Genetik Kaderdir*

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Şu çok tartışmalı gündemlerimizden biri olan sağlıklı yaşam fenomeni çıktı çıkalı genetiğe olan inancımı yitirdim. Bunda elbette ki bilim dışı kaynakların parmağı büyük. Nasıl bir körlük veya saflık mı demeliyim bendeki, istenmeyen kalıtsal mirasları doğru bir beslenme ile def edebileceğimi düşünüyormuşum, acizane. Çünkü her zaman başka bir yol vardır, hayattaki herşeyin alternatifi olduğu gibi. Sağ kulağını sol elle tumak mı yoksa sağ elle tutmak mı?

Şöyle bir gerilere gittiğimde alternatif kelimesi Nikola Tesla ile dağarcığıma yerleşmiş. O gün bugündür hep var olanı değil yerine konabilecek şeyleri yeğledim. Alternatif tıpta bunlardan biri.

Bugün modern tıbbın insanı mekanik bir sistem gibi görmesi sinirime dokunuyor. Hastanelerdeki değersizlik hissi sanki damar içine enjekte ediliyor ki, hacetimiz neyse hemen görüp gidelim. Muayene sırasında duyguların ehemmiyetinden söz edemiyoruz bile. O duvarlar arasında eşrefi mahlukattan mahluk seviyelerine inmiş olduğumuzu görüp her seferinde büyük bir üzüntü duyuyorum. Hipokrat kadar eski “karşılıklı güven” ilkesi sözde kalmış ve pratik edil(e)memekten unutulmuş.

Halk sağlığının beyaz önlüklü kahramanları?

Doktoru halk kahramanı olarak görmeyi bırakalı çok oldu. Bilgisine hürmetimiz sonsuz elbet ama medet ummuyoruz daha doğrusu umamıyoruz.  Artık şifa beklentisinden çok tıbbın ilk ilkesi olan; “önce zarar vermesin”de, gerisi hallolur diyorum.

Son yıllarda kendi jenerasyonumda gördüğüm ve beni düşündüren şey Google’ı kişisel doktor ilan edip,hastanelerden ayağımızın kesilmesi. Bu kesinlikle iyi bir fikir değil, çünkü Google’da sağlam pabuç sayılmaz. Orada da büyük bir kirlilik söz konusu.  Çöp bilgi, hap bilgi ve ham bilgi birbirine karışmış ve bunları birbirinden ayırt edecek zihinler gerçekten azınlıkta.  Çünkü sorgulamayı ayıplamışız, üstüne bir de sorgulayanı sorgulamışız. Toplumda çok soru soran kişilere resmen göz yuvarlayıp, “öff amma sordun?” diyoruz. Tam tercümesi rahatsız oluyoruz.

Bugünkü kitleyi sorgulayan ve doğrudan alan olarak ikiye ayırıyorum. Doğrudan alan kesim herkesin sevdiği ve kabul ettiği bir topluluk. Diğeri ise resmen üvey evlat.

Dawkins dini coğrafik bir öge olarak görüyor.

Hani İbn-i Haldun “coğrafya kaderdir ” diyor ya; haklı olabilir. Çünkü yaşadığın yer kim olduğunu büyük ölçüde belirler.  Hatta Richard Dawkins bir keresinde Twitter’da şöyle bir soru sormuştu: “Dine neden bu kadar bağlısınız sonuçta Pakistan’da doğsan Müslüman olacaksın, Polonya’da doğsan Katolik.” Çıkış noktası İbn-i Haldun’un bu sözü olabilir sanki ha ne dersiniz?

Soru aslında biraz mesnetsiz ve gelişi güzel. Çünkü şu bir gerçek ki; din toplumların afyonudur.  Aciz insan topluluğu da diyebileceğimiz bu toplumlar rahat ve güvende hissetmek için din gibi bir afyona ihtiyaç duyar. Daha güzel bir ifadeyle Fransız sosyolog Emile Durkheim’e göre din toplumları bir arada tutan toplumsal bir yapıştırıcıdır.  Toplum gücü inancında bulur, acizliğini bu şekilde unutur, hissetmez.  Yani din bireyden önce toplumsal bir ihtiyaçtır ve sosyolojik bir olgudur.  Bunu da Dawkins’e atfen şuracığa iliştirmiş olayım.

Neyse genetik kaderdir diyordum başlıkta. Sözü biraz kendime yontmuş gibi oldum ama kesinlikle hak vereceksiniz. Geçenlerde varis problemim dolayısıyla hastanenin yolunu tuttum. Kısa bir muayene ve Doppler filminden sonra doktor varisimin ilerlediğini ve basit bir operasyonla müdahale edilmesi gerektiğini söyledi. Biraz afalladım tabii. Görünürde bilye, renk vs.  gibi aleni belirtileri olmasada azıcık ayakta kalınca nazlı gelin gibi oluyorum.

Film sonrasında doktor şikayetlerimde çok haklı olduğumu söyleyince rahatladım. Vücudumun verdiği sinyalleri doğru aldığım için içimden aferini çektim.

Ailemizde anne tarafımın böyle bir problemi olduğunu biliyordum ama pekala önlenebileceğini sanıyordum. Ne de olsa bir kaç yıldır beslenme hususunda daha bilinçliyim, yani öyle umuyorum. Baktığında her umduğumu değil, sağlıklı bulduğumu yiyorum. Ama ne yazık ki istenmeyen genleri bu şekilde elimine edemiyoruz. Kesin bilgi. Bana inanmıyorsanız Dr. Sharon Moalem’e sorun. “Genler Unutmaz” diye şahane bir kitabı var yazarın. Genetik yatkınlığın ne anlama geldiğini hasta hasta örnekliyor.

Yazarın konuyu hasta bazında el alarak vurgulamak istediği şey; herkesin diyabetten, kanserden etkilenme oranının aynı olmaması.  Bunun sebebi aktarılagelen genlerin bizde baskın/çekinik davranması.  Bu arada sadece fiziki değil psikolojik rahatsızlıkların bile bu ilkeye göre hareket ettiğini öğrendim. Mark Wolynn’in Seninle Başlamadı isimli kitabında Posttravmatik Stres Bozukluğunun’da aslında genetik bir miras olduğunu hayretler içerisinde okudum. Ona başka bir postta enine boyuna değinirim.

Sharon’a göre bir risk haritası oluşturacak genetik, epigenetik, davranışsal ve çevresel faktörlerin sihirli bir kombinasyonu henüz bulunamadı.Yani şu bir anda patlak veren sorunumun neyden kaynaklandığını asla tam olarak bilemeyeceğim.  Belki genetik; varisi taşıyan genom dizisinin eksprese olmasından kaynaklandı, belki epigenetik; bazı alışkanlıklarım sebebiyet verdi, belki davranışsal; ayaklarıma fazla yüklendim bilmiyorum.  Ama sanırım benim durumum için hepsi geçerli.  Şair kızacaktır eminim ama belki de hepsinin üstünde bu bir kader; dizilimde çoktan yerini almış ve işleneceği günü beklemiş.

Her ne kadar bana son seçenek yakın gelse de, Muazzez Ersoy’un sesi kulaklarımdan gitmiyor bir türlü. Hani diyordu ya şarkıda: “Kader diyemezsin, sen kendin ettin”. Sonra düşündüğümde e işte kader de bu değil mi zaten diyorum.

Çünkü kaderi izah ederken nasıl diyoruz: “Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor“. Başladığımız yere geri dönüyoruz sanırım. Devreleri yakıp, gece gece iş açmayalım başımıza. Kabul edin siz de işte; genetik kaderdir

 

 

 

Beslenme Güncem Hakkında “İç Yazışma Meyıli”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Takdir edersiniz ki, yemek dışında çok sık dile getirmediğim başka istikrarsızlıklarımda olduğundan(ders çalışmak, kitap okumak gibi) diyetim ile ilgili durum güncellemesi yapmaya pek fırsatım olmadı.

Şekersizlikten öldüm mü, ekmeksizlikten eridim mi? bileniniz yok haliyle. Şöyle özetleyeyim; Ahmed Kaya ne diyordu o şiirde: biz aslında üç kişiydik; nefsim, iradem ve benÜç ağız, üç yürek, üç yeminli fişek.

Sonrası…Tak sepeti koluna herkes kendi yoluna. Kişi neydi çünkü? Kendi seçimini yapan ve onu yaşayandı. Aynı bedende can gibi değil üç baş gibiydik. İstersen üç başlı Kerberos ol, yine değişen birşey olmaz. Yaradılış vücudun tek bir merkezden yönetilmesi üzerine programlı.

Buraya kadar tamam. Öyleyse, özetle biz üç kafadar 1.5 ay kadar gözlerden ve glutenden uzak, şeker tadında ama şekersiz mutlu bir birliktelik sürdük. İlişkide mutluluğun formülünü vermeyi çok isterdim ama raf ömrü bir kaşar peyniri kadar bile olmayan bir deneyim size ışık olamaz. O yüzden boşverin, siz iyisi Ayşegül Çoruhlu’dan aşkın kimyasını felan okuyun. Belki de tüm mesele hormondur, elektrondur dersiniz.

Neyse öyle ya da böyle her birliktelikte olabilecek nedenlerden ötürü de yollarımızı ayırma kararı aldık. “Ménage à trois” bizim gibilere göre değilmiş. Söz konusu ayrılık ile ilgili verdiğimiz karara saygı duyulmasını umuyoruz. Fakat burdan şu anlaşılmasın zinhar: “oradan ver ablacım ekmeği, ye anacım kekleri” gibi şeyler yok. Bazen hafif bir sütlü tatlı ve gevrek simit yiyerek ufak tefek cinayetler işliyorum ama olsun, bunların tekrarı sık olmadıkça sıkıntıda olmayacak inşaAllah.

Şekersiz ve glutensiz beslenme abartıldığı gibi bir süreç değil. Yasaklıları bıçak gibi kesebileceğiniz bir beslenme aslında yeter ki gerekli ekipman elinizin altında bulunsun. Tabii unutmadan ön hazırlık evresinde “That Sugar” belgeselini izlemek ve “Buğday Göbeği“, “Tahıl Beyin“, “Kuantum Beslenme” gibi kitapları okumak gerekebilir. Hatta tam bir ikna için neredeyse şart.

Sonrası çorap söküğü. Kendi kendini tamamlayan bir algoritması var çünkü. Ne yemeyeceğiniz belli olunca, yiyebileceğiniz şeyler bir bir beliriveriyor gözününüzün önünde.

Büyük değişimde ilk gün:

İlk gün için tüm zihinsel hazırlığımı tamamlamıştım fakat yüksek devirli bir mutfak robotu ve kahve öğütücü makinam olmayınca kendi ununu üretme süreci kısa süreli bir karpal tünel sendromuna mal oldu. Mercimek unu dahiyane bir fikir ama üretim aşaması 600 watt bir mutfak robotu ile oldukça meşakkatli. Tüm zorluğuna rağmen, 3 su bardağı kadar mercimek unu üretmeyi başarabildim.

Mercimek ununu yapar yapmaz daha henüz ilk sıcaklığı bile geçmemişken unun, kandil simidi yapmaya giriştim. Mercimeğin sıvıyı çektiğinden olsa gerek hemen şekil aldı mübarek nimet. Tadı benim için muazzam bir alternatifken, büyük bey için tam bir fiyasko hatta güpegündüz kandil simidinin katliydi. Ona göre bu eyleme gurmelik namına bir an önce son verilmeliydi.

Oğlum A. Halim neyseki kıtır kıvamındaki her türlü hamura salya akıtan bir çocuk olduğu için, her iki lokmada bir “simiyt şok güsel anne, elleyine saylık” dedi. Benim kendime puanım 10 üzerinden 7.

Sonraki günler görece daha kolaydı. Vücut ilk günkü şoku atlatınca kendi düzenini mevcuda göre yeniden inşa ediyor.  Bu sefer çayın yanına tatlı kurabiye arar oldum. Kurabiye için glutensiz un alternatifleri arasında; mısır unu, pirinç unu, karabuğday unu vs var. Maliyet göz önüne alındığında mısır unu ilk sıraya yerleşiyor.

Hal buyken mısır unlu, zencefilli, ballı bir kurabiye tarifi uydurdum. Tadına yine oğlum ve ben tam puan verirken, beyim gurme hakları için Kadıköy ve Taksim’de protesto yapacağını söyledi.

Günler tavizsiz ilerlerken, bir gün sınav stresi midir ne karın ağrısıysa ondan sebep ağzıma çikolata attım. İlke neydi zaten; taviz tavizi doğurur. Öteki gün sabah kahvaltısında hane halkı simit istedi, gidip almışlar. Demeleri o ki; bana da sormuşlar. Kısık sesle “ben yemem” dememe rağmen ses vermedim sanıp almışlar bir tane daha. Madem aldınız hadi bir parça ucundan koparayım dedim, sonra bir ufak parça daha, sonra bir ufak sonra bir ufak daha. Durum o kadar ileri gitti ki en son “benim simidi sen mi yedin?” diye sormaya başladım masadakilere.

Sonra baktım bu böyle olmayacak. Hatırla dedim kendime; bu bir yolculuk ve sen yola yeni revan oldun. Varacağın yere henüz varamadın belki ama yola çıktın bir kere. Dönüş biletinde yok.

Savaşta da öyledir ya; savaş düzeni alınca geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini anlarsın. Ve içinde bulunduğun o kalenin düşmemesi içinde en ön cephede yer alan askerlerin iyi savunma yapması son derece hayatidir.  İşte bundan sebep düşmana geçit vermemek adına ya bu deve güdülür ya da bu diyardan gidilir.

Kulağa fazla ilkel gelebilir ama ben böyle gördüm ve başka türlüsünü bilmiyorum. İstikrar tutturamasamda, “en azından bilinçliyim; ne yediğimi biliyorum” tesellisine dört elle sarılıyorum.

Ve biliyorum ki; gün gelecek “…-siz” beslenmelere firesiz devam edeceğim. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Sizde inanın lütfen:)

Aslıhan,

 

İrademin Bebeksiliği*

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Nicedir verdiğim sözler var kendime, imkansızlığına bahis yatırdığım hedefler ve tavana bakarak “şu da olursa ne iyi olur ama” dediğim hayaller. Onlardan yalnızca biriydi bu blog;  ilk kilometre taşı, diğerlerinin gerçekleşmesinde hükmü olan bir tür başlangıç noktasıydı. Ne demiştik hani en son? Arayı açmayacaktık artık; haftada bir seslenecekti düşüncelerim paragraf paragraf buralardan?

(dusunbil.com'dan alınmıştır)
İrade(Görsel düşünbil.com’dan alınmıştır.)

Olmadı ama. İradem yine “tam aferim iyi gidiyorum” dediğim yerde yoldan bir taksi çevirip beni o kadar insan kalabalığının içinde dımdızlak bıraktı. Biliyorum bensiz yapamaz fazla, o irade buraya gelecek. Ama ne gerek vardı demi şimdi, tüm bu olanlar?

Yeniden başlamak

Olsun hayatın reset tuşu yok ama iradenin var. Allah kulunu bilmiyor muydu sanki? Yoksa neden opsiyon versindi külli ve cuz’i diye? Madem iradenin tekeri patladı, seni yolda bıraktı, küllerinden doğmana gerek yok ki, bıraktığı yerden devam et yeter. “Allah’ım zorlaştırma, kolaylaştır” duası da bir omuz olur böyle zamanlarda. Sen hele bir başla…

Yapı olarak iradem nefse uyduğu zaman, sağduyuma uyduğu zamana göre daha rahat.  O kadar ki suçüstü yaptığım zamanlarda hep bir sandalyeye oturmuş kollarını arkaya doğru esnetirken yakalıyorum kaçağı.

İradenin Motivasyonu

İradeyi kaçtığı yerden az uzakta yakaladık, iyi, peki, güzel de okul mu burası müdüre? Disiplin cezası mı vericen hayırdır? Verdin diyelim velisi kim haşarenin? Boşver bence oralara çok girme.

Olacağı şu; başlayacağız yine bir yerlerden. Dr. Özgür Bolat ne diyordu: iç motivasyon daha önemli, yani istek. Şaşıracaksın belki ama bak hoca şöyle devam ediyor; bir tür dış motivasyon olan ödüllendirme cezalandırmayla eş değer, ikiside birer kontrol mekanizması çünkü. Yani kendime şunu da diyemeceğime göre: “hadi gülüm bu hafta yazını yaz sonra senle Armine’ye şal bakmaya gidelim“, fitili mecbur içerden ateşlemem gerekecek. “Sen yaparsınlarla, sen aslansınlarla” gaz ikmali sağlayıp ilgiyi ve isteği başlangıç seviyesiyle aynı seviyede tutmak lazım. Bundan daha parlak bir ampül yanmadı bende, sizde?

Mevzu sadece istikrarlı yazmakla kalsa hadi neyse. İrademin sanki benle tartışmış gibi yapıp elimi bıraktığı bir şey daha var: şekersiz yaşam projem. Şöyle izah edeyim; şeker benim uzatmalım, iyi günümde kötü günümde hep yanımda yer alanım. Alaturka deyimle; yıllara meydan okuyan bir aşk bizimkisi. Böyle saplantılı, hastalıklı, mıç mıç birşey. Seni sevmiyorum demene inanmaz, gözünün içine bakar ve yıllar önce Seda Sayan’ın Mahsun Kırmızıgül ile olan o olaylı düeti gibi bir daha söyle diye ısrar eder. Öyle pişkin, öyle fettan ki…

Hiç kolay değil böyle bir ilişkiden sağ çıkmak. Ramiz Dayı’nın bir lafı var, hani Ezel dizisinde yiğendeki e’leri 3 elif uzatan merhum amca. Der ki; “herkes öldürür sevdiğini“.Ramiz dayıya çok yakıştırdığım bu söz cahilliğime doymayayım, sonradan öğrendiğime göre Oscar Wilde’a aitmiş.

Birimiz Gitmeli-Oscar Wilde

Bir intihar notu aslında; “birimiz gitmeli“. Fakat ben tuvalet aynasına kırmızı rujla yazılmış bir hoşcakal notu olarak kullanıyorum bunu. Gitmesi gereken biri varsa o da benim. *Şeker beni terk edemez, ben şekeri terk ederim.

Çünkü diğer Stokholm’lüler gibi celladıma aşık felan değilim ve bu çılgınlığa 3 Aralık 2017 itibariyle son vermiş bulunuyorum.

Tüm kamuoyuna duyurulur.

Aslıhan,

 

 

*(Her Türk kızı buna benzer bir ifadeyi hayatının bir noktasında mutlaka kullanmıştır, lütfen şanımızdandır).

Etiket Okuryazarlığı

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

-Nutella
-Nutella

Sağlık bültenleri nutella haberleriyle çalkalana dursun, pastorize sütlerle ilgili  Yavuz Dizdar’ın dayanıklı beyaz eşya tanımı resmen sesli güldürdü. Ambalaj gıdaların beni pek bağlayıcılığı yok. Nutellayı uzun bir süre önce hayatımdan çıkardım zaten. Akibeti gazlı içeceklerden farksız. Ağzıma zerre sürmüyorum. Sağlıklı yaşam adına attığım büyük ve zor adımlardan biriydi. O titremeler, krizler şimdilik duruldu(tiryakiler bilir). Şimdi sıra paketlenmiş sentetik gıdalarda. Hepsine top yekün hayır diyemiyorum.  Bisküvi, gofret vb ürünler değil kastettiğim; “çikolata”. Bence kadınların en tatlı arkadaşı. Öyle bildik, onlarla büyüdük. Çocukluğumuzda çikolata şekerden daha karizmaydı. Sonra büyüdük muayyen günlerimizde ağrıları dindiren, haz veren ve mutlu eden bir mucize oldu adeta.

Kitle iletişim araçları sağolsun o yıllarda sürekli bilinçaltına oynayarak beyine “mutlu olmak için sadece bir ısırık” mesajını yerleştiriyordu.  Biz büyüdük ve kirlendi dünya, endüstri ve çikolata. Ya da belkide hep kirliydi biz bilmedik.

Küçüklüğüme dair ne hatırlıyorsam hepsi daha temiz, daha leziz ve eşsiz.  Eşim bu konuyu abarttığımı düşünüyor. İddiası şu;  şimdiki antep fıstıklı çikolatalar daha lezzetliymiş? Acaba?

Neyse çikolata bahsi şurada dursun. Mevzu temiz beslenmek. İnsanoğlu bu yüzyılda en büyük sınavını gıdadan veriyor. Çünkü yediğinin/içtiğinin, aldığının/sattığının, sürdüğünün/ yaptığının hiç farkında değil. Ürünlerin muhteviyatına bakmadan atıyoruz  sepetimize sonrada eve gelip o markanın verdiği güvenle rahat bir şekilde tüketiyoruz. Marka Türk, bilindik ve sektörde lider, canımıza mı kastedecek diyoruz? Ama sözkonusu şirketlerin temel metriği ürünlerinin patolojik bulgusundan ziyade cirosu ve kar marjı. Yani insanın insana verdiği değer sağlıkla değil çift haneli rakamlarla ölçülüyor. Daha açık bir ifadeyle insan insanın kurdu olmuş.

Lezzet şahanesi olupta sağlık faciası olabilmek bugünkü endüstrinin marifeti.  Herşeyin bir kolayı, kestirmesi olmalıymış

-Kakaolu Kek Karışımı
-Kakaolu Kek Karışımı

gibi bir algı dayatılıyor. “Ay dur kek şimdi uzun sürer ben sana süper bir kek karışımı yaptım yağı koy sütü koy sonrada sür beni fırına” diyen hazır kek karışımları vardı. Pes dedirtiyor bu kadarına. Bilmiyorum hem fikir misiniz ama içinde el emeği olanın göz nuru ile nazarlananın tadı, dokusu ve kokusu daha farklı geliyor bana. O nedenle erinmeden yoğurdumu, kefirimi(seyrek olarak), zeytinyağlı yemeğimi ve kekimi kendim yapmaya gayret gösteriyorum. Bir ara ekmeğimi de ekşi maya ile yapıyordum ama sertliği bizimkilerden geçer puanı alamadı. Trabzon Vakfıkebir ekmeğine geri döndük. Fakat tüketimi minimumda tutmaya özen gösteriyoruz. Şimdilik yapabildiğimizin en iyisi bu.

Kendim yapmakla sorunlar bitmiyor. Dışarı çıktığımda sağlık gaspçıları dört bir taraftan saldırıyor.

Ne yazık ki adam akıllı bir kaç restaurant/kafe dışında kimse gereken hassasiyeti göstermiyor. Fena halde bozuluyorum bu duruma. Paranoyakmışızcasına görülmektende ayrıca rahatsızım. Yemeğin detaylarına ilişkin iki soru sorduğumda “ne zor müşteri yaa, amma sordu” diyen surat ifadeleriyle karşılaşıyorum.  Örneğin; çok sık karşılaştığım bir vaka, bazı kafelerde sahlep adı altında Dr Oetker marka sahlep ile günlük sütü karıştırıp “ev yapımı sahlep” olarak servis ediliyor. Sahi bu kadar basit mi ya? Aktardan minyatür bir kavanozunu 60TL’ye aldığım şeyi sen doğallıktan ışık yılı uzakta bir marka ile 5 TL’ye  ev yapımı sahlep olarak sat.  Enteresan…

Tabii iş bununla da sınırlı kalmıyor. Kaliteli diyebileceğin köklü lokantalar bile zeytinyağını yalnızca soğuk meze ve salatalara kullanıyor.  Sabah programlarında neredeyse her hafta Karataş(Canan Karatay-Ümit Aktaş hocaların soyisimlerinin bir tür birleşimi- tamamen benim uydurmam) ekolünden birileri çıkıp rafine yağların zararlarından bahsederken, sözkonusu lokantaların ısrarla sıvı yağ geleneklerinden vazgeçmemesini anlamıyorum doğrusu.

Görsel Akradyo.net’den alınmıştır.

Şöyle toparlayayım, etiket okuryazarlığımızda olmasa; “%100 doğal” , “katkısız”, “renklendirici-koruyucu içermez”, “tam fermente sucuk” gibi ibarelere aldanıp, sağlıklı bir tercih yaptığımız yanlışına düşerdik.  Halk olarak okumayı pek sevmiyoruz zaten TÜİK verileride bunu doğrular nitelikte. TUİK’in 2016 yılında yayınladığı araştırmaya göre, (ülke genelinde ve ülke ortalamasında) günde 6 saat televizyon izleyen, 3 saat internete giren Türk insanı, kitap okumaya sadece 1 dakika ayırıyor. Sıkı durun en acımasızı geliyor: ihtiyaç listemizde kitap okumak 235. sırada yer alıyor.   Ama bence bu durumu tersine çevirebiliriz. Başka türlü bir dünya mümkün.  İşe öncelikle etiket okuyarak başlamalıyız.  Bir kere okumaya başladık mı zaten market alışverişleri daha bilinçli daha keyifli hale geliyor. Ürünün yanına daha yaklaşır yaklaşmaz tahminleri alabiliyorsunuz. Bu konuda eşime çok caka satmışımdır.  Ayrıca sağlık bilgi dağarcığınız geliştikçe beslenme kitaplarını daha sık karıştırıyor olacaksınız.   Şüphesiz bunun en önemli kazanımı doğal ve sağlıklı beslenme bilinci olacak.   Çok bilindik bir söz var hani; “kişi ne yerse odur”. Bu sözü bizzat yaşayacaksınız. İnşaAllah diyelim ve ilk emiri hatırlayalım…

 

 

Neden Mi Kendim Yapıyorum?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

beslenme

Yakın çevrem iyi bilir; beslenme ve gıda güvenliği konusunda hassas olmaktan öte takıntılıyım. Bunu aslında çalışan anne çocuğu olmaya bağlıyorum.  Okul bitiminde apartman girişine adım atar atmaz burnumu gıdıklayan yemek kokularının arasında eve girmek ve evde ocak üstünde tüten bir tencere yemeği bulamamak hep bir hayal kırıklığıydı benim için. O yıllar yemek konusunda dışa bağımlı bir aile olduğumuz söylenebilirdi. Asker yakını olmanın avantajlarını son raddeye kadar kullanıyorduk(ütü, koltuk yıkama vs gibi). O nedenle de çok hazır bulduk , yedik ve rahat yetiştik. Derken sene oldu 2012.

Yüksek lisans sonrası İstanbul’da işe başladım üstelik birde sektörün önde gelen lider sağlık kuruluşunda. Bir yandan sağlık terminolojisini öğrenmeye çalışıyor, öte yandan da sağlık ile ilgili kendime ciddi bir altyapı oluşturmaya çabalıyorum. Annemin bir kitap almamı rica etti. Modern tıptan ışık yılı uzakta ve bunu ismiylede iddialı bir şekilde ortaya koyan: merhume biyolog ve tıp doktoru Aidin Salih tarafından derlenmiş Gerçek Tıp Şifanın Yitik İzinde”  adlı kitap. Kitabın reklama ihtiyacı yok ama belki içeriğine ilişkin biraz bilgi vermeye gerek var diye düşünüyorum. Çağımızın çaresiz gibi görülen hastalıklarına alternatif reçeteler(kürler(fitoterapik), hacamat, sülük tedavisi, açlık oruçları vs) sunan kitap söz konusu bu hastalıkların olası nedenlerine de değiniyor. Gözlemlediğim(kitabın tümünü okuyamadım ancak hastalık bazında okumalar yaptım) kadarıyla kitap tamamen peygamber diyetini reçete ediyor.

Benim kitapla tanışmam 24 yaşı bulduğundan sağlık ve beslenme alışkanlıklarını düzenlemek için geç kaldığım düşüncesindeydim. Değişim kavramı mevcut sisteme alışmış statükocu olan herkes için ürkütücü olabiliyor.  Bunun içindir ki kurumsal bir çok şirket kendini değişim sürecine hazırlamak ve en az zararla geçiş yapabilmek için “Change Management- Değişim Yönetimi” adı altında  bir dizi eğitimler düzenlemektedir. Neyse ki ben bu değişime fazla direnç göstermeksizin okudum araştırdım. Mehmet Ali Bulut, Aidin Salih, Kemal Özer, Prof Dr. Ahmet Aydın, Prof Dr. Canan Karatay, Dr. Ümit Aktaş gibi isimler temel başvuru kaynağım oldu.  Uzmanlık alanları birbirinden farklı bu zengin kadrodan ne mi öğrendim?

İlaç-Doktor-Hasta ilişkisinde kaybeden hep hasta oluyor. İlaç ve Doktor arasında Kazan-Kazan bir ilişki varken, Doktor- Hasta ve İlaç-Hasta arasında Kazan-Kaybet ilişkisi mevcut.

Yalnız Türkiye değil tüm dünyada ilaç endüstrisi sağlık sektörünü ele geçirmiş durumda. Ivan Illıch “Sağlığın Gaspı”  isimli kitabında durumu şöyle özetliyor; “Bugün ilaçlar daha bol, daha güçlü ve daha tehlikeli; televizyon ve radyoyla satılıyorlar; okula gitmiş insanlar Aztek tedavilerine güvenlerinden ötürü şimdi artık utanç duyuyorlar, ayrıca broşürün yerini “reçeteyle satılır” diyen standart bir not almış durumda. İlacı tıplaştırarak cin çıkartmak anlamına gelen uydurma prospektüs, satın alan kişiyi şaşırtmaktan başka bir işe yaramıyor. “Doktora başvurun” uyarısı, satın alanı, kendini korumaktan aciz olduğuna inanıyor“.  Kitap genel hatlarıyla bir manifestoyu andırıyor.  Sektördekiler için sağlam bir başvuru kaynağı.

Devam…

Gıdalar; herbiri süslü-yaldızlı pakete girmiş, işlenmiş ve GDO içeriyorlar.

Biraz açalım:

Buğday ve buğday ürünleri(ekmek, bulgur, irmik, makarna, un): Buğdaydan daha fazla verim almak adına 1920’li yıllarda başlayan ıslah çalışmaları 1970’li yıllarda son buluyor. Ne mi gerek vardı?

Ziraat Doktoru Arif Turhan Atay’ın “Türk Tohum Islahının Tarihçesi” isimli çalışmasında Türk tarımcı Rıfat Gerek’in ıslah konularına atıfta bulunmaktadır.

Ademoğlu hep daha fazlasını arzuluyor . Bu nedenle de tüm bu buğday ıslah çalışmalarında amaç buğdaydan daha yüksek verim alıp, yüksek kalitede ve hastalıklara dayanıklı buğdaylar üretmek olduğu belirtilmiştir.

Favori doktorum Ümit Aktaş ABD’deki buğday ıslah çalışmalarını şu şekilde özetliyor:

“ABD, 1943’te dünyadaki açlığı engellemek için buğdayı ıslah etme çalışmaları başlattı. Yapılan işlemin ıslahla falan alakası yoktu. Genetiğine düpedüz müdahale ettiler! Verimi artırmak için cüce buğday türünü ürettiler. Buğdayın genetiğiyle birlikte içerdiği temel maddelerin de yapısı değişti. İçindeki glüten proteininin varyasyonları farklılaştı. Farklılaşan glüten proteini çok önemli hastalıklara yol açtı. Çölyak hastalığı dünyada ilk defa buğdayın genetik yapısı değiştirildikten 10 yıl sonra tanımlandı. 1980’den itibaren, Amerikan Diyabet Derneği, diyabeti önlemek amacıyla herkesin tam buğday ürünlerinde zengin beslenmesini tavsiye etti. Sonuç ne oldu? Sadece ABD’de bu önerilerden sonra 30 yıl içinde diyabetli hasta oranı dört katına çıktı!”

Şeker: Şeker kamışı ve şeker pancarından üretilmiştir yazısının bir bağlayıcılığı yok(Son dönemde Torku’nun ambalajında görüyoruz). Beyaz kristal şeker, şeker pancarının içerdiği mineral ve vitaminden rafinasyon işlemi ile ayrılmıştır ne yazık ki. Bu da geriye sadece saf sakkarozu bırakıyor. Pancar şekerin işlenmesi ile ilgili kimya mühendisi M. Miraç Yaşar Şeker Teknolojisi isimli raporda açıklamaktadır.

Tavuk: Mısır ve soya gibi suni yemlerle besleniyor. Çok kısa bir zamanda erişkin tavuk boy ve kilosuna ulaşıyorlar.  Birde üstüne hastalanmasınlar diye antibiyotik de veriliyor. Üstelik bu tavuklar kimi zaman güneş yüzü görmeden ve gezmeden büyüyorlar.  Sağlıkçılar ve Beyaz Et Üreticileri ikiye bölünmüş durumda. Yine yakınen takip ettiğim doktorlardan; Prof Dr. Yavuz Dizdar & Prof Dr. Ahmet Rasim Küçükusta hormonla yetiştirilen tavukların kanser yaptığını savunuyor.

Halkımız etin  “helal sertifikalıdır” ibaresine takılıyor. Evet kesimi helal ama işin sağlık boyutu düşünüldüğünde helalliği sizce de şüpheli değil mi?

Süt ve süt ürünleri(Süt, peynir, yoğurt, tereyağı): Pastorizasyon ve ısıl işlem görmüş ve fabrikada paketleme süreçlerinden geçmiş sütlerden elde edilen ürünler ne kadar güvenilir sizce? Peki endüstriyel peynir mayasıyla mayalanmış peynirler? Ya da damakta plastik tadı bırakan yoğurtlar ve %82 süt yağı(burası şüpheli işte, margarin içerdiği belgelenen bazı ürünler var) içeren tereyağları? Pek iştah açıcı değil hı?

Yağlar(Sıvı yağlar, margarin ve Zeytin yağı): Aslında üzerine fazla düşünmeye gerek yok.  Basit bir hesaplamayla doğru sonuca ulaşacaksınız. Yönlendirme yapmak istemem. Ayçiçeğinin ve Zeytinin kilosu belli.  1 litre zeytinyağı için 10 kilo yeşil zeytin kullanılıyor. Tabi zeytinin cinsine göre bu oran değişebiliyor. Bu nedenle de  soğum sıkım sızma zeytinyağının litresinin 30 TL olmasına şaşırmamalıyız. Babaanneciğim tatlıları, ekmekleri, börekleri, kızartmaları hep zeytinyağı ile yapardı. Türkiye’nin bazı bölgelerinde “efendim kokuyor”, “aaa kızartmaya olur mu hiç, yanar?”, ” Iyy keke nasıl koyuyorsun onu? “, “Tamam soğuk yemeklere iyi gidiyorda sıcak yemeklerde olmaz”,”Çok pahalı”… vb gibi görüşler alıyorum.  Şöyle açıklayayım; koku için yapabileceğimiz birşey yok. Alışmak gerekiyor. Zaten o keskin zeytin kokusu olmazsa zeytinyağı özelliğinden şüphe duymalı.  “Kızartmaya konulmaz! “: Konulur ablacığım. Bilim burada imdadımıza yetişiyor. Ayçiçek ve mısırözü gibi yağların yanma derecesi 180 derecenin altındadır. Zeytinyağında ise bu derece 240’tır. Keke koymak elbette bir tercih meselesi. Sağlık tercihi diyelim. Her zaman koyamıyorum. Son olarak fiyat konusunda haklısınız. Diğer yağlara kıyasla oldukça pahalı. Ama zeytinin kilo maliyetine vurduğunda çok makul bir rakam çıkıyor. Konu ile ilgili Prof. Dr. Kenan Demirkol‘un bir yazısına denk geldim. Bitkisel yağların kesinlikle kullanılmaması gerektiğini belirtiyor.

Toparlayayım; edindiğim bu bilgiler ışığında yoğurt, peynir, ekmek gibi ürünleri kendim yapmaya gayret ediyorum. Mayasız peynir yapıyorum. Örneğin; çökelek. Yoğurdumu şehirli insanın “sokak sütü” diye tabir ettiği sütle kendim mayalıyorum. Ekmeği ekşi maya ile tam buğday ve arpa unundan yapıyorum.  Şekeri, keklerde ve tatlılarda azaltma yoluna gittim. Tarif farketmeksizin yarım su bardağı kadar kullanmaya özen gösteriyorum. Oğlum için yapacaksam şayet harnup pekmezini tercih ediyorum. Zeytinyağımı Kuzey Kıbrıs’taki köyümden veya Mersindeki bir köyden tedarik ediyorum. Tereyağını ise her ay Sakarya’daki bir köyde yaptırıyorum.

Haa bu kadar şeyi yaparken(sadece yapmak değil doğala erişmekte de) zorlanmıyor muyum? Hemde ne! Ama o meşguliyetin, emeğin ve tabii gıdaların verdiği iç huzur ve afiyet hissi galebe çalıyor.

Henüz yapım aşamasında olan iki çalışmam daha var. Sirke ve ev turşusu. Vakti geldiğinde bir yazı ile duyuracağım. İlerleyen yazılarda DIY  ve tabii ürünler tarif bilgisi de paylaşacağım.

Faydalı olması ümidiyle…

Sağlıklı günler,