Genetik Kaderdir*

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Şu çok tartışmalı gündemlerimizden biri olan sağlıklı yaşam fenomeni çıktı çıkalı genetiğe olan inancımı yitirdim. Bunda elbette ki bilim dışı kaynakların parmağı büyük. Nasıl bir körlük veya saflık mı demeliyim bendeki, istenmeyen kalıtsal mirasları doğru bir beslenme ile def edebileceğimi düşünüyormuşum, acizane. Çünkü her zaman başka bir yol vardır, hayattaki herşeyin alternatifi olduğu gibi. Sağ kulağını sol elle tumak mı yoksa sağ elle tutmak mı?

Şöyle bir gerilere gittiğimde alternatif kelimesi Nikola Tesla ile dağarcığıma yerleşmiş. O gün bugündür hep var olanı değil yerine konabilecek şeyleri yeğledim. Alternatif tıpta bunlardan biri.

Bugün modern tıbbın insanı mekanik bir sistem gibi görmesi sinirime dokunuyor. Hastanelerdeki değersizlik hissi sanki damar içine enjekte ediliyor ki, hacetimiz neyse hemen görüp gidelim. Muayene sırasında duyguların ehemmiyetinden söz edemiyoruz bile. O duvarlar arasında eşrefi mahlukattan mahluk seviyelerine inmiş olduğumuzu görüp her seferinde büyük bir üzüntü duyuyorum. Hipokrat kadar eski “karşılıklı güven” ilkesi sözde kalmış ve pratik edil(e)memekten unutulmuş.

Halk sağlığının beyaz önlüklü kahramanları?

Doktoru halk kahramanı olarak görmeyi bırakalı çok oldu. Bilgisine hürmetimiz sonsuz elbet ama medet ummuyoruz daha doğrusu umamıyoruz.  Artık şifa beklentisinden çok tıbbın ilk ilkesi olan; “önce zarar vermesin”de, gerisi hallolur diyorum.

Son yıllarda kendi jenerasyonumda gördüğüm ve beni düşündüren şey Google’ı kişisel doktor ilan edip,hastanelerden ayağımızın kesilmesi. Bu kesinlikle iyi bir fikir değil, çünkü Google’da sağlam pabuç sayılmaz. Orada da büyük bir kirlilik söz konusu.  Çöp bilgi, hap bilgi ve ham bilgi birbirine karışmış ve bunları birbirinden ayırt edecek zihinler gerçekten azınlıkta.  Çünkü sorgulamayı ayıplamışız, üstüne bir de sorgulayanı sorgulamışız. Toplumda çok soru soran kişilere resmen göz yuvarlayıp, “öff amma sordun?” diyoruz. Tam tercümesi rahatsız oluyoruz.

Bugünkü kitleyi sorgulayan ve doğrudan alan olarak ikiye ayırıyorum. Doğrudan alan kesim herkesin sevdiği ve kabul ettiği bir topluluk. Diğeri ise resmen üvey evlat.

Dawkins dini coğrafik bir öge olarak görüyor.

Hani İbn-i Haldun “coğrafya kaderdir ” diyor ya; haklı olabilir. Çünkü yaşadığın yer kim olduğunu büyük ölçüde belirler.  Hatta Richard Dawkins bir keresinde Twitter’da şöyle bir soru sormuştu: “Dine neden bu kadar bağlısınız sonuçta Pakistan’da doğsan Müslüman olacaksın, Polonya’da doğsan Katolik.” Çıkış noktası İbn-i Haldun’un bu sözü olabilir sanki ha ne dersiniz?

Soru aslında biraz mesnetsiz ve gelişi güzel. Çünkü şu bir gerçek ki; din toplumların afyonudur.  Aciz insan topluluğu da diyebileceğimiz bu toplumlar rahat ve güvende hissetmek için din gibi bir afyona ihtiyaç duyar. Daha güzel bir ifadeyle Fransız sosyolog Emile Durkheim’e göre din toplumları bir arada tutan toplumsal bir yapıştırıcıdır.  Toplum gücü inancında bulur, acizliğini bu şekilde unutur, hissetmez.  Yani din bireyden önce toplumsal bir ihtiyaçtır ve sosyolojik bir olgudur.  Bunu da Dawkins’e atfen şuracığa iliştirmiş olayım.

Neyse genetik kaderdir diyordum başlıkta. Sözü biraz kendime yontmuş gibi oldum ama kesinlikle hak vereceksiniz. Geçenlerde varis problemim dolayısıyla hastanenin yolunu tuttum. Kısa bir muayene ve Doppler filminden sonra doktor varisimin ilerlediğini ve basit bir operasyonla müdahale edilmesi gerektiğini söyledi. Biraz afalladım tabii. Görünürde bilye, renk vs.  gibi aleni belirtileri olmasada azıcık ayakta kalınca nazlı gelin gibi oluyorum.

Film sonrasında doktor şikayetlerimde çok haklı olduğumu söyleyince rahatladım. Vücudumun verdiği sinyalleri doğru aldığım için içimden aferini çektim.

Ailemizde anne tarafımın böyle bir problemi olduğunu biliyordum ama pekala önlenebileceğini sanıyordum. Ne de olsa bir kaç yıldır beslenme hususunda daha bilinçliyim, yani öyle umuyorum. Baktığında her umduğumu değil, sağlıklı bulduğumu yiyorum. Ama ne yazık ki istenmeyen genleri bu şekilde elimine edemiyoruz. Kesin bilgi. Bana inanmıyorsanız Dr. Sharon Moalem’e sorun. “Genler Unutmaz” diye şahane bir kitabı var yazarın. Genetik yatkınlığın ne anlama geldiğini hasta hasta örnekliyor.

Yazarın konuyu hasta bazında el alarak vurgulamak istediği şey; herkesin diyabetten, kanserden etkilenme oranının aynı olmaması.  Bunun sebebi aktarılagelen genlerin bizde baskın/çekinik davranması.  Bu arada sadece fiziki değil psikolojik rahatsızlıkların bile bu ilkeye göre hareket ettiğini öğrendim. Mark Wolynn’in Seninle Başlamadı isimli kitabında Posttravmatik Stres Bozukluğunun’da aslında genetik bir miras olduğunu hayretler içerisinde okudum. Ona başka bir postta enine boyuna değinirim.

Sharon’a göre bir risk haritası oluşturacak genetik, epigenetik, davranışsal ve çevresel faktörlerin sihirli bir kombinasyonu henüz bulunamadı.Yani şu bir anda patlak veren sorunumun neyden kaynaklandığını asla tam olarak bilemeyeceğim.  Belki genetik; varisi taşıyan genom dizisinin eksprese olmasından kaynaklandı, belki epigenetik; bazı alışkanlıklarım sebebiyet verdi, belki davranışsal; ayaklarıma fazla yüklendim bilmiyorum.  Ama sanırım benim durumum için hepsi geçerli.  Şair kızacaktır eminim ama belki de hepsinin üstünde bu bir kader; dizilimde çoktan yerini almış ve işleneceği günü beklemiş.

Her ne kadar bana son seçenek yakın gelse de, Muazzez Ersoy’un sesi kulaklarımdan gitmiyor bir türlü. Hani diyordu ya şarkıda: “Kader diyemezsin, sen kendin ettin”. Sonra düşündüğümde e işte kader de bu değil mi zaten diyorum.

Çünkü kaderi izah ederken nasıl diyoruz: “Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor“. Başladığımız yere geri dönüyoruz sanırım. Devreleri yakıp, gece gece iş açmayalım başımıza. Kabul edin siz de işte; genetik kaderdir

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir