Neden Mi Kendim Yapıyorum?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

beslenme

Yakın çevrem iyi bilir; beslenme ve gıda güvenliği konusunda hassas olmaktan öte takıntılıyım. Bunu aslında çalışan anne çocuğu olmaya bağlıyorum.  Okul bitiminde apartman girişine adım atar atmaz burnumu gıdıklayan yemek kokularının arasında eve girmek ve evde ocak üstünde tüten bir tencere yemeği bulamamak hep bir hayal kırıklığıydı benim için. O yıllar yemek konusunda dışa bağımlı bir aile olduğumuz söylenebilirdi. Asker yakını olmanın avantajlarını son raddeye kadar kullanıyorduk(ütü, koltuk yıkama vs gibi). O nedenle de çok hazır bulduk , yedik ve rahat yetiştik. Derken sene oldu 2012.

Yüksek lisans sonrası İstanbul’da işe başladım üstelik birde sektörün önde gelen lider sağlık kuruluşunda. Bir yandan sağlık terminolojisini öğrenmeye çalışıyor, öte yandan da sağlık ile ilgili kendime ciddi bir altyapı oluşturmaya çabalıyorum. Annemin bir kitap almamı rica etti. Modern tıptan ışık yılı uzakta ve bunu ismiylede iddialı bir şekilde ortaya koyan: merhume biyolog ve tıp doktoru Aidin Salih tarafından derlenmiş Gerçek Tıp Şifanın Yitik İzinde”  adlı kitap. Kitabın reklama ihtiyacı yok ama belki içeriğine ilişkin biraz bilgi vermeye gerek var diye düşünüyorum. Çağımızın çaresiz gibi görülen hastalıklarına alternatif reçeteler(kürler(fitoterapik), hacamat, sülük tedavisi, açlık oruçları vs) sunan kitap söz konusu bu hastalıkların olası nedenlerine de değiniyor. Gözlemlediğim(kitabın tümünü okuyamadım ancak hastalık bazında okumalar yaptım) kadarıyla kitap tamamen peygamber diyetini reçete ediyor.

Benim kitapla tanışmam 24 yaşı bulduğundan sağlık ve beslenme alışkanlıklarını düzenlemek için geç kaldığım düşüncesindeydim. Değişim kavramı mevcut sisteme alışmış statükocu olan herkes için ürkütücü olabiliyor.  Bunun içindir ki kurumsal bir çok şirket kendini değişim sürecine hazırlamak ve en az zararla geçiş yapabilmek için “Change Management- Değişim Yönetimi” adı altında  bir dizi eğitimler düzenlemektedir. Neyse ki ben bu değişime fazla direnç göstermeksizin okudum araştırdım. Mehmet Ali Bulut, Aidin Salih, Kemal Özer, Prof Dr. Ahmet Aydın, Prof Dr. Canan Karatay, Dr. Ümit Aktaş gibi isimler temel başvuru kaynağım oldu.  Uzmanlık alanları birbirinden farklı bu zengin kadrodan ne mi öğrendim?

İlaç-Doktor-Hasta ilişkisinde kaybeden hep hasta oluyor. İlaç ve Doktor arasında Kazan-Kazan bir ilişki varken, Doktor- Hasta ve İlaç-Hasta arasında Kazan-Kaybet ilişkisi mevcut.

Yalnız Türkiye değil tüm dünyada ilaç endüstrisi sağlık sektörünü ele geçirmiş durumda. Ivan Illıch “Sağlığın Gaspı”  isimli kitabında durumu şöyle özetliyor; “Bugün ilaçlar daha bol, daha güçlü ve daha tehlikeli; televizyon ve radyoyla satılıyorlar; okula gitmiş insanlar Aztek tedavilerine güvenlerinden ötürü şimdi artık utanç duyuyorlar, ayrıca broşürün yerini “reçeteyle satılır” diyen standart bir not almış durumda. İlacı tıplaştırarak cin çıkartmak anlamına gelen uydurma prospektüs, satın alan kişiyi şaşırtmaktan başka bir işe yaramıyor. “Doktora başvurun” uyarısı, satın alanı, kendini korumaktan aciz olduğuna inanıyor“.  Kitap genel hatlarıyla bir manifestoyu andırıyor.  Sektördekiler için sağlam bir başvuru kaynağı.

Devam…

Gıdalar; herbiri süslü-yaldızlı pakete girmiş, işlenmiş ve GDO içeriyorlar.

Biraz açalım:

Buğday ve buğday ürünleri(ekmek, bulgur, irmik, makarna, un): Buğdaydan daha fazla verim almak adına 1920’li yıllarda başlayan ıslah çalışmaları 1970’li yıllarda son buluyor. Ne mi gerek vardı?

Ziraat Doktoru Arif Turhan Atay’ın “Türk Tohum Islahının Tarihçesi” isimli çalışmasında Türk tarımcı Rıfat Gerek’in ıslah konularına atıfta bulunmaktadır.

Ademoğlu hep daha fazlasını arzuluyor . Bu nedenle de tüm bu buğday ıslah çalışmalarında amaç buğdaydan daha yüksek verim alıp, yüksek kalitede ve hastalıklara dayanıklı buğdaylar üretmek olduğu belirtilmiştir.

Favori doktorum Ümit Aktaş ABD’deki buğday ıslah çalışmalarını şu şekilde özetliyor:

“ABD, 1943’te dünyadaki açlığı engellemek için buğdayı ıslah etme çalışmaları başlattı. Yapılan işlemin ıslahla falan alakası yoktu. Genetiğine düpedüz müdahale ettiler! Verimi artırmak için cüce buğday türünü ürettiler. Buğdayın genetiğiyle birlikte içerdiği temel maddelerin de yapısı değişti. İçindeki glüten proteininin varyasyonları farklılaştı. Farklılaşan glüten proteini çok önemli hastalıklara yol açtı. Çölyak hastalığı dünyada ilk defa buğdayın genetik yapısı değiştirildikten 10 yıl sonra tanımlandı. 1980’den itibaren, Amerikan Diyabet Derneği, diyabeti önlemek amacıyla herkesin tam buğday ürünlerinde zengin beslenmesini tavsiye etti. Sonuç ne oldu? Sadece ABD’de bu önerilerden sonra 30 yıl içinde diyabetli hasta oranı dört katına çıktı!”

Şeker: Şeker kamışı ve şeker pancarından üretilmiştir yazısının bir bağlayıcılığı yok(Son dönemde Torku’nun ambalajında görüyoruz). Beyaz kristal şeker, şeker pancarının içerdiği mineral ve vitaminden rafinasyon işlemi ile ayrılmıştır ne yazık ki. Bu da geriye sadece saf sakkarozu bırakıyor. Pancar şekerin işlenmesi ile ilgili kimya mühendisi M. Miraç Yaşar Şeker Teknolojisi isimli raporda açıklamaktadır.

Tavuk: Mısır ve soya gibi suni yemlerle besleniyor. Çok kısa bir zamanda erişkin tavuk boy ve kilosuna ulaşıyorlar.  Birde üstüne hastalanmasınlar diye antibiyotik de veriliyor. Üstelik bu tavuklar kimi zaman güneş yüzü görmeden ve gezmeden büyüyorlar.  Sağlıkçılar ve Beyaz Et Üreticileri ikiye bölünmüş durumda. Yine yakınen takip ettiğim doktorlardan; Prof Dr. Yavuz Dizdar & Prof Dr. Ahmet Rasim Küçükusta hormonla yetiştirilen tavukların kanser yaptığını savunuyor.

Halkımız etin  “helal sertifikalıdır” ibaresine takılıyor. Evet kesimi helal ama işin sağlık boyutu düşünüldüğünde helalliği sizce de şüpheli değil mi?

Süt ve süt ürünleri(Süt, peynir, yoğurt, tereyağı): Pastorizasyon ve ısıl işlem görmüş ve fabrikada paketleme süreçlerinden geçmiş sütlerden elde edilen ürünler ne kadar güvenilir sizce? Peki endüstriyel peynir mayasıyla mayalanmış peynirler? Ya da damakta plastik tadı bırakan yoğurtlar ve %82 süt yağı(burası şüpheli işte, margarin içerdiği belgelenen bazı ürünler var) içeren tereyağları? Pek iştah açıcı değil hı?

Yağlar(Sıvı yağlar, margarin ve Zeytin yağı): Aslında üzerine fazla düşünmeye gerek yok.  Basit bir hesaplamayla doğru sonuca ulaşacaksınız. Yönlendirme yapmak istemem. Ayçiçeğinin ve Zeytinin kilosu belli.  1 litre zeytinyağı için 10 kilo yeşil zeytin kullanılıyor. Tabi zeytinin cinsine göre bu oran değişebiliyor. Bu nedenle de  soğum sıkım sızma zeytinyağının litresinin 30 TL olmasına şaşırmamalıyız. Babaanneciğim tatlıları, ekmekleri, börekleri, kızartmaları hep zeytinyağı ile yapardı. Türkiye’nin bazı bölgelerinde “efendim kokuyor”, “aaa kızartmaya olur mu hiç, yanar?”, ” Iyy keke nasıl koyuyorsun onu? “, “Tamam soğuk yemeklere iyi gidiyorda sıcak yemeklerde olmaz”,”Çok pahalı”… vb gibi görüşler alıyorum.  Şöyle açıklayayım; koku için yapabileceğimiz birşey yok. Alışmak gerekiyor. Zaten o keskin zeytin kokusu olmazsa zeytinyağı özelliğinden şüphe duymalı.  “Kızartmaya konulmaz! “: Konulur ablacığım. Bilim burada imdadımıza yetişiyor. Ayçiçek ve mısırözü gibi yağların yanma derecesi 180 derecenin altındadır. Zeytinyağında ise bu derece 240’tır. Keke koymak elbette bir tercih meselesi. Sağlık tercihi diyelim. Her zaman koyamıyorum. Son olarak fiyat konusunda haklısınız. Diğer yağlara kıyasla oldukça pahalı. Ama zeytinin kilo maliyetine vurduğunda çok makul bir rakam çıkıyor. Konu ile ilgili Prof. Dr. Kenan Demirkol‘un bir yazısına denk geldim. Bitkisel yağların kesinlikle kullanılmaması gerektiğini belirtiyor.

Toparlayayım; edindiğim bu bilgiler ışığında yoğurt, peynir, ekmek gibi ürünleri kendim yapmaya gayret ediyorum. Mayasız peynir yapıyorum. Örneğin; çökelek. Yoğurdumu şehirli insanın “sokak sütü” diye tabir ettiği sütle kendim mayalıyorum. Ekmeği ekşi maya ile tam buğday ve arpa unundan yapıyorum.  Şekeri, keklerde ve tatlılarda azaltma yoluna gittim. Tarif farketmeksizin yarım su bardağı kadar kullanmaya özen gösteriyorum. Oğlum için yapacaksam şayet harnup pekmezini tercih ediyorum. Zeytinyağımı Kuzey Kıbrıs’taki köyümden veya Mersindeki bir köyden tedarik ediyorum. Tereyağını ise her ay Sakarya’daki bir köyde yaptırıyorum.

Haa bu kadar şeyi yaparken(sadece yapmak değil doğala erişmekte de) zorlanmıyor muyum? Hemde ne! Ama o meşguliyetin, emeğin ve tabii gıdaların verdiği iç huzur ve afiyet hissi galebe çalıyor.

Henüz yapım aşamasında olan iki çalışmam daha var. Sirke ve ev turşusu. Vakti geldiğinde bir yazı ile duyuracağım. İlerleyen yazılarda DIY  ve tabii ürünler tarif bilgisi de paylaşacağım.

Faydalı olması ümidiyle…

Sağlıklı günler,

0 Replies to “Neden Mi Kendim Yapıyorum?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir