Fakat Anne Bu Toksik Bir Hikaye

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

*Aşağıda bahsi geçen kişi ve olaylar tamamen hayal ürünüdür diyemem lakin gerçektir de diyemem. Yaşadığın dünyaya bir bak sevgili okur. Buradaki kurgunun gerçek ile sahtesini ayırmak ne kadar mümkünse o kadar gerçek bu hikaye.

/////////

Bu bir Umberto Eco romanı değil, bu benim hasta çocukluğumun üstüne sürdüğüm bir tür yara kremi.

Picasso-Mother and son

Evin yatak odalarına açılan arka bölümdeki kütüphanedeyim. Dünyaya her kızışımda soluğu aldığım müstakil bir sığınak, tüm uyaranlardan yalıtılmış bir özerk bölge burası.
Her sabah olduğu gibi, keyif çayımın son yudumlarını çamlığa bakan pencere pervazında alıyorum.

Gökyüzü henüz; bulut kardeş ve martı jonathanlardan ibaretken, gözüm karşı komşunun balkonuna ilişiyor. Begonvil, kasımpatı, menekşe ve açelyadan oluşan bir tabiat yapmış komşum kendine. Etine dolgun anne edalı, ki yüksek ihtimalle de anne olan komşumu getiriyorum gözümün önüne. Bebeğine süt verirmiş gibi gayet müşfik bir ifadeyle su koyuyor saksıya, ilk banyosuymuş gibi özenle sıkıyor fısfısı yapraklara ve az biraz renk değiştirseler aspirini kırıp topraklarına tohum serper gibi serpiyor şifasını. Nasıl desem şuh bir kadın, sesi de güzel; her sabah çiçeklere tek şarkılık repertuarıyla konser veriyor. “Kızım” ile başlıyor şarkıları genellikle…

Maria Fabrizio for NPR

Hayatı sevdiği aşikar. Benim asıl merak ettiğim nasıl bir çocukluk onu böylesi bir anneliğe eriştirdi? Her ıssız anımda önümü kesen düşünceler kıstırıyor beni, ta küçükken ilk meydan dayağını yediğim o köşede.

Her “kızım” sözcüğünde biraz daha artıyor klostrofobim. Şimdi ve buradan çok uzaklarda, geçmişe, tozlu, örümcek ağlı ve bol haşereli bir tavan arasında buluyorum kendimi.

Annemin dar çatısından, dar gelirli bir aileye normal olarak doğuyorum. Ama normal olamıyorum. Öyle bir gayem de yok zaten. Kim ister ki başkası tarafından kurulan bir saat ya da güdümlü bir füze olmayı?

Annem ile ilk kontağım ne yazık ki bir tür “ilk görüşte aşk” olmaktan çok uzak. Davetsiz icabet etmiş bir misafir gibi kapıda bekliyorum bir süre çünkü ev sahibemiz hazırlıksız, dağınık ve ikramsız.  Mucizevi bir tevafuk olmayı umarken talihsiz bir tesadüf oluveriyorum hayatında.

İkinci görüşmemizde artık birbirimize mecbur olduğumuz gerçeğini kavramıştı. Ne de olsa ben onun minik ve yarım akıl gurbet arkadaşıydım.
Yine de zorlanıyorduk birbirimize, çarpışıyordu bakışlarımız kaynayan su molekülleri gibi. Duramıyorduk aynı yerde, bakamıyorduk ne aynaya ne de yüz yüze.

Ama ben küçüktüm, ellerim de öyle. Annem ise beni kendi masalının kahramanı bir dev gibi görüyor, boyumdan metrelerce büyük işler için kılını kıpırdatmıyordu.

Bir iş beni aşmışsa, beceremeyip nail olamamışsam öfkesinden öncelikle ve en fazla ben nasipleniyordum. Öyle zamanlarda çocukken altında kara, iri bir çift göz göreceğim diye korkup kaçtığım yatağın altına saklanırdım yine. Zaten geçmişimin karması “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” deyimi üzerineydi. Eğer öfkesi yatak odama kadar taşmışsa tünel kazıp karşı komşumuzun odasına çıkabilmeyi hayal ederdim hep ve duaya sığınırdım hemen: “Allah’ım annemin sinirlerini benim üzerimden al, yalvarırım bir daha Seden’in bebeğini almıycam lütfen?”.

Sonra bir bakmışsın hayat düz bir çizgi ya da yine öfke nöbetleri.

Anlamıyorduk işte, birbirimizi zehirliyorduk, alerjiktik birbirimize.  Doktorun yasakladığı, aynı anda tüketilmemesi gereken gıdalardık biz.  Aslında insan, insanın ağusunu alırken biz birbirimizin ağusu oluyorduk.

Bir süre ayrı durduk annemle. Evlendim ve toksik bir geçmişe rağmen anne olmayı tercih ettim. Evet klişenin aksine anne oldum ama anlamadım annemi. Varlığıyla yokluğu girift hal almış bu kadının mutsuz bir evliliğin tarafı olduğunu, majör depresyon ile mücadele ettiğini ama kimseden yardım istememesini bir türlü anlamadım ve halen anlamış değilim. Hayat tek bir omuz için fazla ağır anne, Atlas bile şu koca küreyi taşırken dizlerini kırıyor baksana…

Sadece bir şeyi anlıyorum; geçmişin tahribatını onarmak için kendi anneliğime gebe oluşumu. Otacının kendi elleriyle hazırladığı ot karışımını demleyip içmesi gibi, homeopatik bir reçete yazıyorum kendime.

Evladımı doğururken farkında olmadan kendimi de doğurdum o gece yarısı.  Geçmişe dair tüm sancılarım bıçak gibi kesildi; kök hücre tedavisi gibi birşeydi bu. Beni aldı, dönüştürdü ve yeni bir hayat bahşetti bana. Anne karnında mahsur kalan ikinci bebek gibi sonradan da olsa merhaba dedim dünyaya; “ben buralarda yeniyim”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir