*KİLETİŞİM (Kendimle İletişim) Notları

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Kendimi bildim bileli kafamın içindeki şey konuşur. Karşıdakine söz hakkı tanımayan bir katılıkta, öncelik daima onunmuş gibi konuşur durur. Ben arabanın arkasından el sallayıp, bir kap su döken o mahsun çocuğum nazarında. Arkada bırakılmamın yaratılış ilkesiyle bir ilgisi olmalı mutlaka. Ne de olsa sesten önce söz vardı ve düşünmek, konuşmaktan önce gelirdi. Ama mevzu bu değil.

Beni düşündüren zihnim ve ağzımın neden koopere olamaması. İkisinden aynı anda çıkan seslerin tam bir kakafoniyi andırması. Birinden biri susmaz ise şayet durum ebedi bir orta çağ işkencesi halini alması. Migrenli hastanın odasına gün ışığı vermeyi denediniz mi hiç?Kesinlikle yapmayın. Test edilmeye açık bir deney değil. Bulguları şiddetle kanıtlanmış. Öyle bir sancı diyeyim, anlayın.

Susuyor bir zaman sonra ne hikmetse. Hem de öyle bir susmak ki, pencereyi gıdıklayan rüzgarın sesi bile yüksek perdeden konuşur gibi geliyor o tenhalıkta. Çıt yok, sadece rüzgarın uğultusu.

Neden hususi böyle olmadık bir anı seçiyor en ufak bir fikrim yok. İsviçreli bilim adamlarından gelecek çalışma sonuçlarını bekliyoruz.  Tam da istemsizce konumlandığım bir kalabalığa meram anlatırken, yalnızca kendi kalp ritmimi duyabildiğim bir sessizliğin ortasında beni öylece bırakıp, gidiyor. Kreşin ilk günü sınıf kapısında elimi alelacele bırakıp koşar adım arabaya giden annem gelir hep aklıma.(bkz.travma sonrası stres bozukluğu)

Böyle zamanlarda İspanyollar gibi dua etmeyi öğrendim içimden: “Allah’ım beni kendimden koru.” Koru ki yanlış birşey çıkmasın ağzımdan.

Zihnim beni uzay boşluğunda meteor yağmurunun ortasına bırakmış gibi bırakıyor onca kelimenin arasında.

Şunu merak ediyorum, neden büyük bir topluluğa mühim bir konu anlatırken oluyor bu gidişler? Murphy mi yani? Önemsiz bir topluluk olsa farkeden birşey olacak mıydı? Ayrıca nereye gittiğini düşünürüm. Başın(m)a bir iş mi gelmişti? Neden kafamın içindeki dünya bir saniye bile olsa sustu ki şimdi?

O esnada topluluk önündeki konuşmamı toplamaya çalışsamda pek başarılı olamam. Onulmaz bir anksiyetem var çünkü. Günlük diyaloglarımdaki o sus işaretleri ve esler birşeylerin ters gittiğinin alenen işareti gibi gelir bana.

Mesela o ses gün olur ona hiç ihtiyacım olmadığı bir zamanda, elinde bir dolu kelime poşetiyle çıka gelir. Market yapmış ben uyurken besbelli. Kelime dağarcığımın önünde durmuşken, beynimde nisap miktardaki kelimelerin üzerine bir o kadar daha ilave yapmak ne kadar doğru diye geçiririm içimden. Halim vaktim yerinde, şu an o kelimelere ihtiyacım yok ve kullanmazsam da bir süre sonra çöp olacak zaten.  “Müsriflik kebair günahlardandır” diyen bir inanca mensubum üstelik. Aklımdan geçenleri duymamış gibi, “kenara koy dursun, olur misafir gelir ona verirsin” kabilinden konuşması yine de serinletmiyor beni.

“Bak” derim ananın oğluna veya daha ciddi duracaksa Allah’ın kuluna buyruğu gibi. Monolog, toplumda tam bir deliliktir. Normali diyalogdur. İki düşünüp bir konuşmak ise düsturdandır, ama ne olursun ben konuşurken önce dinle, biraz düşün sonra de ne diyeceksen.

Bir bedende iki kafa yaşayamayız. Yaşadığımız bu yer mitolojik bir antik kent değil nihayetinde.

Keşmekeşin günün hiçbir saati eksik olmadığı, ağız dolusu küfürlerin karbon salınımı gibi neredeyse her saniye havaya salındığı, muhtelif anti kahramanların hüküm sürdüğü bir modern zaman distopyası burası.

Aynı anda konuşmaya çalışmak karşılıklı hak ihlalinden başka bir şey değil. Kimsenin kimseye tahammülü ve hoşgörüsü kalmadı. Diyelim ki benim kaldı ama artık manuel santraller kalktı, hatlar eskisi gibi karışmıyor: “Adana çık aradan” diyeceğim yaşı ise çoktan geçtin.

O nedenle a benim sağ yanım, duyum, beynim gel kaseti biraz başa saralım. Duman ile haberleştiğimiz kabile günlerine gidelim senle şöyle bir. İnan bana alınacak nice hisse var o kadim zaman iletişimcilerinden.  Göreceksin, aslında iyi ve kötü yok. Sadece bir takım tamlamalar var şu hayatta: yanlış zamanlama, yanlış üslup ve yanlış anlama. Tüm dünyanın başına savaş çorabını ören o senkronize seslerdir işte.  Tam tersine barış asenkronize bir iletişimdir. Başı gürültü götürmez, pusulası sağlıklı bir iletişimden asla şaşmaz. Verdiği mesaja itimat edebilirsin. Çünkü parazit yok.

Şunu yinelemekte fayda görüyorum; insanlık tarihi boyunca birbirimizle iletişimde hiç değişmemiş iki köşe taşımız var; ilki konuşmacı, diğeri dinleyici. Biri olmadan diğeri yaşamını anlamlı kılamaz. Çıkardığı sesler boş odada yankı hissi yapar, kendi çalar kendi oynar.

Nereden baksan sosyal bir varlık olmanın gereğidir topluluk olmak. Bu da bizi iletişime yani birbirimize mecbur ediyor.  Zaten mevcut araştırmalar tek olmayı ölümcül bir mikroptan ayrı tutmuyor artık. Yalnızlık ile beraber ortalama yaşam süremiz ve kendimize tahammülümüz azalıyor.

Bana öyle geliyor ki; sağlıklı yaşamın ön koşulu sağlıklı bir iletişim olabilir.

Gerçekten bak dediydi dersin…

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir