*KİLETİŞİM (Kendimle İletişim) Notları

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Kendimi bildim bileli kafamın içindeki şey konuşur. Karşıdakine söz hakkı tanımayan bir katılıkta, öncelik daima onunmuş gibi konuşur durur. Ben arabanın arkasından el sallayıp, bir kap su döken o mahsun çocuğum nazarında. Arkada bırakılmamın yaratılış ilkesiyle bir ilgisi olmalı mutlaka. Ne de olsa sesten önce söz vardı ve düşünmek, konuşmaktan önce gelirdi. Ama mevzu bu değil.

Beni düşündüren zihnim ve ağzımın neden koopere olamaması. İkisinden aynı anda çıkan seslerin tam bir kakafoniyi andırması. Birinden biri susmaz ise şayet durum ebedi bir orta çağ işkencesi halini alması. Migrenli hastanın odasına gün ışığı vermeyi denediniz mi hiç?Kesinlikle yapmayın. Test edilmeye açık bir deney değil. Bulguları şiddetle kanıtlanmış. Öyle bir sancı diyeyim, anlayın.

Susuyor bir zaman sonra ne hikmetse. Hem de öyle bir susmak ki, pencereyi gıdıklayan rüzgarın sesi bile yüksek perdeden konuşur gibi geliyor o tenhalıkta. Çıt yok, sadece rüzgarın uğultusu.

Neden hususi böyle olmadık bir anı seçiyor en ufak bir fikrim yok. İsviçreli bilim adamlarından gelecek çalışma sonuçlarını bekliyoruz.  Tam da istemsizce konumlandığım bir kalabalığa meram anlatırken, yalnızca kendi kalp ritmimi duyabildiğim bir sessizliğin ortasında beni öylece bırakıp, gidiyor. Kreşin ilk günü sınıf kapısında elimi alelacele bırakıp koşar adım arabaya giden annem gelir hep aklıma.(bkz.travma sonrası stres bozukluğu)

Böyle zamanlarda İspanyollar gibi dua etmeyi öğrendim içimden: “Allah’ım beni kendimden koru.” Koru ki yanlış birşey çıkmasın ağzımdan.

Zihnim beni uzay boşluğunda meteor yağmurunun ortasına bırakmış gibi bırakıyor onca kelimenin arasında.

Şunu merak ediyorum, neden büyük bir topluluğa mühim bir konu anlatırken oluyor bu gidişler? Murphy mi yani? Önemsiz bir topluluk olsa farkeden birşey olacak mıydı? Ayrıca nereye gittiğini düşünürüm. Başın(m)a bir iş mi gelmişti? Neden kafamın içindeki dünya bir saniye bile olsa sustu ki şimdi?

O esnada topluluk önündeki konuşmamı toplamaya çalışsamda pek başarılı olamam. Onulmaz bir anksiyetem var çünkü. Günlük diyaloglarımdaki o sus işaretleri ve esler birşeylerin ters gittiğinin alenen işareti gibi gelir bana.

Mesela o ses gün olur ona hiç ihtiyacım olmadığı bir zamanda, elinde bir dolu kelime poşetiyle çıka gelir. Market yapmış ben uyurken besbelli. Kelime dağarcığımın önünde durmuşken, beynimde nisap miktardaki kelimelerin üzerine bir o kadar daha ilave yapmak ne kadar doğru diye geçiririm içimden. Halim vaktim yerinde, şu an o kelimelere ihtiyacım yok ve kullanmazsam da bir süre sonra çöp olacak zaten.  “Müsriflik kebair günahlardandır” diyen bir inanca mensubum üstelik. Aklımdan geçenleri duymamış gibi, “kenara koy dursun, olur misafir gelir ona verirsin” kabilinden konuşması yine de serinletmiyor beni.

“Bak” derim ananın oğluna veya daha ciddi duracaksa Allah’ın kuluna buyruğu gibi. Monolog, toplumda tam bir deliliktir. Normali diyalogdur. İki düşünüp bir konuşmak ise düsturdandır, ama ne olursun ben konuşurken önce dinle, biraz düşün sonra de ne diyeceksen.

Bir bedende iki kafa yaşayamayız. Yaşadığımız bu yer mitolojik bir antik kent değil nihayetinde.

Keşmekeşin günün hiçbir saati eksik olmadığı, ağız dolusu küfürlerin karbon salınımı gibi neredeyse her saniye havaya salındığı, muhtelif anti kahramanların hüküm sürdüğü bir modern zaman distopyası burası.

Aynı anda konuşmaya çalışmak karşılıklı hak ihlalinden başka bir şey değil. Kimsenin kimseye tahammülü ve hoşgörüsü kalmadı. Diyelim ki benim kaldı ama artık manuel santraller kalktı, hatlar eskisi gibi karışmıyor: “Adana çık aradan” diyeceğim yaşı ise çoktan geçtin.

O nedenle a benim sağ yanım, duyum, beynim gel kaseti biraz başa saralım. Duman ile haberleştiğimiz kabile günlerine gidelim senle şöyle bir. İnan bana alınacak nice hisse var o kadim zaman iletişimcilerinden.  Göreceksin, aslında iyi ve kötü yok. Sadece bir takım tamlamalar var şu hayatta: yanlış zamanlama, yanlış üslup ve yanlış anlama. Tüm dünyanın başına savaş çorabını ören o senkronize seslerdir işte.  Tam tersine barış asenkronize bir iletişimdir. Başı gürültü götürmez, pusulası sağlıklı bir iletişimden asla şaşmaz. Verdiği mesaja itimat edebilirsin. Çünkü parazit yok.

Şunu yinelemekte fayda görüyorum; insanlık tarihi boyunca birbirimizle iletişimde hiç değişmemiş iki köşe taşımız var; ilki konuşmacı, diğeri dinleyici. Biri olmadan diğeri yaşamını anlamlı kılamaz. Çıkardığı sesler boş odada yankı hissi yapar, kendi çalar kendi oynar.

Nereden baksan sosyal bir varlık olmanın gereğidir topluluk olmak. Bu da bizi iletişime yani birbirimize mecbur ediyor.  Zaten mevcut araştırmalar tek olmayı ölümcül bir mikroptan ayrı tutmuyor artık. Yalnızlık ile beraber ortalama yaşam süremiz ve kendimize tahammülümüz azalıyor.

Bana öyle geliyor ki; sağlıklı yaşamın ön koşulu sağlıklı bir iletişim olabilir.

Gerçekten bak dediydi dersin…

 

 

 

“Unutmayı değil hatırlamamayı tercih etmek.”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Beni 80’lerin yaşandığı maarif takvimlerinin sarı yapraklarına hapsedin.” demiştim bir keresinde. Postalların halkı sakız gibi çiğnediği, seküler çoğunluğun her türlü imtiyaza sahip olup, örtülü azınlığın ötekileştirildiği karanlık yıllara duyulan mazoşist bir özlem ve sivri ısırmışçasına delice bir kaşınma hali baş gösterdi. Çünkü geçmişi iyiler iyisi anıp, bugünü yere çalmak ancak bizim gibi o dönemi yaşamamış, bir şekilde teğet geçmiş insanlara mahsus bir yanılsama.

Aslına bakarsan geçmiş bugünden daha güzel olmadı, olamaz da. Bir kuyu çünkü bu geçmiş; türlü cahilliklerin,bir yığın yanlış karar ve düş kırıklıklarının içine doluştuğu bir lağım çukuru. Peki tamam eğer öyleyse neden o gözümüzde canlanan koskoca mazi mutlu polaroid karelerden ibaretmiş gibi geliyor?

Burada devreye beyin giriyor işte. Evrenin en gizemli nesnesi olması tesadüf değil. Vücut ağırlığımızın yalnızca %’2’sini oluşturup enerjimizin %20’sini çevirmesi gerçekten büyüleyici. Bunu nasıl yaptığını anlayamamamız ve kimi zaman şuur dışı hareketlerimize mana veremememiz tam da bu  sebepten. Demeleri o ki; beyin olumlu anılara odaklanıp olumsuzları filtreliyor. O nedenle bize geçmiş bize hep kışın şömine başında toplanan aynı ekose battaniyeye sarılmış çekirdek bir aile sıcaklığı veriyor.

Ayrıca beyin müthiş bir kurgu yeteneğine sahip, hiç yaşanmamış birşeyi yaşanmış anı gibi ya da o anı tekrar tekrar yaşıyormuş gibi(dejavu) ya da yaşayıp da hiç yaşamamış(jamevu) gibi gösterebiliyor ilginç bir şekilde. Bir bakıma mükemmel bir senarist ve aynı zamanda film yönetmeni.  Daha da ilginci; hiçbir yaşanmışlığı unutmuyor. Tek kusuru; arşive kalkan anıları hangi dizinle çağıracağını bilemiyor olması. Somutlaştıralım; büyük bir şehir kütüphanesi düşünün. Doğru tasnif edilmemiş, belli bir kural olmaksızın yan yana dizilmiş kitap yığınlarından oluşan rafları gözünüzün önüne bir getirin lütfen. Orada zaman kaybetmek istemezsiniz değil mi? Başka bir kütüphaneyi tercih etmek daha faydalı ve pratik olabilir sanki hı?

Unutmayı değil hatırlamamayı tercih etmek. Giriş yapmak istediğim konu buydu hattı zatında. Evet beyin yaşanmışlığı an ve an sünger gibi emiyor ama süngeri sıktığın zaman çıkan su genelde kirli olmuyor. Kötü yaşanmışlıklar süngerce bir yerlere hapsoluyor. Madem beyin yaptığı hiçbir işlemi unutmamasına rağmen hatırlamama gibi bir iradei alan tanıyor bizlere, bu karşılıksız sağlık hizmetine lakayt kalmak mama kabına pislemek olur. Değil mi ki yaradılış kodumuz:”iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak”, ruhumuzun her yerine işlemiş bir iyilik halimizin var olduğunu evvela kabul etmemiz gerek. Hatırlamama veya geçmişi güzel hatırlama eyleminin bu iyilik haline dahil olduğunu sonradan idrak ediyoruz. Gerçekten günün ilk ışıkları çarpmış gibi oluyor gözüme.

“İnsan…. bir hayvandır.” mevzusu

Hiç Helenistik dönem filozofu veya bugünün evrim biyoloğu gibi konuşup “insan unutkan bir hayvandır” felan demeyeceğim. Çünkü değildir. Esma ve erdem yüklü bir ruha hayvan türü sınıflaması doğru gelmiyor. Evrimciler bilimi ve gen haritasını silah olarak kullansalarda bu iddiayı benim ne aklım alıyor ne de kalbim.  O nedenle içinde bulunduğumuz ahvali en seçkin tabirle : “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” sözü açıklıyor. İnsan etimolojik olarak nisyandan türedi; yani unutkandır.  Yaşamak için unutmalıdır da. Çünkü acı hatırlandıkça kanıksanıp hafiflemez, insanı içerden oyar, kanatır. Veciz bir söz der ki; “insanı gam, duvarı nem yıkar.”

Yaşadığım türlü olumsuzluklarda çıkış kapım çoğu kez unutmaya meyyal hatıralarım oldu. Elbette unutmuyorum, daha ziyade hatırlamamayı tercih ediyorum. Kötüyü, acıyı, histeriyi filtreleyen bilinçli bir tercih bu. Çünkü uzun bir süredir toksik bir çevredeyim. Allah başka dertler vermesin Aslıcığım diyen oluyor?, abarttığımı düşünenlerde… Kendi hesabıma dışarıdan parlak ve diri görünen bir meyvenin sizi zehirlemesi kadar büyük bir hayal kırıklığı yoktur herhalde.

Dünya tabiatı itibariyle herkes yaralı ve herkesin bir kalp ağrısı var. Hayat denen mücadele merhem bulmaktan ibaret. Bundan sebep, artık insanlar yarasına merhem olmayan kim varsa ona tepkililer. Girdiği her kabın şeklini alabilen bana bile…

Bir süredir düşünüyorumda: köklerimin ait olmadığı topraklara serpilmişim adeta. Sanki boy veremiyorum buralarda. Daha fenası daha büyük ağaçlarda güneşimi kesiyor. Dallarım da benim gibi çelimsiz kalıyor. Tamam bir şekilde idare ediyoruz ama gövdem dik duramıyor. Yer çekimi biraz daha bastırırsa dipe çekecek beni.  Civardaki ağaçlar halime imtihan, halkası fazla olan ağaçlar ise çekilecek çilen varmış diyorlar.

Dönem hedonistik. Hatta sado-hedonistik bir dönem. Kişilerin, başkaların acılarından da son derece haz aldığı bir zamana doğduk. Böyle bir durumda bana ilaç olan yine benim.  Kendine yardım metotlarından başka birşey rahatlatır mı bilmiyorum?

Pozitif psikoloji üzerine okumalar yapıyorum, cümlelerimin fiilleri hep olumlama üzerine kurulu. Buna hususi dikkat etmeye çalışıyorum. Harika bir üst versiyon insan olma yolunda ilerliyorum. Ta ki külüstür model bir kafa ile çarpışıncaya kadar.  Sonra baştan alıyoruz tüm bir süreci.

Yoruyor, yıldırıyor ve bazen yeter bee dedirtiyorsa da kim bilir belkide çekilecek çilem budur; kendime yardım çabalarımdır? Kendimle meşgul olup, kendimle imtihan olmam isteniyordur mukadderatta?

Yine elimde hiçten bir madde, kafamda türlü soru işaretleriyle kalıyorum. Günün sonunda şuna kaniyim ama; toplumda “terapi ve tedavi edilecek” iki topluluk var. Biri tabiri caizse probiyotik öteki ise tam bir parazit. Kim kime galebe çalacak bilmiyorum ama iyiliğin kötülükten daha hızlı yayıldığını düşünüyorum. O nedenle sağlıklı ruhlarda iyilik yücelecek ve üç iken beş hatırlanacak, kötülük ise hafızanın sonsuz kara deliklerinde kaybolacak.

Ufuk çizgisini her gördüğümde oraya bir gün varabilmenin ümidi kaplıyor içimi. Bilmiyorum abartıyor muyum ama bence sadece iyi insanların oraya varma ümidi olabilir.

İyilikten ümidimi kesmiyorum çünkü evrende herşey zıddı ile kaimdir; yani kötülük oldukça iyilik de teraziyi dengelemek için bir yerde ağırlığını koyuyor olacak.

Dünyanın tüm fenalıklarına rağmen, iyi kalacak olanlara selamım olsun bu yazı…

 

 

 

Genetik Kaderdir*

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Şu çok tartışmalı gündemlerimizden biri olan sağlıklı yaşam fenomeni çıktı çıkalı genetiğe olan inancımı yitirdim. Bunda elbette ki bilim dışı kaynakların parmağı büyük. Nasıl bir körlük veya saflık mı demeliyim bendeki, istenmeyen kalıtsal mirasları doğru bir beslenme ile def edebileceğimi düşünüyormuşum, acizane. Çünkü her zaman başka bir yol vardır, hayattaki herşeyin alternatifi olduğu gibi. Sağ kulağını sol elle tumak mı yoksa sağ elle tutmak mı?

Şöyle bir gerilere gittiğimde alternatif kelimesi Nikola Tesla ile dağarcığıma yerleşmiş. O gün bugündür hep var olanı değil yerine konabilecek şeyleri yeğledim. Alternatif tıpta bunlardan biri.

Bugün modern tıbbın insanı mekanik bir sistem gibi görmesi sinirime dokunuyor. Hastanelerdeki değersizlik hissi sanki damar içine enjekte ediliyor ki, hacetimiz neyse hemen görüp gidelim. Muayene sırasında duyguların ehemmiyetinden söz edemiyoruz bile. O duvarlar arasında eşrefi mahlukattan mahluk seviyelerine inmiş olduğumuzu görüp her seferinde büyük bir üzüntü duyuyorum. Hipokrat kadar eski “karşılıklı güven” ilkesi sözde kalmış ve pratik edil(e)memekten unutulmuş.

Halk sağlığının beyaz önlüklü kahramanları?

Doktoru halk kahramanı olarak görmeyi bırakalı çok oldu. Bilgisine hürmetimiz sonsuz elbet ama medet ummuyoruz daha doğrusu umamıyoruz.  Artık şifa beklentisinden çok tıbbın ilk ilkesi olan; “önce zarar vermesin”de, gerisi hallolur diyorum.

Son yıllarda kendi jenerasyonumda gördüğüm ve beni düşündüren şey Google’ı kişisel doktor ilan edip,hastanelerden ayağımızın kesilmesi. Bu kesinlikle iyi bir fikir değil, çünkü Google’da sağlam pabuç sayılmaz. Orada da büyük bir kirlilik söz konusu.  Çöp bilgi, hap bilgi ve ham bilgi birbirine karışmış ve bunları birbirinden ayırt edecek zihinler gerçekten azınlıkta.  Çünkü sorgulamayı ayıplamışız, üstüne bir de sorgulayanı sorgulamışız. Toplumda çok soru soran kişilere resmen göz yuvarlayıp, “öff amma sordun?” diyoruz. Tam tercümesi rahatsız oluyoruz.

Bugünkü kitleyi sorgulayan ve doğrudan alan olarak ikiye ayırıyorum. Doğrudan alan kesim herkesin sevdiği ve kabul ettiği bir topluluk. Diğeri ise resmen üvey evlat.

Dawkins dini coğrafik bir öge olarak görüyor.

Hani İbn-i Haldun “coğrafya kaderdir ” diyor ya; haklı olabilir. Çünkü yaşadığın yer kim olduğunu büyük ölçüde belirler.  Hatta Richard Dawkins bir keresinde Twitter’da şöyle bir soru sormuştu: “Dine neden bu kadar bağlısınız sonuçta Pakistan’da doğsan Müslüman olacaksın, Polonya’da doğsan Katolik.” Çıkış noktası İbn-i Haldun’un bu sözü olabilir sanki ha ne dersiniz?

Soru aslında biraz mesnetsiz ve gelişi güzel. Çünkü şu bir gerçek ki; din toplumların afyonudur.  Aciz insan topluluğu da diyebileceğimiz bu toplumlar rahat ve güvende hissetmek için din gibi bir afyona ihtiyaç duyar. Daha güzel bir ifadeyle Fransız sosyolog Emile Durkheim’e göre din toplumları bir arada tutan toplumsal bir yapıştırıcıdır.  Toplum gücü inancında bulur, acizliğini bu şekilde unutur, hissetmez.  Yani din bireyden önce toplumsal bir ihtiyaçtır ve sosyolojik bir olgudur.  Bunu da Dawkins’e atfen şuracığa iliştirmiş olayım.

Neyse genetik kaderdir diyordum başlıkta. Sözü biraz kendime yontmuş gibi oldum ama kesinlikle hak vereceksiniz. Geçenlerde varis problemim dolayısıyla hastanenin yolunu tuttum. Kısa bir muayene ve Doppler filminden sonra doktor varisimin ilerlediğini ve basit bir operasyonla müdahale edilmesi gerektiğini söyledi. Biraz afalladım tabii. Görünürde bilye, renk vs.  gibi aleni belirtileri olmasada azıcık ayakta kalınca nazlı gelin gibi oluyorum.

Film sonrasında doktor şikayetlerimde çok haklı olduğumu söyleyince rahatladım. Vücudumun verdiği sinyalleri doğru aldığım için içimden aferini çektim.

Ailemizde anne tarafımın böyle bir problemi olduğunu biliyordum ama pekala önlenebileceğini sanıyordum. Ne de olsa bir kaç yıldır beslenme hususunda daha bilinçliyim, yani öyle umuyorum. Baktığında her umduğumu değil, sağlıklı bulduğumu yiyorum. Ama ne yazık ki istenmeyen genleri bu şekilde elimine edemiyoruz. Kesin bilgi. Bana inanmıyorsanız Dr. Sharon Moalem’e sorun. “Genler Unutmaz” diye şahane bir kitabı var yazarın. Genetik yatkınlığın ne anlama geldiğini hasta hasta örnekliyor.

Yazarın konuyu hasta bazında el alarak vurgulamak istediği şey; herkesin diyabetten, kanserden etkilenme oranının aynı olmaması.  Bunun sebebi aktarılagelen genlerin bizde baskın/çekinik davranması.  Bu arada sadece fiziki değil psikolojik rahatsızlıkların bile bu ilkeye göre hareket ettiğini öğrendim. Mark Wolynn’in Seninle Başlamadı isimli kitabında Posttravmatik Stres Bozukluğunun’da aslında genetik bir miras olduğunu hayretler içerisinde okudum. Ona başka bir postta enine boyuna değinirim.

Sharon’a göre bir risk haritası oluşturacak genetik, epigenetik, davranışsal ve çevresel faktörlerin sihirli bir kombinasyonu henüz bulunamadı.Yani şu bir anda patlak veren sorunumun neyden kaynaklandığını asla tam olarak bilemeyeceğim.  Belki genetik; varisi taşıyan genom dizisinin eksprese olmasından kaynaklandı, belki epigenetik; bazı alışkanlıklarım sebebiyet verdi, belki davranışsal; ayaklarıma fazla yüklendim bilmiyorum.  Ama sanırım benim durumum için hepsi geçerli.  Şair kızacaktır eminim ama belki de hepsinin üstünde bu bir kader; dizilimde çoktan yerini almış ve işleneceği günü beklemiş.

Her ne kadar bana son seçenek yakın gelse de, Muazzez Ersoy’un sesi kulaklarımdan gitmiyor bir türlü. Hani diyordu ya şarkıda: “Kader diyemezsin, sen kendin ettin”. Sonra düşündüğümde e işte kader de bu değil mi zaten diyorum.

Çünkü kaderi izah ederken nasıl diyoruz: “Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor“. Başladığımız yere geri dönüyoruz sanırım. Devreleri yakıp, gece gece iş açmayalım başımıza. Kabul edin siz de işte; genetik kaderdir

 

 

 

Ortalamaya Beşinci Lazım

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Hani bir söz var; “kişi en yakınındaki beş kişinin ortalamasıdır” diye.  Eğer doğruluk payı varsa kendi adıma son derece vahim bulduğum bir söz. Çünkü ortalamaya vuracak yeterli kişi sayım yok.

Okeye aranan 3.- 4.ler gibi. Dünyadaki diğer dertlere kıyas ettiğinde bir trajedi değil belki ama içerisinde yaşadığım fanustan aşağı doğru baktığında resmen Büyük Çin Kıtlığı yaşanıyor.

Ev hanımlığı müessesesi biraz acımasız ve doyumsuz. Hayır bu bir “bence” cümlesi değil, kadınların geneli bu yönde kanaat getirmiş. Hatta Simone De Beauvoir  “The Second Sex” isimli kitabında bu konuya öyle güzel açıklık getirmiş ki, buyrun bir göz gezdirelim:

“Pek az iş Sysphus’un işkencesine sonsuzca tekrarlanan ev işleri kadar benzer. Temiz olan kirlenir, kirlenen temizlenir, tekrar ve tekrar, gün be gün. Ev kadını, zamanın dışındadır; o hiç birşey yapmaz, sadece şimdiyi sürükler.”

Sağcısı, solcusu, genci, yaşlısı, çalışanı, ev hanımı katılmayan yoktur herhalde. Günümüzde sonsuz döngüye girmiş ev işleri ne yazık ki kadının üretkenliğine ve yaratıcılığına vurulan bir balta gibi, Bittikçe vuruyoruz baltayı kadının “en verimli yerine”(gövdeden yukarı) ve şunları ekliyoruz: “daha ütü var”, “yemek iyi pişsin ha”, “çoraplarımı nereye koydun?”.

Böyle ev işlerinin iç içe geçtiği bir resimde sosyal ilişki ve çevre düşlemek pek mümkün durmuyor.  En olası ilişki kapı komşuluğundan ibaret.  Haliyle yukarıdaki anonim sözde geçen o beş kişiyi tamamlamak ciddi bir efor. Hadi tamamladın diyelim işin mesleki, ahlaki, kültürel boyutu var. Birindeki yüksek değer ötekinde farklılıklar gösterse ortalama sonucu senin değerini olduğundan aşağı çekmez mi?

Beş parmağın beşi bir değil ki. İşte bu yüzden, piyasada varlık gösteren bir çok kurum ve kuruluş arkaplanda benzeşen ve birbirine uyum gösteren kişileri bir araya topluyor. Adına ekip veya takım diyelim; bu topluluk genelde grup ortalamasını yükseltme eğilimi gösteriyor.

Aslına bakarsan farklı iş gücü ve zekaların bir araya gelmesi sanayi devrimiyle vuku buluyor. Hemen akabinde uzmanlık alanları dal budak salınıyor. Bügünün aksine herkes herşeyi bilmek zorunda kalmıyor.  Nasıl dayanılmaz bir hafiflik!

Hal böyleyken alanında ilerlemen daha seri ve kolay oluyor. Çünkü sistemdeki aksak dişli olmamak için daha fazla çaba gösteriyorsun. Ortalama değişir mi bilmem ama senin geliştiğin aşikar.

Peki iyi dedin de ev hanımı olanlar ve ortalamadaki beş kişininde hepsi ev hanımı olanlar napsın? Bizim çevremiz de bizim gibilerle örülü bir duvar gibi.

Bu soru üzerine defalarca kafa yormuş junior bir ev hanımı olarak,  kişisel gelişimi şiar edinsin derim. Satrançta bir sonraki hamleyi hesap eder gibi bir sonraki günü planlamasını tavsiye ederim.

Hayatının bir köşesine kitapları koysun mesela. Koyduğu köşe kitaplık olmasa da,  günlük okumaları miktar farketmeksizin yapmaya gayret etsin.

Sık sık bilgiye maruz kalsın derim.  Salt kitapla değil görsel-sosyal medya ile. Youtube artık eğlence platformundan çok bir tür öğrenme platformuna dönüştü. Hazır ücretsizken, yararlanmasını dilerim.

Emine Şenlikoğlu idi sanırım yanlış hatırlamıyorsam. Diyor ki: “Bir kadının ev işlerini aşan idealleri olmalı“. O kadar haklı ki bu sözünde. Yeise gerek yok çünkü yeni nesil bu konuda ümit vaat ediyor. Blog işleri, yazarlık, kitap okuma gibi entelektüel aktiviteler Y-Z kuşağında oldukça yaygın.  Gidişat öyle ki; gelecekte bu aktiviteler de sıradanlaşacak ve kişisel gelişim için başka sıçrama tahtaları arıyor olacağız. Yine de özden uzaklaşmayalım:

Eğer ortalamayı yukarı çekmek istiyorsak, önce kendimizi sonra çevremizi niteliklerle donatmalıyız. Niteliğin ne olduğu mühim değil. Anahtar kelimemiz “üretmek” ve “öğrenmek” olmalı.  Atom bombası felan artık efsaneler arasında yerini buluyor. Şimdilerde membanın kirliliğine rağmen bu yüzyılını en güçlü silahı “bilgi”. En dar anlamıyla kitlelere karşı artık bilgi ile savaşıyorsunuz.

Basit bir aritmetik ortalama nelere kadir değil mi? Alt tarafı en yakınımdaki beş kişiyi bulup ortalamasını alacaktım. Peki ne yaptım? Kadın dedim, ev işleri dedim, iş bölümü ve sanayi devrimi dedim. Dağıttım biraz ortalığı, kusur olarak bakmayın.

Çünkü günlük hayatın koşturmacasıyla üstü toz tutmuş zihnim bir çırpıda silkelendi. Döktü ona yapışan sözcükleri tek tek. Temizliği bu söze kısmetmiş ne yapalım.

Şimdi size miras bırakıyorum bu sözü. Üstüne düşünün, biraz matematik biraz da temizlik yapın bakim.  Ben de gideyim başka sözlere içerleneyim, dolayım.

Aslıhan,

 

İrademin Bebeksiliği*

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Nicedir verdiğim sözler var kendime, imkansızlığına bahis yatırdığım hedefler ve tavana bakarak “şu da olursa ne iyi olur ama” dediğim hayaller. Onlardan yalnızca biriydi bu blog;  ilk kilometre taşı, diğerlerinin gerçekleşmesinde hükmü olan bir tür başlangıç noktasıydı. Ne demiştik hani en son? Arayı açmayacaktık artık; haftada bir seslenecekti düşüncelerim paragraf paragraf buralardan?

(dusunbil.com'dan alınmıştır)
İrade(Görsel düşünbil.com’dan alınmıştır.)

Olmadı ama. İradem yine “tam aferim iyi gidiyorum” dediğim yerde yoldan bir taksi çevirip beni o kadar insan kalabalığının içinde dımdızlak bıraktı. Biliyorum bensiz yapamaz fazla, o irade buraya gelecek. Ama ne gerek vardı demi şimdi, tüm bu olanlar?

Yeniden başlamak

Olsun hayatın reset tuşu yok ama iradenin var. Allah kulunu bilmiyor muydu sanki? Yoksa neden opsiyon versindi külli ve cuz’i diye? Madem iradenin tekeri patladı, seni yolda bıraktı, küllerinden doğmana gerek yok ki, bıraktığı yerden devam et yeter. “Allah’ım zorlaştırma, kolaylaştır” duası da bir omuz olur böyle zamanlarda. Sen hele bir başla…

Yapı olarak iradem nefse uyduğu zaman, sağduyuma uyduğu zamana göre daha rahat.  O kadar ki suçüstü yaptığım zamanlarda hep bir sandalyeye oturmuş kollarını arkaya doğru esnetirken yakalıyorum kaçağı.

İradenin Motivasyonu

İradeyi kaçtığı yerden az uzakta yakaladık, iyi, peki, güzel de okul mu burası müdüre? Disiplin cezası mı vericen hayırdır? Verdin diyelim velisi kim haşarenin? Boşver bence oralara çok girme.

Olacağı şu; başlayacağız yine bir yerlerden. Dr. Özgür Bolat ne diyordu: iç motivasyon daha önemli, yani istek. Şaşıracaksın belki ama bak hoca şöyle devam ediyor; bir tür dış motivasyon olan ödüllendirme cezalandırmayla eş değer, ikiside birer kontrol mekanizması çünkü. Yani kendime şunu da diyemeceğime göre: “hadi gülüm bu hafta yazını yaz sonra senle Armine’ye şal bakmaya gidelim“, fitili mecbur içerden ateşlemem gerekecek. “Sen yaparsınlarla, sen aslansınlarla” gaz ikmali sağlayıp ilgiyi ve isteği başlangıç seviyesiyle aynı seviyede tutmak lazım. Bundan daha parlak bir ampül yanmadı bende, sizde?

Mevzu sadece istikrarlı yazmakla kalsa hadi neyse. İrademin sanki benle tartışmış gibi yapıp elimi bıraktığı bir şey daha var: şekersiz yaşam projem. Şöyle izah edeyim; şeker benim uzatmalım, iyi günümde kötü günümde hep yanımda yer alanım. Alaturka deyimle; yıllara meydan okuyan bir aşk bizimkisi. Böyle saplantılı, hastalıklı, mıç mıç birşey. Seni sevmiyorum demene inanmaz, gözünün içine bakar ve yıllar önce Seda Sayan’ın Mahsun Kırmızıgül ile olan o olaylı düeti gibi bir daha söyle diye ısrar eder. Öyle pişkin, öyle fettan ki…

Hiç kolay değil böyle bir ilişkiden sağ çıkmak. Ramiz Dayı’nın bir lafı var, hani Ezel dizisinde yiğendeki e’leri 3 elif uzatan merhum amca. Der ki; “herkes öldürür sevdiğini“.Ramiz dayıya çok yakıştırdığım bu söz cahilliğime doymayayım, sonradan öğrendiğime göre Oscar Wilde’a aitmiş.

Birimiz Gitmeli-Oscar Wilde

Bir intihar notu aslında; “birimiz gitmeli“. Fakat ben tuvalet aynasına kırmızı rujla yazılmış bir hoşcakal notu olarak kullanıyorum bunu. Gitmesi gereken biri varsa o da benim. *Şeker beni terk edemez, ben şekeri terk ederim.

Çünkü diğer Stokholm’lüler gibi celladıma aşık felan değilim ve bu çılgınlığa 3 Aralık 2017 itibariyle son vermiş bulunuyorum.

Tüm kamuoyuna duyurulur.

Aslıhan,

 

 

*(Her Türk kızı buna benzer bir ifadeyi hayatının bir noktasında mutlaka kullanmıştır, lütfen şanımızdandır).

Ramazan Ajandam

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Haftalık yazı rutinimi affınıza sığınarak geçtiğimiz hafta yorgunluk hasebiyle bozdum.  İlk halkadaki zinciri kırdık yani anlayacağınız. Malum ramazan temizliği, kardeşimin kep töreni ve haftalık okumalarım derken bedenim alarm verdi, vitesi küçülttü. Ve nihayetinde tüm hareket fonksiyonlarını durdurdu. Mevcut pozisyonumuz kararsızlıkla karışık eylemsizlik.

Buna rağmen rehavet henüz çökmemiş ve irademim daha tutar tarafı var iken, ramazan postu girmek istedim.

Allah-u Teâlâ bu ayı “oruç tutma” ya da “namaz kılma” ayı olarak tarif etmemiş. Her şeyden önce bu ayı “Kur’an’ın indirildiği ay” olarak nitelemiş.-Nouman Ali Khan

Üç aylara girdiğimizden bu yana heyecanlı bir bekleyiş var sosyal medyada. “Ramazaaaan geliyoor analar”  postları şöyle dursun, ev içi ramazan düzenlemeleri ve takvimleri paylaşılıp duruyor Instagram’da. Neme lazımcı değilim; çok cici duruyor süslemeler, dekorasyonlar ve etkinlikler ama ramazan coşkusunu hissetmek için illa bu tarz dış motivasyonumuzun olması mı gerekiyor? diye sormadan edemiyorum…

Kişilik olarak gücü içinde hissedenlerdenim. Dış motivasyonlara imrensemde bende huşu anlamında büyük bir etki yapmıyor.  Ha yapsa bile bütün bir ramazan sürmüyor o etki.
Her sene olduğu gibi “sağduyum” ile hallediyorum bu işi. Kendisiyle geçtiğimiz hafta bir araya geldik. Ben ona yapacaklarımı söyledim o da başıyla beni bir bir onayladı. Siz de konuşun sağduyunuzla. Düşüncelerinizin kahir ekseriyeti ona hak verecektir.

Fikir vermesi açısından kararlaştırdığımız “ramazan ajandasını” sizlerle de paylaşayım.

1- Her güne bir hadis, bir dua ve bir sure ile başlamak.

2- Tüm ramazana yayarak Muhyiddin İbni Arabi’nin Fususu’l Hikem’ini ve Şeyhülislam Ebussuud Efendinin fetvalarını okumak.

3- Her gün Resullullah(sav)’ın bir sünnetini tatbik etmek.

4-Her gün en az üç esmayı zikir etmek.

5- Her namaz sonrası tesbihati de eda etmek.

6-Her gün bir konu üzerine ilmihale başvurmak.

Yapabileceklerim(iz) elbette bunlarla sınırlı değil. Kendi adıma pratik bir başlangıç seçtim. Ramazan ruhunu anne olduktan sonra daha coşkulu yaşadığımı hissediyorum.  Gelecek nesillere gıpta edilesi bir ramazan profili miras bırakmak istiyorum. “Git başımdan oruçluyum zaten” profillerinden farklı olarak.

Tabiri caizse bir tür ramazan şuuru oluşturdum. Niyetlendiğim süre boyunca her duygumu, davranışımı, cümlemi ve kelimemi dahi sorguluyorum.

Bu ramazanda daha mümin, daha toleranslı ve ilm-i bir anne olmak için yola çıktım.  Mevcut okumalarıma kısa bir mola verdim. İlim tazelemek ve okumak isteyipte okuyamadığım bütün dini kitaplara yer açmak istedim ufkumda. Niyet ettim ve bu sene nasiplendim hamd olsun.

Herkese sabır, şükür ve Kur’an dolu bir ramazan diliyorum. Ramazan-ı şerifimiz mübarek, tüm ibadetlerimiz kabul olsun inşaAllah…

Aslıhan

 

İyilik Yap İyilik Bul VERSUS İyilik Yap Denize At

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

-29.02.2016 tarihli iyilik kartı
29.02.2016 tarihli iyilik kartı

İtiraf edelim bu ikilem arasında gidip geldin sende bir sefer. Hatta iyilik yaptığın kulun nankörlüğüyle yüzleştin belki de. Ya da yaptığın iyiliği başa kakmak istedin. Ama az sakin. Şöyle birşey soracağım; bazı atasözü ve deyimler sence de hayatımızı yanlış yönlendirmiyor mu?. Her iyilik yapan karşılığını görüyor mu ki?, Ya da bir elin verdiğini diğer el duymuyor mu acaba?.

Hele güzel Türkçemizde bazı elim misaller var ki;  “yediği kaba pislemek” ve “ekmek yediği eli ısırmak” gibi akıllara ziyan. Günümüz insanı iyi olmaya niyet etse dahi iyilik yapmaya ürküyor. Ve bazen bir kul hakkı olan selamı kendinden ve karşısından esirgeyebiliyor.

İyilik kelimesindense “hayır” kelimesini kullanmayı yeğliyorum. Kendimi bildim bileli hayır ve hasenattan kabına sığmaz bir mutluluk duyarım.  Ama ben bunu sanırım “secret” felsefesi diye tabir edilen “iyi düşün iyi olsun” düşüncesinden hareketle yapıyorum.  Ve açıkçası iyiliğin karşılığı ile pek işim olmuyor.

Geçenlerde takipçisi olduğum  deli-anne‘nin  liderliğini yürüttüğü “damladaki okyanus” isimli bir iyilik hareketine denk geldim. Hayır odaklı bir avuç güzel insan düşünün. İsimleri ne kadar yakışık değil mi? “Okyanusta bir damla olmak” yerine “damlada bir okyanus olmak”. Dil biliminde güzel bir tersine mühendislik örneği.  Zaten Mümine Yıldız’ın bazı betimlemelerinin altını defalarca çiziyorum. Türk dilini Britanya şartlarında bile esnetmiyor. 

Beki İkala Erikli’nin “melek kartları” vardı hatırlayananız vardır(kitabı sadece reddiye amaçlı inceledim bkz. “Meleklerle Yaşamak”). Grup aynı fikri temel alarak her hafta bir iyilik kartı yayınlıyor. Haftaya güzel başlamak için daha iyi bir nedeniniz yoksa, bu kartları iliştirin bir kenara. Fizibilite açısından bir zorluk yaşamayacağınızın garantisini ben şahsen verebilirim. 

Kartların içeriği tam anlamıyla “hayır” kelimesini karşılıyor mu sorusu benim alanım değil. Ama en basit haliyle bir “merhaba” bir çehrenin gülmesine vesile olursa belki çarkı yeniden döndürebiliriz.

İşin manevi boyutunu bir kez daha düşünelim. Bilhassa sevap hanemizi. Biz şaşar beşerler aynı zamanda konargöçeriz. Ahirete yolculuğumuzda yanımıza alabileceğimiz güzel amel ve hayırlarımız dışında ne var ki?

Hayrı bol günleriniz olsun inşaAllah…