Fani Ömürde Anlam Dediklerimiz

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba, umarım başım hoştur da yanlış görüyorumdur; en son 4,5 ay önce yazı eklemişim bloğuma. Bir irade ve istikrar abidesi canım kendim, yeni yıl çözüm planları gibi buraya her yazı eklediğinde ajandasına da madde madde gündem, plan ve hedef listesi oluşturuyor.

Motivasyon teorileri nasıl işler bilirsiniz. Ödülün tatmin, cezanın caydırıcı bir tabiatı vardır. Ceza daha ziyade suçu çağrıştırdığından ödül güdümlü olduğumu başıma birşey gelmeyecekse rahatlıkla söyleyebilirim.

Anlık ruh halimden bir sabun köpüğü edasında akıp giden motivasyonumun asıl kaynağı: “yaptığım işten tatmin olma, doyum sağlama.”

Plan demişken, gündemime aldığım gelecek kipli her cümle sanki Allah ile benim aramda espri konusu. Anonim bir söz diyor ya:” Tanrıyı güldürmek istiyorsan, ona planlarından bahset.”, belki de muhabbet telllallığı için yapıyor olabilirim tüm bunları, kim bilir?

Şu sıra müphem bir konu olan ve kişisel gelişimcilerinde odağından sıyrılamamış “anlam arayışımız” üzerine kafa yoruyorum. Yaptığım okumalardan da anlıyorum ki, nerede, ne zaman ve nasıl başladığı mühim değil bu arayışın. Fakat sonlu bir süreç, bir bitiş çizgisi var ve bize tanınmış bir vade var.

Bu durumda zamanın kullar arasında eşit paylaşıldığını söyleyemeyiz. Algımıza bağlı olarak zaman denilen fenomen ya daralır ya da genişler. Fakat meselenin ana arteri halis niyet ve salih ameller üzerinedir. Allah tanıdığı süreyi değiştirmese de(isterse elbette yapar), buradan bize illaki kanaat notu gelecektir.

Madem zaman konusu belirsiz, o halde hızlı davranacağız.

Ahesteliğin yeri burası değil” der tanıdığım çabuk kadınlar. Ve marifet can henüz bedendeyken aradığımızı bulmak. Hoş, aranınca bulunuyor mu? Ve bulanlar hep arayanlar mıdır? Sanırım bir düşünmek lazım.

Ne diyorsun sen Aslı ya?

Viktor E. Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı” isimli şahanesi beynimi tam kapasite mesaiye aldı diyebilirim.

Öncelikle aranızda okumayanlar vardır diye kitabı boydan boya masaya yatırmayacağım. Bende bıraktığı his ve heybeme aldığım öğretilere nispeten ağırlık vereceğim.

Anlam derken kastettiğimiz ne?

Yüce TDK’ya göre anlam:

“Bir kelimeden, bir sözden, bir davranış veya olgudan anlaşılan şey, bunların hatırlattığı düşünce veya nesne, mana, meal, fehva, deme, mazmun, medlul, valör.”

Anlam dediğimiz idrak ürünü, felsefenin temel konusunu oluşturduğundan biraz düşünürlerin de bu husustaki görüşlerine değinmek isterim:

Platon‘dan başlayacak olursak: Platon yaşamın anlamını “iyi idea” kuramıyla açıklar. Varlığın ötesinde, mistik bir kavramdır idea. Kavrayışımızın dışında olan, tanrısal şeyler deyip işin içinden sıyrılsa da ne demek istediği aşikardır; “hakikat”.

Nietzsche‘ye göre anlam yoktur , dünya koca bir hiçliğin merkezindedir ve zaten Tanrı ölmüştür.

Shopenhauer‘ de karamsardır bu anlam karşısında. Çünkü insan varoluşunu hata olarak görür ve yarınımızın bugün ve dünün getirdiği kötülüklerin toplamı olacağından neredeyse kuşku duymaz.

Buda‘yı söylememe gerek yok herhalde, hayatın anlamı ancak acı deneyimlerle mümkündü. Eğer hayatın anlamını çözememişsek çilemiz henüz dolmadığındandır.

Albert Camus hayatın anlamına ışık tutan şu soruyu sormamızı istiyor kendimize: “yaşadığım bu hayat yaşanmaya değer mi? Eğer evet ise Sisifos gibi kayayı her düşüşünde tepeye çıkaracağız ama değilse tüm bu absürtlüğe son vereceğiz. Şu meşhur söyleminde olduğu gibi “bir kahve mi içsek yoksa kendimizi mi öldürsek” ? Eğer yaşama evet demişsek anlamı budur zaten; yaşama amacı.

Viktor E Frankl‘a göre yaşamın anlamı kaçınılmaz olan acı ile mücadele biçimimizdir. Hayatın kuşkusuz bir amacı olmalı. Çünkü varlık bulduğumuz şartlar mükemmel olmamakla birlikte, idealize edilmesi gerekir. Anlam deninen şey bu idealize etme çabası bile olabilir. Alet yapandan, seçim yapan bir canlıya evrildiğimizden beri deneyimlediğimiz trajediler birer başarı hikayesine dönüşüyor şükür ki.

Peki güzel de avam ne diyor?

Hayata yüklediğimiz anlamlar göreceli, bunda hemfikiriz. Şimdi şu an sekizinci kattaki evimin balkonundan kendimi atmıyorsam, herşeye rağmen bu dünya acılarıma değdiği içindir. (Şüpheciler, basit bir matematik hesabıyla sağlamasını yapabilirler.)

Ne de olsa her fani gibi, gelecek zaman fiillerine yüklediğim hayallerim, inancım ve bir ekmek kırıntısından ufak dahi olsa ümidim var.

Yaşamın sırrına vakıf olduğu düşünülenler:

UN-Habitat Award Bronze Prize
H.T. Hasini Jayanga Wijesuriy


Bana öyle geliyor ki, bu sırra erenler Anadolu dervişleriydi. Nefisleri ölü, akılları stabil ve kalpleri yeniden diriltilmiş Kaygusuz Abdallar, Yunus Emreler, Mevlanalar, Geyikli Babalar…

Sahih bir hadiste “ölmeden önce ölmek” salık veriliyor. Anlam dediğimiz her ne ise sanki bu metaforda gizli.

Saydığımız bu isimler, şu sinek kanadı kadar kıymeti olmayan dünyada bir anlam bulmuşlar, halk içinde hakla yalnız kalmayı başarmışlar ve Allah’a dost olmuşlardı. Yaşamın nihai ve en yüce anlamı başka ne olabilir ki?

Varoluşsal Sancılarımıza Ağrı Kesici Önerisi

Anlamamak, bilmemekten daha fazla acı verir. En büyük korkulardan biri olsa gerek; olan biteni anlamadan filmin sonuna gelmek.

Bu hususta tavsiye noktasında yetkin değilsem de, içini kazan biri olarak nasibimiz için çaba göstermeyi ve dua etmeyi oldukça faydalı buluyorum.

Sorun aslında şundan ibaret:

“Yaşamdan ne beklediğimizi biliyoruz fakat bizden bu yaşam için ne bekleniyor o konuda fazlasıyla eksiğiz.”

Zaten tür olarak bir beka problemimiz var, geldik, gideceğiz. Baki bir gazelinde şöyle der:

“Yüksek sesini bu aleme Davut gibi sal
Çünkü bu gök kubbede baki kalan ancak hoş bir seda imiş. “

Yani eşya yok olmaya mahkum, biz ses bırakmaya bakalım; gelecekte de eko yapacak biçimde…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir