu derenin ucunun nereye çıktığını gidip görmek istiyorum. Bak anneciğim tam bir aydır bu derenin ucunun nerede olduğunu düşünüp duruyorum. Bunu bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. Sonunda gidip ne olduğunu kendi gözlerimle görmeye karar verdim. Başka yerlerde neler olup bittiğini gerçekten bilmek istiyorum.”

Annesi ise gülerek;” bende çocukken hep böyle düşünürdüm. Canikom derelerin başı da yoktur sonuda. Bunda bilinecek ne var ki? Akar da akarlar; hiçbir yere ulaşmazlar.”

Öyküde geçen anne size birini hatılattı mı? Bende öyle düşündüm zaten.

Devam edelim. Anne başta itiraz etsede fazla direnemez yavrusuna. Ve küçük kara balık tehlikeli bir serüvenin içinde buluverir kendini. Yolda türlü zorluklarla karşılaşır, ihanete uğrar, pelikan tarafından yutulur ama nihayetinde o çok merak ettiği uçsuz bucaksız denizlere ulaşır. (U)mutlu son.

Yüksek doz umut aşılayan, merakın sıradanlığa üstün geldiği ve değişim için gereken cesareti hap gibi sunan her dönem klasiği bir yapıt. Verdiği mesaj çok açık; “merak et, sorgula ve keşfet”.

Eee şimdi ne yapacağız peki? 

Tek tipleşmeyeceğiz. Fizikte bir yasa var hani duymuşuzdur mutlak: “etki tepki” diye. Prensip; etkiyen kuvvetin aynı şiddetle tam tersi yönünde bir kuvvetle cevap verilmesi üzerine kuruludur.

Mevcut durum korunmaktadır bu sayede. Yani benlik sabit.

Pepee’nin annesi Ayşe Şule Bilgiç bir TED konuşmasında “yetişkinlik çocukluğun hapishanesidir.” demişti. Ne kadar da yerinde bir ifade. Yaratıcılığa, özgürlüğe, hayal gücüne prangayı çoktan geçirmişiz. Vay artık halimize…

O nedenle çocuk ruhlu bir erişkin olarak çocuk ruhlu çocuklara sesleniyorum: Ağzından köpüklü salya akıtan bir yetişkin size “neden böylesin?” diye sorduğunda yanıtınız şu netlikte olsun: “Böyleyim çünkü farklıyım. Farklıyım çünkü özbenliğime saygılıyım“.

Anlaştık mı?

Aslıhan,

 

 

Vahşi Kadından Yahşi Kadına Mesaj Var!

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather
-Kurtlarla Koşan Kadınlar

Söze nereden ve nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Bir kaç post önce kısa bir girizgah yapmıştım hatırlayanınız vardır belki; “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı okuduğumdan bahsetmiştim. Yazarı Clarissa Pinkola Estés bir psikanalist ve aynı zamanda cantadora(Latin geleneğinde eski öyküleri toplayan kişi). Hikmeti Cantadora olmasından mıdır bilmem kitap mitolojik öykülerle, metaforlarla ve tabii kadından-kadına öğütlerle öyle muhteşem harmanlanmış ki zihninizde kadına dair bütün pencereleri açıp havalandırıyor ve düşünce evinizdeki tozlu kokuşmuş havayı bir güzel temizliyor. Sadece bir uyarı cereyan yapmaması için kısa bir süre sonra pencereleri tek tek kapatalım olur mu? Aksi halde bazı düşünceler çarpıyor…

Zihniniz bu sıhhi temizlik sonrasında büyülü kelimelerin kokusunu daha çabuk alıyor. Toz torbası dolmuş süpürgenin tozunu boşalttıktan sonraki o emiş gücünü düşünelim ya da boş mideyle okuduğumuzu varsayalım. Kitaba kendi ağırlığı dışında ağırlık yapacak hiçbir unsur yok değil mi?

Tür olarak psikolojiye, feminizme, sosyolojiye, mitolojiye tam anlamıyla sığmıyor.  Bu nedenle olacak ki “ağır kitaplar” diye sınıflamışlar. Hacim olarak da öyle nitekim. “At çantaya oku” diyebileceğiniz türden değil. Dile kolay 537 sayfa. Üzerine fazlaca düşünülmüş ve mütemadiyen editlenmiş 20 yıllık bir çalışmanın ürünü. Kadın içerdiğinden mi bilmem yıllandıkça daha umami bir hale gelmiş. Kesinlikle bu niteliği bile başlı başına övgüyü hakediyor.

İsteyen öykü öykü ilerler isteyen başladığı gibi bitirir.  Başlayıp bitirmek biraz zorlu bir misyon. Bazı yerlerde gözlüğümü çıkarıp ağzıma koyduğum veya gözlerimi ovuşturup tekrar tekrar okuduğum anlar oldu çünkü. Mitoloji sevmediğimden olsa gerek bazı hikayelerde inanılmaz bir iç sıkıntısı yaşadım. Yazar bazı öykülerin sıkıcı olabileceği gerçeğini göz ardı etmemiş olacak ki birden okuyup bitirmektense, başucu kitabı gibi yavaş hazımlı ve üzerine sündüre sündüre düşünerek ilerlemeyi öneriyor. Dahası nesilden nesile okunmasını vasiyet ediyor. Annenin kızına okuması gibi…

Kitap ile ilgili genel görüşüm:

Vahşi benlik

Okuduğum öykülerde sanki geçmişte yaşamış o vahşi kadınla yıllar içinde kopan iletişimi yeniden kurdum. Bilge kadın, iskelet kadın, fok kadın, çirkin ördek yavrusu, kibritçi kız ve diğerleriyle tek tek konuştum, muhabbet tazeledim. Her bir öyküde gözümdeki perde kalktı, kadınlığım 29 yıllık uykusundan uyandı.

Öykü ve mitlerden çok yazarın açıklamalarından etkilendiğimi söylemeliyim. Çeviri veya hikayenin geçtiği kültür kaynaklı olabilir, salt öykü tek başına mesajı iletmede yetersiz kalabiliyor. Bu nedenle yazar öykünün hamuruna bir ölçü kadar psikanaliz, bir ölçüde sosyoloji katınca kitap tadından yenmeyecek bir lezzete sahip oldu.

Son bölüme geldiğimde kendime şunu sormadan edemedim: Biz hangi ara vahşiliğimizi, bilgeliğimizi, sezgilerimizi, tinimizi, psişemizi bir toplumun ya da başka bir düşüncenin eline teslim ettik? Kurtlarla koşup yorulmazken ne olduda bu kadar tez yıldık? Bir düşünelim isterim…

Neyse sözü fazla uzatmayacağım. Okumanızı istediğim bazı alıntılar var. Herbiri sizleri yeniden düşünmeye sevkedecek itki niteliğinde tespit ve öğütler. Kitabı alın, mutlaka okuyun diye diretmeyeceğim. Sadece şunu söyleyeceğim: iyileşmek istiyorsanız, sezgisel deneyimlerinizi anlamlandıramıyorsanız ve aşağıdaki alıntıları beğeniyorsanız hiç durmayın. Alın ve başlayın koşmaya. Ben sizi o görünen dağın tepesinde bekliyor olacağım. Bir gün hepimiz, tüm kadınlar orada buluşmak ümidiyle…

Aslıhan,

 

“Öyküler ilaçtır” Syf: 504

“Tarih boyunca Vahşi Kadın’ın ruhsal toprakları yağmalanıp yakılmış, buldozerlerle düzlenmiş ve başkalarını memnun etmek üzere doğal döngüleri, doğal olmayan ritimlere büründürülmüştür. “Syf:15

“Doğa izin istemez. Ne zaman canınız çekerse, çiçek açın ve doğurun. Erişkinler olarak izinden ziyade doğurganlığa, vahşi döngüleri enikonu cesaretlendirmeye ve daha gelişmiş bir özgün görüye ihtiyacımız vardır.” Syf:133

“Uslu olunursa, yaratıcı olunmaz.” Syf:259

“Bazı şeyler tanrının işidir”. Syf: 122

“Bir hayat çok fazla kontrollü olduğu zaman kontrol edilemeyecek kadar az hayat kalır.” Syf:173.

“Güzelliği, günün modasına uymadığı için çirkin ya da kabul edilemez olarak değerlendirmek, vahşi doğaya ait olan neşeyi derinden yaralar.”Syf:223

“Ayakkabılarına bak ve sade oldukları için şükret…Çünkü birinin fazla kırmızı ayakkabıları varsa, çok dikkatli yaşaması gerekir.” Syf:240

“Başarısızlık başarıdan daha büyük bir öğretmendir.” Syf:246

“Eğer size bir ara meydan okuyan, işe yaramaz, şımarık, kurnaz, asi ve itaatsiz, isyankar denmişse doğru yoldasınız. Vahşi kadın yakınlardadır.” Syf: 221

“Sizin iyi vakit geçirme fikriniz, orman, vahşi yerler, içsel hayat ve dışarıdaki ihtişam demek. Onların iyi vakit geçirme fikri havluları katlamaktan ibaret. Sizin için ailenizde durum böyleyse, o zaman siz bir Yanlış Zigot Sendromu kurbanısınız.” Syf: 216.

“Anne olmak isteyenlere, tamamen kalıba uymalarının iyi olacağı söylendi. Bir şey, icat etmek istediklerinde, pratik olmaları söylendi. Yaratmak istediklerinde, bir kadının ev işlerinin hiç bitmediği söylendi.” Syf:215.

“Soğukluk yaratıcılığa, ilişkiye ve bizzat hayata verilen ölüm öpücüğüdür. Bazı kadınlar soğuk olmak sanki bir başarıymış gibi davranırlar. Oysa bu başarı değildir. Bu, savunmaya yönelik bir öfke eylemidir.” Syf:206.

“Masumiyet, safdillikten farklıdır. Geldiğimiz ıssız yerlerde eski bir söz vardır: Cehalet hiçbir şey bilmemek ve iyinin cazibesine kapılmaktır. Masumiyet ise her şeyi bilmek ve yine de iyinin cazibesine kapılmaktır.”Syf:170

“Yasaklamalarına uymak için sizden ruhunuza zarar vermenizi talep eden bir kültür, gerçekte çok hasta bir kültürdür. Bu kültür kadının içinde yaşadığı kültür olabileceği gibi, bundan daha kahredici olmak üzere, kendi zihninde taşıdığı ve uyum gösterdiği bir kültür de olabilir.” Syf:199

“Sevmek her bir hücreniz “kaç” derken, kalmak demektir.” Syf:161

“Gülmek, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. Jenital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. Sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yaşayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. Kutsaldır, çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. Şehevidir, çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. Cinseldir, çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. ” Syf :377

Kulübe hoşgeldin dostum-

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Kulübe hoşgeldin!

Biz sonradan İngilizlerin bir lafı var: “Welcome to the club” yani “kulübe hoşgeldin”, bilir misin? Herkes burdaysa kısa bir bilgi vereyim hakkında.

Altı aydır yakın çevreme dillendiriyordum. İşte  “hayalim yakınlarda kitap kulübü kurmak” vs. diye. Fakat klasik okuyan kitleye nasıl erişeceğim tam bir muammaydı. Bir kere herkes klasik okumaz. Zaten okuyanlarda kendi içinde; 1-) bile isteye can-ı gönülden okuyanlar, 2-)”hava-civa okudum işte” diyenler olmak üzere ikiye ayrıldığından oluşuma katılacak gönüllü edebiyatçıları bulmakta zorlanacağımı düşündüğümden biraz çekimserdim.

Bir süreliğine bu düşüncemi askıya almak durumunda kaldım. Hayallerimiz olsa da gerçeğimiz ev hanımlığı. Hayallerimi zihnimin portmantosunda asıp dinlendirirken evi şöyle bir çekip çevireyim dedim. Yetmedi, dur bir de halıları, aa dur dur duvarlarıda sileyim dedim. Çünkü hayallerimin kırmızı ışığı her yandığında gerçeklerin yeşil ışığı yanmalıydı. Birşeyleri başaramadığımızda oluşan o yenilgi hissinin üstesinden başka birşeyler başararak gelmek. Buydu bana tam olarak olan şey.

Günler geçti. Haftaları aylar kovaladı. Eski komşum yeni kankam A ile bir gün evde oturmuş soğuyan çaylarımızı yudumlarken(ne sandınız pardon?anneyiz biz!);

-“Baksana haftada bir buluşalım” dedi.

-“İkimize de iyi gelir?”.

“Çok haklısın,çocukları babalarına bırakıp kadın-kadına kendimize an ve anılar çalalım” demek geçerken aklımdan, “Hmm olabilir aslında” deyiverdim.  “Hmm”  benim için düşünme payıdır. Tanıyanlar aslında bunun “canım ben bir eşimle görüşeyim, yine konuşuruz” anlamına geldiğini bilir.

Eşden gerekli pasaport ve vize işlemlerini tamamlar tamamlamaz ilk buluşmamızı gerçekleştirdik. Birbirimizi göremediğimiz bir hafta boyunca biriken havadisler, biraz eş ve çocuk dokulu yakınmalar, okuduğumuz kitap ve yazarlar derken bize ayrılan sürenin sonuna gelmiştik bile. Günün sonunda ne konuştuğumuza ikimizde çok anlam verememiştik.

Ben de istedim ki daha verimli olsun. Daha öğretici ve daha katılımcı. Konuştuklarımız havada kalmasın. Eee plaza insanıydık. Toplantı tutanaksız bir günümüz bile geçmezdi.

Hal böyle olunca şöyle bir öneri sundum:

Madem verim istiyoruz şöyle bir değişikliğe gidelim. İki haftada bir buluşup, önceden belirlemiş olduğumuz bir kitap üzerine tartışalım. Hem böylelikle kendimizi gereksiz muhabbetten sakınmış ve daha kitap odaklı bir kültür aktivitesi edinmiş oluruz dedim. Karşı taraftan kabul gecikmedi.

İlk iş olarak What’s app grubumuzu oluşturduk. Kendimize isim olarak “Hanım Kitaplığı”nı seçtik. Sıradışı değil belki ama o an kimliğimizi ve faaliyetimizi imgeleyen başka bir isim gelmedi aklıma.

Hanım Kitaplığı 

-ilk Toplantı

Kulüb olarak henüz halka arz edilmedik. Şimdilik dört kişilik butik ve fantastik bir grubuz(resimde iştirak edemeyenler var). Her kurum gibi bir büyüme misyonu içindeyiz. Zamanla kalburüstü bir topluluk haline gelebileceğimiz yönünde inancım tam. Yeter ki isteyelim, çaba sarfedelim ve asla vazgeçmeyelim.

“Çünkü iyi şeyler inandığında, daha iyi şeyler sabrettiğinde ve en iyi şeyler hiç vazgeçmediğinde gelir.”

Kulübün kuruluş amacı aynı kitabı alıp, okuyup, tartışmak. Neden aynı kitap? Çünkü ” böyle buyurdu zerdüşt!” Şaka tabii,  birimizin kaçırdığı noktayı diğerimizin yakalaması, algı çeşitliliğini görmek, diğer açılardan yaklaşabilmek ve öyküye farklı merceklerle bakabilmek. Böylece kitaba ilişkin daha etraflı bir bilgiye sahip olmak nihayetinde.

Klübün ilk kitabı: “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”.

-Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Grigory Petrov’un kaleminden çıkan bu eser, Finlandiya’nın bir  bataklık ülkesiyken nasıl beyaz zambaklar ülkesine evrildiğini konu alıyor. Alınabilecek güzel payeler var. Bir avuç vatansever aydının ülkeyi dönüştürme çabasını hayranlıkla okuyorsunuz. Snelman ve arkadaşları ülkeyi bir uçtan bir uca dolaşarak sivil halkı, öğretmenleri, öğrencileri, askerleri, din adamlarını,memurları, işçileri, köylüleri “milli ve kooperatif bilinç” seviyesine taşıyor. Bu uğurda en ücra köşelere eğitimin götürülmesi adına köy enstitülerinin kurulması, kliselerde halen var olan skolastik düşüncenin kaldırılması bana inkilapları anımsatıyor. Kitabın bazı yerlerinde K. Atatürk’ün izlerini sürmüş gibi hissettim. Mesela Snelman bir hitabında şöyle diyor: “Sağlam bir ruh, sağlam vücutta bulunur”. Tanıdık geldi mi? Peki şuna ne dersiniz?

“Ey Fin gençleri! Sizin göreviniz, bir ayak darbesiyle topu yüksekten göndermek değil: Fin milletinin şerefini yükseltmek, güzel memleketimizi her konuda geliştirmek, ülkemizin dört bir yanında mutluluğu artırmak için çaba sarf etmektir.” Nedir bu, bir çeşit gençliğe hitabe? Etkilenilmiş sanki…

Zaten M. Kemal Atatürk bu kitabın milli eğitim müfredatına girmesini bizzat çok istemiş. Çünkü bu, o dönem için gerçek bir başarı öyküsü.  Atılımın, girişimin ve dönüşümün en iyi örnekleri bir araya toplanmış gibi sanki. Etkilenmemek mümkün değil.

Kulüp olarak ilk klasiğimizi işlediğimize göre, sıra diğerlerinde. İkinci klasiğimizi “Suç ve Ceza” olarak belirledik. 17-19. yüzyıllarda rusların kelime karşılığı edebiyat olacak ki, elimizi neye atsak Rus edebiyatına ait oluyor. Yanlış anlaşılmasın, isyanımız yok. Severiz kendilerini. Alınacak çok hisse, analiz edilecek bunca karakter varken neden Rus edebiyatı? diye tartışacağımıza bugün edebiyat neden hala Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Gogol, Gorki, Puşkin? diye sormalı.  Onları klasikleştiren detayları farketmeli, olay örgüsünden dönemin değerlendirmesini yapabilmeli. Bu zaten bizim 0 noktamız değil mi?

O halde seni aramızda görmek ne güzel. Kulübe hoşgeldin dostum!

Aslıhan,

 

Bizimle Başlamadıysa Ne Vakit O Zaman?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Daha henüz lisede, diğer fen bilimlerinden nasibimi almamışken en sevdiğim ders biyolojiydi. O zamanlar hayatım bir dizi fizik kurallarından çok biyoloji yasalarına üzerine kuruluydu sanki. Hücrelerle başladım sevmeye biyolojiyi.  Dikdörtgen ve daireydi önceleri hücreler. Mikroskopla beraber durağan geometrik şekillerden sıyırıp lamel üzerinde fabrika misali hayatlarına şahit olduk. Soğan zarı hücreleri, endoplazmik retikulum, mitokondriler vs derken mitoz mayoz bölünmeye başladı canlılar orta ikinin ikinci döneminde. Daha sık görür olduk derslerde seneler ilerledikçe. Benim için farkeden birşey yoktu aslında. Nasıl diyim? Üreme ve genetik zaten zihnimin en gizli dehlizlerini bulduğu bir boşlukta eşeliyordu. Ne oldu niye güldün? Liseliyim diyorum:)

Kuantum sınırında yaşam” adlı kitapta bir söz var ki neden üreme konusuna eğilmeliyize adeta en güzel cevap: Çünkü; “yaşamı oluşturmanın tek yolu hala yaşamın kendisi“. Umarım ikna olmuşsundur, yoksa bunun ergenlikle felan ilgisi yok…

Neyse akıllı insan türü dışındaki canlı yaşam formlarını merak ediyoruz bir grup arkadaş. Bizim o işi nasıl gördüğümüz belli. Sır veya esrar perdesi felan yok. Sınıfta ise basit canlıların o işi nasıl hallettiklerini, hacetlerini nasıl gördükleri konusuyla kimse ilgilenmiyor.. Sınıfın çalışkanına sorsan “Bilmiyorum Aslığ, sorma artık? Bir daha sorarsan hocaya söylüycem seni!” der benim canımı iyice sıkardı. Arkadaş bende bu akıllı kızlarımızın ders dışındaki konulara olan ilgisizliğini anlamıyorum, hemde hiç! Aferin kızlar, aferin size. Aynen devam; öne oturup, yalnızca önünüze bakmaya…İlerde mazbut bir yaşam sizi bekliyor…(imza şimdinin mazbutu).

Eee Google’a sorsaydın diye selektör yakma boşuna çünkü o zamanlar arama moturu kullanabilen neredeyse yok gibi. Ayrıca internet bir foseptik çukurundan farksız. Arama motorlarının veritabanlarının dağınık olduğu bir dönemdeyiz . Hal böyleyken kütüphaneler ihtiyaca en iyi cevaptı. Envai çeşit kitap ve odunsu kokuların arasında kendimi kaybolmuş hissettiğimi halen hatırlarım. Kimi kitapların arkasında “British Library Press” gibi şeyler yazıyor. Vay canına diyorsun. Bu Kutsal İngiliz topraklarından mı geldi şimdi? Havalı görünsede bir koloni için pek değil. Şöyle renkli parlak baskı yabancı kitaplara dokununca yoğun bir hicap duyardım kendi ders kitaplarımızdan. İçerikleri bizim müfredata nazaran daha kapsamlıydı. Üstelik görsel olarak da resmen hepsi birer Ali Ağaoğlu’ydu. Yakın çekim ve yüksek çözünürlüklü resimler…

Bana öyle geliyordu ki; sanki ülkedeki tüm öğrencilerinin zihinlerini bir daire içine almışlar da bilimin yalnızca onların istedikleri kadarını daireye dahil etmişler. Tam bir kontrollü bilim yapılıyor diye düşünüyordum. Çocukluk işte.  Şimdi büyüdüm ve kontrollüsünü geçtim bilimin kendisi bir varoluş problemi yaşadığından sebep zaten hiç yapılmadığını düşünüyorum.

Neyse genetik diyordum en son. Üremenin tartışmasız en can alıcı alt başlığı; genetik. Toprağı bol olsun Gregor Mendel ile fiziksel özelliklerin sonraki nesillere kalıtımını fencilere malum olan genetik çaprazlamalarla hesaplıyorduk.  Sanıyorduk ki genetik; göz-saç rengi, kan grubu, burun, kulak yapısı gibi fiziksel tamamlayıcılardan ibaret. Derken bilim öyle bir ilerledi ki, tüm bu fiziksel kalıtımın gen diziliminde sadece %2’yi oluşturduğunu ve %98’lik kısmın kodlanmayan DNA dediğimiz duygusal, davranışsal ve karakter özelliklerinin işlendiği ortaya çıktı(Bu bilgiye Mark’ın kitabından eriştim).

Yeni bir bilim doğuyor: Epigenetik

Epigenetik gen diziliminde kodlanmayan %98’lik kısma verilen isim aslına bakarsanız. Şimdi şimdi konuşuluyor. Travmalarla ilgili okurken karşıma çıktı. Az buz değil şu travmalar. Bugün kim olduğumuza son derece etki ediyorlar.

Kitabın ismi  “Seninle Başlamadı”, yazarı Mark Wolynn. Kendi içsel serüveninden hareketle travmaların hayatlarımızı nasıl etkilediğini vaka vaka anlatıyor yazar. Öyle örnekler var ki; okuduğumda beni 60’ların Lefkoşa’sına götürüyor; babaannemin evine. Kitabın sonlarına doğru travma dediğimiz düğümü çözmek için ne “yapmalıyız?”a değiniyor.

Hızlı bir bakış

Kitapta öğrendiğim bilgilere çok kısa değinmek istiyorum. Çünkü çevremizde geçmiş travmalarından muzdarip olmayan kişi yok gibi.  Kimi depresyon teşhisiyle ellerinde anti-depresanlarla evlerine yollanıyor, kimide üstesinden gelemediği korkularıyla inzivaya çekiliyor. Diyebiliriz ki, çok büyük bir kesim bu travmalarının farkında değil. Kendilerini ya deli ya da depresif biliyorlar…

Dilerseniz kitaptan gidip, travmalara daha yakından bakalım:

En baştaki biyolojik formunuzda, henüz döllenmemiş bir yumurta iken anneniz ve büyükanneniz ile hücresel bir çevre paylaşırsınız. Büyükanneniz annenize 5 aylık hamileyken, sizi geliştiren öncü yumurta hücreleri zaten annenizin yumurtalıkların da mevcuttur.

Bu paragrafı ilk okuduğumda tam bir anlam verememiştim. Ama ilerleyen bölümlerde yazar zaten bu açıklamasına bir netlik veriyor. Yani kalıtımı incelemek için üç nesil yeterli.

İşte travma dediğimiz durumlarda da artık genetiğin alt birimi olan epigenetiğin izi sürülüyor.

Örneğin; öfke ve korku gibi tekrarlayan negatif duygular anneden çocuğa rahatlıkla geçebiliyor. Bu geçiş artık epigenetiğin alanına giriyor.

Yukarıdaki örnekle ilişkili olarak İngiltere’de yapılan bir araştırmada hamilelikleri sırasında endişeli olan annelerin çocuklarında da duygusal ve davranışsal problemlerin iki kat daha fazla olduğu görülmüş.

Travma Üçgeni: Çekirdek Dil-Çekirdek Cümle-Köprü Soru 

-Travma

Yazar bu tarz duygusal ve davranışsal problemlere travma veya değil tanısı koymak için çekirdek dil adında bir metot uyguluyor. Hasta şikayetinden hareketle, hastaların sürekli tekrar ettiği cümlelerin onlara değil, ondan önceki nesillere ait olduğunu tespit ediyor. Örneğin; “Sanırım yanarak öleceğim” cümlesini hiçbir sebep yokken tekrar eden bir danışanının genogramını çıkardığında büyük babasının Nazi soykırımı kurbanı olduğunu ve bunun devamı olarak da oğlunda “Travmaya Bağlı Stres Bozukluğu” oluştuğunu öğreniyor. “Sanırım yanarak öleceğim” hastanın babasının çekirdek dili haline gelmiştir. Tanı ve teşhisi başlatan “kim yanarak ölecek?” sorusu ise bir tür köprü sorusudur. Travmanın aslında kime ait olduğunu tespit eder.

Kitap, bu ve bir dizi buna benzer örneklerle dolu. Biraz sayfaları çevirip iyileştirici önlemlere bakıldığında; tipik kişisel gelişim ayeti gibi: ölen kişinin fotoğrafına bakıp “sen geçmişte çok acı yaşadın biliyorum ama bu benim hayatım benim geleceğim” diyerek kibarca bu hasta düşüncelerin onlardan uzaklaşması isteniyor.

Yazar ilişkilerde görülen problemlerin birçoğunun ilişkinin kendisinden değil de ailelerimizin bizden önce deneyimlediği tecrübelerden kaynaklandığını belirtiyor. Bu tespit son derece isabetli. Bazen öfke anında karşıdakine annemin yerleşik cümlelerini kurduğumu farkediyorum. İşte yazar bu yerleşik ifadeleri “çekirdek cümle” olarak tanımlıyor.

Netice itibarıyla,

-Bizim travmalarımız

Evet bütün olarak düşünüldüğünde, travma tespiti için oldukça kullanışlı bir kitap. Ama nedense psikoloji ve psikanalitik içeren çoğu kitap gibi iyileştirmeyi oldukça yüzeyden işliyor. Kendi açımdan faydalı bulmadığım gibi samimi de bulmuyorum. Yani bana komik geliyor. İçimizdeki kötücül duygulara olan tavrımız: “seni bağışlıyorum, artık özgürsün” olunca kendimi bir Amerikan filminde zannediyorum. Ha bak şu bana makul gelir; “algını değiştir dünyan değişsin”. Yani defalarca “seni bağışlıyorum” dememiz halinde, tepkiselliğimiz azalır.  Beyin onu işleye işleye kanıksamıştır çünkü. Ve artık o düşünce istesede eski etkisini bırakamaz üzerimizde. Fakat bu şu gerçeğide değiştirmez:

“Geçmiş asla ölmüş değildir. Geçmiş geçmiş bile değildir”- William Faulkner, Bir Rahibeye Ağıt

Şüpheli Son

Kitaptan anladığım kadarıyla davranış bilimi ne yazık ki kendi içinde evrenselliğini yitiriyor. Bir örnekle; canımızı sıkan düşünceleri toplum olarak serbest bırakamıyoruz insansız sahalara. İçimize atmak resmen bir tür ata sporu.  Sonra durup birde o içimize attıklarımızı midemizden ağzımıza çıkarıp tekrar tekrar çiğniyoruz insan olduğumuzu ve geviş getiremeyeceğimizi unutarak. Sonra da soruyoruz? Neyim var benim, neden mutlu olamıyorum? Cevap yukarıda. Nice savaşlar görmüş bir milletiz. Travmalarımız tarihin tozlu sayfalarından kalkıp usulca yerleşiyor zihinlerimizin derinliklerine. Tutup tarih kitaplarımızı değiştiremeyeceğimize göre, davranış bilimciler kültürümüze ve inancımıza uygun meditasyon araçları üretmeliler. Yoksa görüyorsun çarşıdaki hesap eve uymuyor…

Aslıhan,

Klasiklerdeki Anlam Düşmesi

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Klasik; “üzerinden çok zaman geçtiği hâlde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen eser” olarak yer buluyor TDK’da.  Hayatın her alanında tatbik edebiliriz bu tanımı. Ama ben çoğunlukla kitapları tercih ediyorum. İleri düzey entellektüel olmak bunu gerektirir çünkü!

Türk ve Dünya klasikleri. Türk edebiyatı klasiklerini sindirmek nispeten daha kolay da, dünya klasikleri tam bir reflü sebebi.

Dil bilmek işte bu noktada çok önem kazanıyor.  Dünya klasiği içinde bulunduğu coğrafyanın diline göre şekillenir.  Ve bir başka dile çevrildiğinde anlam düşer, önem kaybeder ve ruhsuzlaşır. Çeviri kitaplara mesafeli duruşum işte tam da bu yüzden.

Klasikler…

Ömer Seyfettin’den “kaşağı” benim ilk klasiğimdi. İsmini ogünkü aklımla etimolojik olarak kaşık ve aşağı olarak ayırdığımdan pek mana verememiştim. Sonraları evimizin ulu bilgesi anneme sormuştum: Kaşağı ne? diye. Mürebbiye edasında “ansiklopedi orada aç bak ” diyerek beni başından savmış zaten okumaya yönelik bit kadar olan hevesimi de böylelikle yok etmişti. Bir eğitimcinin bu denli küçük balıkları neden doğrudan elime vermediğini anlamıyordum. Tamam balık verme balık tutmayı öğret de bu balık resmen larva boyutunda, ver işte elime…

İlkokuldum sanırım, bir yaz tatilinde dede korkut hikayelerini bitirmiştim. Kitap okumayı hiç sevmiyor, okumayı adeta sokağa çıkmak için bir tür kapı anahtarı olarak görüyordum.

Soruyorlardı;

-Naptın kitap okudun mu?

-Evet.

-Ne anladın?

-Ihhım şey(yutkunma sesi efekti), deli dumrul hım annesinden babasından kendileri için canını vermelerini istemiş(ş üstüne baskı). Sonra annesi-babası vermemiş oda eşine gitmiş eşi vermiş Azrail de canını bağışlamış?(sevinç dalgası)…

-Oldu mu? Çıkabilir miyim sokağa?

Bir hakedişti klasikler biz küçükken. Dünyayı ve olan biteni anlamaktan çok zorunlu bir eylemdi, dayatmaydı.  Klasiklerde anlatılan bir dönem, bir kritik ve kimi zaman ütopya/distopya olunca merağım sarmadı. Kendimi İpek Ongun, Ayşe Kulin, Gülten Dayıoğlu gibi gençlere hitap eden kitapları okurken buldum. İyiki de bulmuşum çünkü genç nesilin bilmesi gereken yaşam pratiklerini hep o tür kitaplardan edindim.  Sonra bir müddet kendime sordum durdum. Kim okur ki klasikleri? Okunacak tonlarca keyifli ve bir o kadar sürükleyici roman dururken neden kasvet ve buhran dolu bir klasik okuyayım ki?

Tüm bunları düşünedurayım İtalyan yazar Itali Calvino benden önce davranıp “klasikleri neden okumalı?” diye sormuş. Yanıtı deminden beri hep söylediğimiz şeyler; dönemin yaşanmışlıklarını, bulunduğu coğrafyanın kültürünü aktarmaktan öte birşey değil. Hatta yazar diyor ki; bir okuduğunuz klasiği ilerleyen yıllarda tekrar okuyun ve adına keşif okuması deyin. Çünkü bir klasiğin anlattığı dönemden döneme farklılık gösterebiliyor.  Yani aslında aynı şeyleri anlatsalarda biz 5 yıl- 10 yıl önceki bizle bir olmadığımızdan farklı yorabiliyoruz…

Calvino herkes için mutlaka bir klasiğin olduğundan bahsediyor. Ve söz konusu bu klasiğin “kayıtsız kalamayacağın ve onunla bağlantılı olarak hatta onunla karşıtlık içinde kendini tanımlamanı sağlayan bir yapıt” olduğunun altını çiziyor.

Henüz kendi klasiğimi bulamamış olmanın verdiği sıkıntıyla son bir yıldır yoğun bir şekilde klasik okuyorum. Bu arada plaza hayatına mensupken klasiğim; Kafka’nın Dönüşüm’üydü. Anne olduktan sonra ruhum bir şekil değişikliğine gitti ve bende mecbur yeni bir klasik arayışına girdim.

Şimdilerde yazılanları hap gibi yutuyorum fakat sindirip kanıma karıştırmam öyle zor oluyor ki. Tam bir idrak için sanırım bir filolog ile üstünden geçmem gerekiyor. Anlamadığım yerde kaynak taraması yapıyorum. Aslında anlamama gibi bir durum söz konusu olmuyor. Sadece abartı ve saçma bulduğum detaylar var. Böylesi bir anlatım ve olayın neden arşa çıkarıldığını anlayamıyorum. Genç Werther’in Acılarını okurken ondan daha fazla acı çektim mesela. Ya da Dostoyevski Beyaz Geceler’i anlatırken ne yani aşk mı bu diyorum? Hepi topu 5 görüşmede?

-Klasikler

Bazen öyle sıkılıyorum ki, bitse de gitsek beatleri dönüyor beynimde. Bazen de anlatıma yoksa çeviriye mi desem aşık olasım geliyor. Üstüne uzun uzun düşünüyorum kimi cümlenin. Stefan Zweig, George Orwell, Harper Lee, Franz Kafka, Albert Camus, Gabriel Garcia Marquez özellikle hiç bitmesin dediklerimden.

Fakat totalde kattıkları birşey var mı? Belki bir iki fransızca/almanca/rusça sözcük-terim, dünya tarihi(belki ama), şehir bilgisi(mutlaka) ve yoğun bir haz duygusu. Tabii şeyi demeden geçemeyeceğim; yazarın dünya görüşünü ve benimsediği akımı anlıyorum elbette fakat bunlar ufak detaylar olarak yer ediyor zihnimde hayatıma tatbik edemiyorum. Sanırım en uygun örnek Milan Kundera mesela. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde Kundera’nın Sovyetler Birliği’ne olan öfkesini kitabın kurgusundan anlayabiliyordum. Çekoslovakya’nın içinden geçtiği sancılı süreci, baskıları vs.  Ama anlatım o kadar dolaylı ve tek düze ki, kitabın orijinal baskısını okuyabilmeyi çok diledim.

Toparlayacak olursak; klasikler ülkelerinde ölmüyor evet fakat çevrilip yabancılaştırıldığında organ nakli olmuş bireyler gibi oluyor.  Organı aldıkları kişinin bir takım özelliklerini taşımaya başlıyorlar. İlk bakışta kusursuz bir uyum gibi görünsede kişinin kendi ve nakil organı arasındaki farklılıklar çarpabiliyor göze.  Yani hasılı bir yere uygun olman oraya ait olduğunu göstermiyor. Klasiklerdeki durum bu…

Aslıhan,

 

 

 

Google Kültürü Derken Bayım?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

IMG-20170510-WA0011Geçtiğimiz haftanın okumasını “Google” olarak seçtim. Önceki postumdan aşinasınızdır; Facebook’un Operasyonlardan Sorumlu Genel Müdürü Sheryl Sandberg bir dönem Google’da satış ve pazarlama ekibinin başında yer almıştı. Kitabında sık sık Google’a iş yeri kültüründen sebep atıfta bulunuyordu.  Seçimim elbette ki tesadüf değil.

Kitapçılarda Google’a dair iki farklı kitap yer almakta. Biri benim birazdan bahsedeciğim; Eric Schmidt, Jonathan Rosenberg ve Alan Eagle imzalı “Google nasıl yönetiliyor?” diğeri ise Google İK’nın başında olan isim Laszlo Bock’tan “Google sırları“. Her ne kadar ikincisi Google gibi bir devin İK politikalarını arz etsede  genel yönetim ile kıyas edildiğinde dar bir geçitten farksız.  Yönetimi her açıdan ele alan bir  kaynak şüphesiz Google’ı anlamak adına daha faydalı olacağından bahsi geçen ilk kitabı tercih ettim.

Kitap Google’ın kurucu ortağı ve CEO’su Larry Page‘in önsözüyle başlıyor.  Kitaptaki bir çok başlığı Türkiye’de mevcut kurumsal firmalarla kıyas edip, acaba bunu bilselerdi ne değişirdi diye çok düşündüm. Gerek iş gücünde gerekse iş kalitesinde. Çünkü birşeyleri yanlış yapıyoruz ve yanlışlarımızdan dönmek için hep bir bahanemiz var.

“Google Neyi Farklı Yapıyor?” sorusuna gelince;

Türkiye’deki gibi genel yönetim paketinden çıkan hazır vizyon-misyon şablonlarına pirim vermiyor. Çünkü bu şablonların içinde barındırdığı ifadeler netlikten ışık yılı uzakta. Google’ın misyonundan örnekle; “Dünyanın en iyi arama motorunu geliştirme yolunda, dünyanın en iyi mühendisleri için çekici bir ortam oluşturma“. Yeterince net değil mi?

Yönetim gurusu Peter Drucker’ın deyimiyle bilgi işcilerine ya da bugünkü adıyla üretken akıllara fazlasıyla değer veriyor. Hatta şirket amaç ve hedefleri tamamen onlar üzerine bina edilmiş.  Büyük çoğunluğu mühendis olan bu grubu belli bir görev tanımına hapsetmeksizin, yönetimdekiler gibi karar almalarına olanak sağlayıp, risk almalarına izin veriyor. Dahası riskli girişiminin başarısız olması durumunda ceza ve yaptırım söz konusu bile değil. Öğrenilmiş ders olarak kayıtlara düşüyorlar sadece.

Üretken akıllara her gün şirkete gelmek isteyecekleri bir ortam düzenliyorlar. Çünkü Jonathan evden doğru çalışmanın yaratıcılığı ve iletişimi kısıtladığını düşünüyor. Bu yüzdende çalışanlara bazı serbestilikler tanınıyor. Mutlaka denk gelmişsinizdir; çalışanlara özel gurme restoranlar, bisikletler, park alanları, oturma alanları, çimlik alan, uyku kapsülleri gibi olanaklar sunuyor. Neden mi? Üretken akılları verimli ve üretken çalışabilsin diye. Bu arada bizdeki gibi bir kıyafet yönetmeliği söz konusu bile değil. IBM’in kıyafet ile ilgili;  “Gününüze ve kimlerle birlikte olacağınıza göre dilediğinizi giyinebilirsiniz” maddesini benimsemişler.

Şirket yönetiminde bürokrasi değil “meritoraksi” hakim. Yani yetenek ve liyakate dayanan bir yönetim biçimi.

İşe alım açısından bakıldığında; öğrenen insanları işe alıyorlar ve asla acele etmiyorlar. Çünkü hız Google nezdinde kaliteden sonra gelen bir kriter. Kariyer.net tecrübelerime dayanarak canım ülkemin tam tersi bir uygulama olduğunu söyleyebilirim. Hemfikiriz değil mi?

Mükemmel veya mükemmele yakın kişilerle çalışmayı arzu ediyorlar. Bir örnek vereyim; 2003 yılında  sadece prestijli okulların yüksek not ortalamalı mühendisleri alma eğilimindeyken, bu algıyı 2005’ten sonra nispetende olsa kırdılar. Fakat mükemmellikten ödün vermeksizin. Fransız düşünür Voltaire “kusursuz iyinin düşmanıdır” derken Google’dan bahsediyor sanki.

Kesinlikle farklı kişileri alıyorlar. Farklı düşünen, karakteri-ilgileri farklı olan kişilerden bahsediyorum. Warwick Üniversitesi’nde tanıştığım bir Türk bayan arkadaşım yaklaşık iki senedir Google İrlanda ofisinde çalışıyor. Evet oldukça ilginç biriydi; birden fazla Avrupa dili biliyordu ve  daima çok kültürlü bir ortamdaydı. Ee tabiki de mühendisti. Bayağı canlı bir teyit oldu.

Peki biz benzer bir durumda ne yapıyoruz? Çok uluslu-global şirketleri tenzih ederim:  “Ne bileyim garip bir aday” diyerek kriterlere büyük ölçüde uysada daha normalini tercih ediyoruz. Aksini gören?

Şu meşhur Google bilmecelerini duymuşsunuzdur. Mülakat sorularının bir kısmını onlar oluşturur. İlk bakışta zordur fakat verdiğiniz cevabın doğruluğundan çok yaklaşımınızla ilgilenirler.  Zorlu bir durumda nasıl tepki verdiğinizi ölçmektir maksat. Panik olmanız veya sakin kalmanız onlar için “savaş ya da kaç” anlamına gelir.  Kişiliğinizle ilgili kodlar elde etmek isterler hepsi bu.

İşe alım aslında Google’da herkesin görevidir. Ve çalışanlara mutlaka mükemmel birini tanıdıklarını ve gerekirse iş görüşmelerine çağırmaları gerektiği söylenir.  Bir nevi “arkadaşını al gel kampanyası“. Görüşmelere arkadaşlarınızın yanı sıra diğer çalışanlarda gönüllü olarak katılabilmektedir. Fakat işe alımlar yalnızca işe alım komitesi tarafından gerçekleştirilir. Adayın özgeçmiş ve mülakat bilgilerinden oluşan bir aday dosyası 120 sn. gibi kısa bir sürede bu komite tarafından değerlendirilmektedir.

Ödül ve motivasyon olarak ele aldığımızda, gerçekten mükemmel bir işin sonucunda orantısız ödüller verilebiliyor. Bunu hatta ekibin geri kalanları için etkili bir motivasyon aracı olarak görüyorlar. Sanırım Türkiye’de bunu gelecek aylarda terfi yahut performans değerlendirmesinin bir yansıması olarak görüyoruz. Buna da şükür, sınıf öğretmeni-öğrenci arasında geçen “aferim” diyaloğuda seçenekler arasında biliyorsunuz!

Yerine adam yetiştirmek diye birşey var kültürlerinde.  Düşünülenin aksine hususi bir çaba veya zaman istemiyor. Çünkü aslında şirkette çalışan her hangi biri o pozisyon için halef olabilir. O kadar vakıflar yani projelere.

Sistemde OKR denilen 3 aylık performans raporları bulunuyor. Ve şaşıracaksınız belki 40 farklı ülkede 50,000 çalışana açık bir rapor bu. Kim ne yapıyor, ne kadarını nasıl yapmış öğrenebiliyor ve takibini yapabiliyorsunuz. Türkiye’deki senelik performans değerlendirmelerden farklı değil mi? O bitmeyen anket soruları?

Yalnız eski patronum beni haftalık ilerleme raporlarıyla takip etmek isterdi. Çok geleneksel bir şekilde Excelde sheetler oluşturup “ne yapıldı”, “ne yapılıyor” ve “yapılacak” diye 3 ayrı sütunda farklı renklerle gösteriyordum gün be gün.  Kaba taslak bir gannt chart oluşturmuştum. Bunu defalarca online platforma taşıyalım dediysemde kendi kuşağının geleneksel bakışında ısrarcıydı…

Google’ın karar mekanizması ise istatistiki veriler üzerinden yürüyor.  Sence-bence gibi taraflı düşünceler üzerinden değil.  Galip gelen her koşulda doğru veri oluyor.

Ses getiren bir çok ürün Googlerların %20’lik boş zaman aktivitelerinden ortaya çıkıyor.  Örneğin; Google Kitaplar, Google Streetviews gibi. Google’ın kendi içinde uyguladığı bir kural aslında bu:” 70/20/10 kuralı“.  Açılımı şu; projelerin %70’lik bölümü esas işe, %20’lik bölümü gelişmekte olan ürünlere ve %10’luk kısmı ise yeni projelere ayrılmalıdır.

Sona Gelirken;

Neyin Farkına Vardım?

İğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batıralım. Abartmayı millet olarak ne kadar çok seviyoruz. Uzun mesai saatlerimizi çok çalışmak olarak telaffuz ediyoruz.  İnsanları “kurum ” adı altında bir hapishaneye hapsedip yalnızca yemek ve su veriyoruz ve onlardan bunun karşılığı iyi işler çıkarmalarını bekliyoruz. Çoğu zaman gün ışığını teğet geçiyor çalışma saatlerimiz.

Kurumsal hayatın iletişim cilvesi; “hanımlar”, “beyler” den nasipleniyoruz.  Plaza dili kullanınca çok havalı duruyoruz. Saatler süren toplantılar iş yaptığımızın en büyük göstergesi!

İletişimimiz yapay ve zorlama.  İş yerinde dikkatimizi dağıtacak hiç bir öge olmamalı gibi yazılı olmayan bir kural var.  Aşanı bildiğin şamar oğlanı yapıyorlar.

Sloganına kendilerinin de inanmadığı işler için ölesiye çalışmamız isteniyor. Rant kapılarını aralamak için birilerinin akıllarına gönüllerine “bir şekilde gir işte” lerle sokuluyoruz.

Şirket kültürümüz paylaşmak üzerine değil. Kendimize, bilgimize güvenmiyoruz.  Tahtından olma korkusu hakim kültürlerimize. Bu yüzden de bildiklerimizi söylemiyoruz. Bilmiyormuş gibi yapıyoruz.

Neticede Google kültürü yer yüzünde görülmüş en iyi işyeri uygulaması. Çünkü şirketin başındakiler akademik arkaplanlarından sıkça beslenip bugüne kadar şirketi çeşitli uygulamadan geçirerek doğruyu kendileri tayin ettiler. Denediler, yanıldılar ve buldular. Darısı diğer kökten bürokratik-hiyerarşik kurumlara…

Etkin Sunum İpuçları

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Pembik gelinlerden konuya aşinayız. Şu meşhur “sunumsuz yakalanamazdım” capsleri geçen döneme damgasını vurdu. Tadımdan-analize, fon arayışından-proje fikrine her alanda önhazırlık-prova ve rötuş gerektiren topluluk önünde konuşma sanatıdır aslında sunum. Herşey midir yani? Mevcut düzende ne talihsiz ki öyle görünüyor. Baksanıza evimize, hatta yatak odamıza kadar girdiler. Misafir geldiğinde serilen özel süslü dantelli yatak örtüsünden bahsediyorum. Geldiğim kültür bu yeniyetme anlayışa biraz yabancı olsada zulmü başlatan benim neslim. Pembe gelinlere reveransım olsun; azimlerinin, çalışkanlıklarının önünde saygıyla eğiliyorum. Konuyu bilmeyenler için belirteyim: Show TV’de gündüz kuşağında yayınlanan “Gelin Evi” diye bir çılgınlık var. Lütfen Youtube’dan aratın, etraflıca bilgi edineceksiniz.

Gelin evi
Gelin evi

Sunuma dönecek olursak, 2012 senesinde büyük bir hastaneler grubunun kurumsal oryantasyonuna katıldığım sırada müşteri ilişkileri yönetimini ele alıyorduk. Şirket grubunun İK sorumlusu herşeyden önce yasa niteliğinde bir eski deyişten bahsetmişti: İnsanlar dış görünüşleriyle karşılanır, şahsiyetleriyle uğurlanır”.

O kadar yerinde bir deyiş ki, çalışma hayatım boyunca her köşe taşımda karşıma çıktı.  Şu kabul edilmeli ki; “iş yaşamında ürünün kendinden çok sunumu sattırır“. O kadar ki sunumun yeterince ikna edici bulunmaması halinde bir sonraki toplantı, görüşme, sözleşme, referans gibi aşamalara geçilemez. Kilit fiil “ikna etmek“.

Biraz kendi kurumsal deneyimimden bahsedeyim. Heyecan duymadığım, kendime meslek edinmediğim bir alanda defalarca sunum yapmam istendi. Tabii o zaman birazdan söz edeceğim iyi bir sunumun özelliklerini bilmiyoruz. Anlatmaya erinen, tutkusuz, ruhsuz ve her an patlamaya hazır şekilde sunum yapıyordum. Ne hazırladığım sunumları prova ediyordum nede yaptığım işe inanıyordum. Burada işverenimin hatalı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta neden heyecan duymam gerektiği konusunda ikna olmamıştım. Haliyle sunumlarım sıkıcı ve amaçsız olmaktan öteye geçmiyordu.

Çalışırken zihin hayli meşgul olduğundan ve daha önemli gündemler varken “ben neden yapamıyorumu” çok sorgulamak istemiyor. İşten ayrıldım ama işle ilgili gelişim kitaplarıyla ilişkim devam etti. Hatta o kadar ilerlediki okuduğum başlıca kitap türü “iş-mesleki gelişim” oldu. Okudukça kendime daha eleştirel bir gözle baktım, neden yapamadıklarımı sorguladım ve kök nedenine indim.  En derinlerden bulup çıkardığım kaçak bilinçaltı düşüncelerim şuydu: “n’aparsam yapayım bu yöneticilere yaranamam”, “ben zaten sunum yapmayı sevmiyorum”. Ne zaman sunum işine girişsem kendime böyle telkinlerde bulunup aslında bir anlamda “mindfuck” yapıyormuşum.  Alman bir yaşam koçunun türettiği bu fiilin tam karşılığı “kendini sabote etmek”. Hep duyarız ya aslında beyin gerçek ve bilinçaltı düşünceleri birbirinden ayırt edemiyor. Herhangi bir konuda ağzından “yapamam” lafı çıktığında beyin bunu gerçek olarak algılayabiliyor. Yapamam dediğin şeyi yapabilecekkende yapamıyorsun. Hasılı beyin dur emrini veriyor. Aslında bu yapamam eylemsizliği bilinçaltımızın bir ürünü.  O nedenle ne diyor sinirbilim uzmanları “olumlama yapın”.

Neyse çok dallandırmadan başarılı bir sunumun püf noktalarına giriş yapmak istiyorum. 

Girişimcinin ElKitabı
Girişimcinin ElKitabı

Aslında iki kaynak refere edeceğim.  İlki Japon asıllı Amerikalı iş danışmanı Guy Kawasaki’nin “Girişimcinin El Kitabı“. Eşimin kitaplığında rast geldim. Kurumsal hayatı terk ettikten sonra kafada milyonlarca tilki volta attığından inceleme gereği duymuştum.  Guy Kawasaki’ye göre iyi bir sunum “10/20/30” kuralını izlemelidir. Biraz açarsak iyi bir sunumun tarifi 10 slayt, 20 dakika ve 30 puntodan oluşmalıdır.  İmkansız geliyorsa Guy’a biraz kulak verelim:

Gereksindiğiniz slayt sayısı ne kadar azalırsa, fikriniz o kadar iddialı olur.  Çoğu toplantının süresi 1 saattir. Bunun 20 dakikası sunum 40 dakikası tartışma ve sorular için ayrılmalı ki her iki tarafta ikna olabilsin. 30 punto ise yazılanı vurgulamak için gerekmektedir.

Ted Gibi Konus
Ted Gibi Konus

Bir diğer referansımız ABD’li marka iletişim koçu Carmine Gallo’nun “TED GİBİ KONUŞ” kitabından olsun.  TED bildiğiniz üzere Teknoloji, Eğlence ve Tasarım kelimelerinin baş harflerinden oluşan online bir sunum platformu. Prosedür gereği seçilen konu bu üç başlıktan birini mutlaka içermek zorunda.   Biraz detayına indiğimizde oldukça katı kuralları var. Sunuma dair teknik ve insani her türlü olası soruna karşı bir dizi önlemler alınıyor.  Öyleyse, gelin bir TED sunumunda olmazsa olmazları inceleyelim:

Bir TED sunumunun etkili olabilmesi için anlatılanın duygusal, yeni ve akılda kalıcı olması lazım. Başlığın Twitter dostu ve anlatım formatının hikaye olması öneriliyor. Üç tür hikaye türü insanlara dokunur. Birincisi kişisel hikayeler, ikincisi başkalarının hikayeleri, üçüncüsü ise markaların başarı ya da başarısızlık hikayeleri.

Sunumunuz konusunda tutkulu olun.  Çünkü tutkulu olduğunuz bir şeyi anlatmak zor değildir. Aksine büyük keyif verir ve dinleyicileri sizin gözünüzden bir tura çıkartır. Hikaye metninden sonra en önemli kısım onu prova etmek.  Sunum dediğin sohbet vari olmadıkça dinleyenleri pekde içine almaz. İşte beden dili burada devreye giriyor.  Jest ve mimikler güçlü bir savı daha da güçlendirebiliyor. Tamamen dinleyicilere yönelmiş dik bir bedenle, el hareketlerimizi ölçülü kullanarak(dikkat dağıtmamak adına) ses tonu ve vurgularıda yerinde yaparak müthiş sunumlar yapabiliriz. Aralara “bir vay  anasını” anlarıda serptiğimiz zaman dinleyici istesede bırakıp gidemiyor sunumu.

Carmine Gallo son olarak sunum içeriğinin görsel multimedya içermesinin gerekliliğini vurguluyor. Biraz daha ileri giderek diyor ki; “ilk 10 slaytta 40’tan fazla sözcük hedeflemeyin“. Çok iddialı ama TED gibi platformlar için neredeyse şart.

Eğer yeniden kurumsala dönecek olursam bu ikilinin güzel bir kombinasyonuyla sunumlar oluşturacağım. Çünkü biri tamamen iş yaşamında fon arayışına dönükken diğeri tanıtım-lansman gibi sunumlar için biçilmiş kaftan. Ama şu kesin ki; mutlaka hikaye anlatacağım.  Dur bir dakika zaten şu anda ne yapıyorum ki?

 

Gelecek Tasarlanabilir Mi?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Çok emin olmamakla birlikte evet demek istiyorum.  Tasarıdan kasıt bir dizi önlem elbetteki. Daha net bir ifadeyle; tedbir senden takdir Allah’tan durumu. Şu sıra okuduğum kitaplar resmen yeryüzünde yıllardır süregelen en klişe komplo teorisi üzerine kurulu. Fena halde bilim kurgu kokuyor ama mevzu; robotların yükselişi ve yer yüzündeki hakimiyetleri. Tıpkı günümüzde  homo sapiens gibi. Sağolsun merhamet timsali bizlerin keşif dürtüsü ve açgözlülüğü insan neslinin bazı türlerinin tükenmesine sebep oldu. Hatırlayalım:

Homo rudolfensis?- Yok,

Homo erectus?-Yok ,

Homo neardertalensis?- Yok.

Homo sapiens? “-Burda”.

Tabii bu tükenmişliği sırf insan türünün nesilleriyle sınırlandırmak doğru değil.  Kendi gıdası, giyimi ve içeceği için her yolu mübah gören bizlerin doğaya ve hayvanlara da verdiği zararlar gün gibi ortada. İsrailli yazar Yuval Noah Harari “gelecekte astreoitlerden korkmak yerine  kendimizden korkmalıyız; çünkü homo sapiens oyunun büyün kurallarını baştan yazdı. Bu maymun türü 70 bin yıl içinde tek başına küresel ekolojiyi kökten değiştirmeyi başardı” diyor.”  Pek haksız sayılmaz hani kaygılarında. Çünkü homo sapiens  yeryüzünün  tek hakimi ve karnı tok sırtı pek olsa dahi yetinmeyi-yettirmeyi kabul edemez bir fıtrata sahip.  Hep daha fazlası için hayal eder, yapar ve çalışır.  Elinde değil bir kere kudrettendir. Boşuna mıdır  cenneten kovulmamız ve yeryüzünde bir cennet inşaamız? Tek alametifarikası akıl sahibi olması ve nefis taşıması(ruh)ndan öte birşey olmayan bugünün en zararlı ve acımasız türüdür insanoğlu. Ve şimdi o koca adam; o korkusuz ev sahibi kendi kazdığı kuyuya kendi düşmek üzere -kürekle  son toprağını atıyor.

Siber, nano teknoloji, dijit, bulut, buluş ve robot çağı vs diyebileceğimiz  bir çağdayız. İstisnasız her gün yeni bir teknoloji haberiyle uyanıyoruz. Boş durmuyor, üretiyor, değişiyor ve dönüşüyoruz. Tamam hoş da, teknoloji bu hızda ilerliyorken kendi hızımın sabit olmasına şaşırıyorum.

T-insan kitabıGeçen hafta Ufuk Tarhan’ın T-insan kitabı geçti elime.   Kitap 2017 Ocak ayında yayına çıktı ve peynir ekmek gibi tükendi. Şu an 6. baskıda. İçerik temelde bir takım futurist teorilere dayanıyor.  Zaten yazarda kendisini “futurist” diye tabir ediyor. Ufuk Hanım taa friendfeed yıllarından bu yana takibimde. Sonra Linkedin ve Instagram’da da yollarımız kesişti.  Kitap yeni birşey söylemedi benim açımdan. Çünkü sırasıyla Harari-Homo Deus, David Eagleman’ın(Beyin) ve Sharon Moalem’in(Genler Unutmaz) kitaplarının birer özeti gibiydi. Bir bakıma iyi oldu hafızam tazelendi. Kitaba dair tek bir eleştirim var; oda bazı yazım hataları. Böylece nazarlığınıda takmış oldum.

Ufuk Tarhan’ın iddiası şu;  bugün mevcut plaza çalışanlarının %80’i  2045 yılına gelindiğinde işsiz kalacak. İşsizlik bir vasıf halini alacak. Oldukça ironik değil mi? İçimdeki ağlak plazacı bir süreliğine duruldu(amağnn yaş olmuş 28 demedim iddianın büyüsüne kapıldım).  Fakat tasasız bir şekilde bu işsizliği dert etmememiz söyleniyor. Çünkü çok sevgili Elon Musk gelecekteki işsizlik sorununa çözüm olarak devlet fonlu vatandaşlık maaşı uygulamasını öneriyor.   Filantropi ve vakıflarında artış göstermesiyle insanların daha paylaşımcı olacağı iddia ediliyor.  Son maddeye pek itimat etmesemde inşaAllah tabi…

Yani en özet haliyle teknoloji gümbür gümbür geliyor. Kalk kendini donat.  Teknolojiyi giy, zırh edin ve kendini savun. Yan/paralel meslek grupları edin.   Sabah erken kalk ve yeni yetkinlikler kazan.  Yaratıcı bir meslek koluna dahil ol.  Hasılı T tipi insan ol. Aksi halde hurdaya çıkman an meselesi.

Nedir T-tipi insan?

Bir şeyin herşeyini ve herşeyin bir şeyini bilendir.  Yani bir konuyla alakalı herşeyi bilen uzman kişidir. Bir diğer deyişle, ağacın kökleri her nereye uzanıyorsa bilendir.

Westworld dizisi aslında bir bilim kurgu senaryosundan öte, şu anki Rinsan(robot insan) modelini tanımlıyor. Şimdiye değin izlediğim en çarpıcı dizi. Senaryo gereği oradaki robot insanlarda bilinç oluşturulmaya çalışılmış ve başarılıda olunmuştu. Günümüz bilimi halen bu konu üzerine çalışmalar yürütüyor ama henüz netlik kazanmış değil. Robotlar öğrenebilen birer akıllı algoritmalardır.  Kısa bir süre öncesine kadar insanoğlunun yazdığın kadarını uygulayan bu algoritmalar, şimdi hatalarından ders çıkarır vaziyette. Hatta bugün robotların kendi dilini geliştirdiği haberine denk geldim. Kendi aralarında mors koduna benzer bir teknik kullanarak birbirleriyle iletişim kurabiliyorlar. Haberin kaynağı için…

Akıllı algoritmalar, nöronlardan yoksun robotlar.  Şahsi inancım insan elinin dokunduğu her neyse yaradanın sanatından hep  bir eksik veya kusurludur. Tekrarlanan işleri yüklenecekler belki sırtlarına ama iletişimdeki o yapay mükemmellik sırım sırım sırıtacak. Yalnızca belli  kollarda bizleri jeopardize edebilecekler.

Peki çanlar kimin için çalıyor?

Hal böyle olunca, robotların iş sektörünü istila edecek olması rahatsız etti bizi. Halbuki dört gözle bekliyorduk gelmelerini. Yani kendi açımdan söyleyeyim; akıllı ev robotları için sabırsızlanıyorum. Eve dair gelişen bir iş yapış şekli mevcut değil çünkü ve her günün rutin işleri ev kadınlarının yaklaşık toplam 3-4 saat gibi bir zamanını alıyor. Bu da senede 1095-1460 saat kadar bir süreye tekabül ediyor. İçinde yaşadığımız zamanda her saniyenin hesabı tutuluyorken böylesine büyük bir dilimi pastada nereye koymak lazım? Bu zaman kaybının üstesinden gelmek sanırım ve ancak robotların mutfağa girmesiyle mümkün olacak. Bu açıdan düşündüğümde heyecanlanıyorum ama madalyonun öteki yüzü olan “ya mesleğimi elimden alırsa” kaygısını da taşımıyor değilim.

-Geleceğin Meslekleri
-Geleceğin Meslekleri

Çünkü robotlar yalnız otomasyona bakan mavi yakalıların değil, beyaz yakalılarında yavaştan yerini alacak. Avukattan tut, öğretmenliğe,  uzmanlığa, analiste hemen hemen yaratıcılık ve inovasyon gerektirmeyen tüm iş gruplarında faaliyet gösterecekler. Hatta dehşetengiz bir şekilde  beste yapan algoritmadan dolayı müzisyenler bile yerlerinden olabilir. CEO ve girişimciler, genetik ve robot mühendisleri müsterih olsunlar.  Onlar bir yere gitmiyorlar.

Evet böylesi bir senaryoda geleceğimizi tasarlamanın ve geleceğe hazırlanmanın tek çıkar yol olduğunu düşünüyorum.  Oğlumun büyüdüğü benimse işe döneceğim günler yaklaşmışken çalışabileceğim alanları gelecek algısıyla yeniden gözden geçiriyorum. Yapmayı sevdiklerim ve yapmak istediklerim birer kutup çünkü.  Oysa ekvator çizgisine yakın olmalı bu iki başlık.  Geleceği yenebilmek için başka türlüsü mümkün mü?

Bir Elon Musk Formulü: “Hayal Etmek, Çalışmak ve Başarmak.”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

IMG_20160612_150306Son bir senedir yakın markaja aldığım Elon Musk’ın biyografisi Ashlee Vance’ın kaleminden geçtiğimiz yıl yayına çıktı. Kitabın Türkçe’ye çevrilmesi zaman almış olacak ki, yeni haberdar olduk. Biraz uzun bir yazı olacak korkarım. Fakat bir cümlelik özet istersen: “hayal edip çalışana başarı yüksek sesle geliyorum diyor “. Kitap bana yerinde bir çin atasözünü anımsatıyor: “Yılda 360 gün yataktan güneş doğmadan önce kalkabilen hiç kimse ailesini zengin etmede başarısız olmaz”. 

Nihayetinde başarı kavramı üzerine çok kafa yoruyorum ve başarının asla bir tesadüfler silsilesi olmadığını biliyorum. Belkide bu nedenle bence Silikon Vadisinde başarı eşitliğine oturtabileceğimiz yegane şirket Elon Musk’ın kurucusu olduğu ve aynı zamanda yönettiği “SpaceX”. Biliyorum oldukça iddialı fakat eşitliği biraz açtığımızda devletlerin yapıp geliştirdiği roket sanayiini 200 kişilik bir şirket ile yapıyor oluşu ve bununla da sınırlı kalmayıp söz konusu bu roketlerin sürdürülebilirliği üzerine çalışmalar yapması sanayi şirketlerince de bir devrim.

Yazar “Elon’ın Dünyası” isimli bölümle giriş yapıyor hikayeye. Elon’ı biyografisini yazmaya nasıl ikna ettiğini anlatıyor: Elon aslında biyografisinin yazılması fikrine pek sıcak bakmıyor fakat Ashlee’nin peşini bırakmaması ve asla vazgeçmeyişi Elon’ı ona bir şans vermesi konusunda etkili oluyor. Çünkü Elon’ın inatçı bir yapısı var. “Hayır” kelimesini asla bir cevap olarak kabul etmiyor.

Kitap Elon’ın Güney Afrika’daki çocukluk yılları ile başlıyor. Annesi Maye Musk’ın çocukken onun sürekli kitaplarla meşgul olduğunu, sıklıkla kendi dünyasına çekildiğini anlatmaktadır. Hatta durum o kadar ileri gitmiş ki; doktorlar işitme rahatsızlığı olabileceğini varsayarak geniz etini almışlar. Sosyal açıdan oldukça sorunlu bir çocukluk dönemi geçirdiğini anlatmaktadır Maye. Bay herşeyi bilen olduğunu, daha küçük bir çocukken gezegenler arası uzaklıkları eksiksiz aklında tuttuğunu, arkadaşlarının yanlışlarını sık sık düzelttiğini söylemektedir. Bu nedenle fazla arkadaşı olmamış(kardeşleri ve kuzenleri dahi onu eğlenceli bulmadıkları için onunla oynamıyorlarmış:)) ve oğlunun bir dönem okuldaki kabadayı bir grup tarafından tartaklanmış olduğundan bahsediyor.

Elon’ın hayatındaki ilk kırılma noktasının henüz 10 yaşındayken eve alınan bir  bilgisayar olduğunu söylemek lazım. 1980’lerin bilgisayarları bilgisayarın tanımlandığı programlama dilinin kullanım kılavuzu ile beraber gelmektedir.  Normal şartlarda 6 ayda bitirilebilen bu kılavuzu, Elon 3 günde uyumaksızın bitirdiğini söylüyor. Aslında Elon’ın bu anısı bile gelecek hayatına ilişkin fikir verebiliyor. 

Ortaokul dönemlerinde yeşeren bilgisayar aşkı onu programlamaya itmiş. 12 yaşında bir oyun tasarlayarak dönemin teknoloji dergilerinin birinde yer almış.  O dönemler yine yalnız takılan esas oğlanımız tenefüslerde maket roketleri ateşlemekle meşguldür.  Hatta Elon’ın sınıf arkadaşları fen derslerinde hoca ile münakaşa edip fosil yakıtlara karşı güneş enerjisini savunduğunu anlatmışlardır. Yani aslında hayaller ve hayatlar birbirinden bağımsız değil. İkisi arasındaki çekim gücü hayalinin büyüklüğü ile doğru orantılı olarak artıyor. İşte Elon beni bu noktada kendine hayran bıraktı.

Pinterest'den alınmıştır.
Pinterest’den alınmıştır.

Henüz üniversiteye yeni başlamışken kardeşi ile gazetede ilanı olan şirket sahiplerinin numaralarını bulup, randevu talep ediyorlardı. Tam bir girişimci ruh. Hangimiz cesaret edebilirdik ki? Toplum kültürümüz bize acaba hangi yaftayı yapıştırırdı? 

İlk girişimi olan Zip2, gazeteler için hazırlanmış bugünün Googlemaps benzeri bir uygulamaydı. Silikon vadisine yeni adım attığı yıllarda kendini ispatlama çabası baş gösteriyor. Büyük bir özveri ile sabahlara kadar çalışıyor.  Şirket büyüse bile Elon kod yazmaktan geri durmuyordu.  Tüm bu çabaların ürünü olarak şirket 1999 yılında karlı bir satışla Compaq’a devredildi.

İkinci girişimi olan Paypal veya eski adıyla X.Com yine benzersiz bir uygulamaydı. Bir tür internet bankası; herhangi bir bankaya dahil olmaksızın online ödeme yapabildiğiniz bir yer.  Oda 2002 yılında yine karlı bir şekilde eBay’e satıldı.

Üçüncü girişimi SpaceX bana çok sancılı bir doğum sürecini çağrıştırıyor.  O kadar çok aksilik yaşanıyor ki roket yapım, geliştirme ve fırlatma aşamasında. Birde bürokrasi engeline takılmalar vs. oldukça talihsiz bir dönem. Fakat Elon riski her zaman doğru yerde aldığından, kısa bir süre sonra işler rayına oturuyor.  Kitabın bu bölümünde Elon’a oldukça kızdım aslında. Eşine olan tutumu, çalışanları yönetim biçimi, empati yoksunu, umursuz ve tamamen iş odaklı bir dünya görüşünün olması ne yani herşey daha iyi bir dünya için mi? sorusunu sorduruyor. Daha iyi bir dünyayı yanında birileri olmadan mı yaşayacaksın? Bilmiyorum ama benim kıt kanaatim şöyle der: “İnsan makinaya değil insana muhtaçtır.”  
Fossbytes.com sitesinden alıntıdır.
Fossbytes.com sitesinden alıntıdır.

Kafasının tıpki bir bilgisayar gibi binary sistemde çalıştığını düşünüyorum. Duygularını kalbi değil beyni yönetiyor. Personel yönetiminde belkide doğru olan bu. Ama doğru olsa SpaceX ve Tesla Motors’un turnover oranları bu denli yüksek olmazdı? Kemik kadro dışında mühendis ve teknisyen kadrosu hep bir değişim halinde. Disipline ve dikte edilme günün sonunda bir şekilde kişilere motivasyon sağlayabiliyor demek ki.  Tabii şunu unutmamak lazım: herkes her zaman iyi gününde olmaz.

Diğer bir girişimi Tesla Motors. Hani şu 4 saniyede 100 km/h yapan elektrikli arabalar.  Toyota’nın hibrid arabalarının aksine Tesla’nın Roadster ve Model S sedan modelleri birer mühendislik ve tasarım harikası.  “Şahin kanatları” diye tanımladıkları bir kapı tasarımları var. Araba sahiplerinin konforu için herşeyi düşünülmüş. İnsanoğlunun hmm şuda olsaydı daha iyi olurdu diyebileceği her ayrıntıyı arabaya dahil etmişler: “ön bagaj”, “kapıların park yerine göre sürgülü veya yukarıya doğru açılması”, “değiştirilebilir akü”, “otomatik yazılım güncellemesiyle teknik bakım”, “galeri değil, şirket veya fabrikadan teslim” ve daha bir çok kolaylık… Şu anki fiyatı 100,000 dolar civarı olsada fosil yakıtlara bağımlılığı tamamen ortadan kaldıran bu teknoloji tartışmasız diğer otomobillere göre daha ekonomik ve ekolojik.

Bence Elon’ın en doğru girişimi bu çevreci arabalar. Uzayda kolonize olma fikri bana gülünç geliyor. Abesle iştigal. En ufak bir hesap hatası uzaydaki insan neslinin sonunu getirebilir. Zaten hayat kitabımız Kur’anı Kerim’de yaşam alanımız ve sınav yerimiz dünya olarak birçok kez belirtilmişken bu inat bu merak niye? Dünyadaki kaynakların tükenmesinden mi korkuyorsun beyaz adam? Sana iyi hissettirecekse Kainatın efendisi şöyle buyuruyor: “Muhakkak ki bir kişilik yemek iki kişiye yeter, iki kişilik yemek de üç ve dört kişiye yeter. Dört kişilik yemek de beş-altı kişiye yeter.” Yani endişeye yer yok pasta yeterince büyük ve herkese bir dilim var.

Pinterest'den alınmıştır.
Pinterest’den alınmıştır.

Geriye dönüp baktığımızda Elon’ın Paypal ve Zip2 dışındaki “roket yapımı” ve “elektrikli araç” projeleri çocukluk ve gençlik hayallerinin ürünü. Onu hayallerine yaklaştıran şeyin hep çok çalışmak ve asla yılmamak olduğunu söylüyor. Çıktığı yol engebeliydi. Vadideki yatırımcılar Elon’ın hayallerini ciddiye almıyorlardı.  Engelleri aşması hayli zamanını aldı. Söz verdiği tarihlerde teslimler gerçekleşmemiş, başarılı bir fırlatma olmamış olsa dahi Elon yapacağım dediğini yapmıştı.

Peki Elon Musk’tan bize kalan?

  1. Fizik kuralları dahilinde herşey yapılabilir.
  2. Dışa bağımlılığın azaldıkça özgünlüğün artar.
  3. Kendi sınırlarını üretkenliğinle belirlersin.
  4. Birşeyleri değiştirmek için çok istemek asla yeterli değil. Fakat istemek başarmanın yarısıdır. Diğer yarısı ise çalışmak.
  5. Çok fazla çalışmak. Haftada 80 veya 100 saat çalışmak. Böylelikle haftada 40 saat çalışanın 1 senede ürettiğini 4 ayda üretmek.
  6. Proje bitiş tarihleri ile ilgili iyimser olmamak gerekiyor. Yoksa Arge ve Ürge kısmında ön göremediğin her problem o tarihleri hep bir sonraya öteliyor.
  7. Manuel olan herşeyin bozulabileceğini.
  8. Birşeyin daha ucuzunu bulmanın her zaman mümkün olduğunu.
  9. Başarı taşlanırdı. Elon’ın her girişimini fikri hırsızlıkla nitelendiren birileri mutlaka olmuştur.