Siz Hiç 29 Yaşında Oldunuz Mu?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Eylül doğumlu olmasamda severdim seni sonbahar. Uğultulu esintin, yer çekiminin yapraklara galip gelmesiyle parklarda savrulan sarı yaprakların 50 tonu oldukça yakışıklı bir sebep değil mi?

Her ne kadar hava seyrinde ani değişiklikler görülsede bu mevsim sert bir geçiş olmuyor yeşilin sarıya dönmesi. Ton ton ilerleyen bir sürece ve bir tür algoritmaya sahip. Keşke şu karmaşıklığı ve yoğunluğu iç içe geçmiş dünyada sadece bir anlıkta olsa lens değiştirip yakından bakabilsek botanik dünyasına. Öğrenecek ne çok ders var. Bilhassa şükür ve sebatten sorsalardı hazır cevap olmamız işten bile değildi.

Sarı Sempatizmi

Yeşil renk hayatiyeti imliyor zihnimde; canlılık, tazelik salık veriyor evet ama sarı bir başka. Güneşi her mevsim sevdiğimden belki kimbilir?(Güneş aslında beyaz ışık dalga boyunda sarı onun dünyamızdaki yansıması sadece) Ya da bir tür aidiyet bizimkisi. Benizimin soluk olması, rengimin dönem dönem sarıya çalması ile de ilgili olabilir, inan bilmiyorum. Fakat seni şunda temin edebilirim ki;  ilhamım gıdasını hazan ve hüzünden alıyor.  Bazen denediğim denemelerde kendimi ruhsal bunalımların eşiğinde, memnuniyetsizliğe derdest olmuş biri gibi görüyorum. Yazdıklarım aynı frekansta olduğum kişilere mesajı doğru iletirken, farklı frekanstakilere “bu neydi şimdi ya?” etkisi yapıyor. Hatta epeyi irdeleyen var. -“Neden, ne oldu? Eşinle ilgili bir durum mu?” diye sordukları çok oluyor. Hepsine toplu cevabım şu hem de en klişesinden;  “Beni hep bu havalar mahvetti”. Hepsi birer kurgu yiğenim ya da Didem Madak gibi söyleyeyim: “Şiir icabı bunlar hep, gerçek hayatta olmuyor.“.

Kurgu ilhama tabidir. İlham yaradandan bize bahşedilmiş sözde yaratma eylemi için ilk hareket, ilk kelime ve ateşlenmiş ilk fitildir.  Ve bana bu ilk hareket kapalı havalarda, puslu ve mat görünüme sahip bir gök kubbe altında veyahut yağmur/kar gibi gök olaylarında nasip oluyor bayağı bir süredir.  Ama başlangıç noktamız ilham değil  daha öncelerine gitmek lazım. “Doğuma“.

Doğumum…

29 Eylül 1988. Günlerden Perşembe. Saat 14:00 suları acı ve güçlü bir çığlıkla dökülüvermişim annemin bacaklarından masaya. Sancı spontan başlamadığından suni sancı vermiş ebe. Ve hayatı boyunca unutmayacağı bir 4 saat geçirmiş annem. Unutmak mümkün olmasada hatırlamamak mümkün en azından. Öyle demiştim bir keresinde laf arasında. “Unutmak isteyen kim?, sizler hayatımdaki en güzel şeylersiniz.” gibi bir yanıt aldım. Biraz şaşırsamda evladın gücünü, dünya üzerindeki hükmünü anlamış oldum. Demiri bile eritiyordu hasılı…

Doğum hikayesi bir kadının kutsalıdır. Nasıl ki erkeklerin askerlik anıları bitmez ve o yoklukta varlık içinde yaşamışlarcasına bir tablo çizilir ya, kadınların elinde de benzer bir şekilde doğum hikayeleri var işte. Olay örgüsünden en ufak bir sapma olmaksızın konu-komşuya bazende nesilden nesile aktarılır gider. Övüncüdür bir kadının, mesleki olmasada kişisel başarısıdır. Güçlü hissettirir, mücadele ruhu aşılar. Vahşi kadınla kopan iletişimini tazeler…

Nahoş Bir Şaka

Hep anlatırdı annem; “kemiklerim çatırdadı, kafan çok büyüktü.”, “Çok zorladın beni ama gördüğüm manzara bir ömre bedeldi.” Böyle de söyleyince bütün buzlar çözülmeye dursun…

Beklenin üzerinde bir kilo ile doğmuşum. Zaten doktorlar hep +/- bir rakam söylerler. Ama asıl sürpriz bu değil. Kadıncağız beni erkek beklerken kız olmammış. Hadi bakalım doğumdan sonra ikinci bir travma daha. Ultrason’un yeni yaygınlaştığı bir dönemde, göbek kordonumu cinsiyet organı olarak görmüşler.  Doktor karadenizli olsa tam fıkra diyeceğim. Neyse, hikmet-i ilahi.

Asıl annem değil de babam dumura uğradı biraz. İsim, mavi tulumlar, hayaller… Adamın dünyası yıkıldı. Onun ilk travması ben, ikincisi ise kardeşim.

Doğum günleri

Annem, pek önemsemezdi doğum günlerini ama usulen o üç kelimelik kalıbı kullanırdı.  Benim için ise tam aksine yeri tartışılmaz. Sözlü tebrik ve kutlamayı yeterli bulmam söz konusu bile değil. Neden bu denli anlam yüklediğimi sonraları anlıyorum. Kendi doğumuma şahitlik edince. Ve şu kanıya varıyorum: “Doğum günlerini önemsemeyenler; ya hayatı yanlış anlamışlar ya da başka bir canlıya hiç hayat vermemişler.

Zor ile Mücadele

Doğumumdan bugüne kolay bir hayatım olmadı. Zorla imtihan edildiğim için zoru sevmek zorunda bırakıldım. Birşeyi zorla nasıl seversin ki? Algı değişimiyle tabii ki. Her fırsatta kendime zoru sevdiğimi söyleyerek, kendimi zoru sevdiğime ikna ettim. Ve sonunda zoru yendim.

Geçtiğimiz Cuma 29. yaşımı aldım. 2012 yılından beri ivmesi yüksek değişimler yaşıyorum. Kızlar arasında bir efsane vardır hani: “25 yaş acayip birşey“.  Valla kızlar o şehir efsanesi felan değil düpedüz gerçek, hatta doğa kanunu. Evet bir değişim bekliyordum kendimden ama evlilik şıklar arasında dahi yoktu. Benim açımdan 25 yaş efsanesi evlilik ile nihayetlendi anlayacağınız.

Evet zorluklara kaldığımız yerden devam edelim. Evlilik zaten başlı başına imtihan sebebiyken üstüne birde çalışan kadınsın, farklı kültürün mantarısın dediğinde denklemin bilinmezliği X veya Y’den birini buluncaya kadar devam ediyor.  Yani evet evlilik başta tatlı bir rüya gibi gelir ama kişi ve meseleler zorlaştıkça boğazına oturan karabasandan farksız olur.

Sonra birde çocuk meselesi.  Yeryüzünde tadabileceğin en tatlı meyvedir evlat eğer ki ağacın meyve veriyorsa.  Günümüzde herkese nasip olmaması bir kısım ilahi ve bir kısım beslenme kaynaklı olduğu yönünde bir görüş mevcut. Doğrusunu yalnız Allah bilir.

26 yaşımın sonlarına doğru anne oldum. Kelime anlamı zor olan bir kuruma bir zorluk daha eklemiş olduk böylece. Oh miss… 2,5 seneye kalmadı zaten; kafamda bir huni, “delirdik”, “iyi delirdik”, “fakat iyi delirdik”, “ama nasıl delirdik?” diye gülüyorum camın önündekilere. Eşim yokken oluyor tabii bunlar.

Bir başka zorluğa geçiyorum. “İşten ayrılmam“. Genetik kodlarımın arasına “ömür boyu kariyer” geni karışmış olduğundan başta durumu kabullenmekte çok zorlandım. Sevdiğin, maddi/manevi emek verdiğin altın bileziği bozdurup sağa sola olan borçları kapatmak gibi birşeydi hissettirdiği.  Sonra alıştım her zorluk gibi buna da…

Son engebemiz akademik bir kariyeri zorlamamla şekillendi. Bir görsen ablası nur topu gibi bir başarısızlığımız oldu bir dönem. Sınavlara girildi, hocalarla görüşüldü ama olmadı. Oldurmayan Allah oldurmuyor ne desek boş.

Derken 29 yaşım birşey fısıldadı kulağıma. “Kapılar açılmıyor değildir. Belki de ben yanlış zile basıyorsundur.” Çok haklıydı…

Aradığım şey işte bu motivasyondu. Bir tür aydınlanmaydı. Neydi Allah aşkına uğraşıp durduğum şey? Sosyal bilimlere dahil olmak değil mi? Çalışmak opsiyonu akademik personel olarak mümkün olmayacağına göre evdeki bulgura bakmak lazım. Ev hanımı ve anne olarak yapabileceğim en doğru şeyi yaptım. Açıktan sosyal bir bölüm okumaya karar verdim.  Hemde öyle bir alan ki önü T-insan döneminde bile açık, alımı fazla ve henüz gelişmekte olan bir bölüm. Tüm bunların üstünde kişiliğimle %100 örtüşen bir misyonu var.

Dünyaya geliş nedenimi sorgularken 29 yaşım ile karşılaşmam elbette tesadüf değil. Dağların dumanı aralanıyor artık. Taşlar oturuyor yerine bir bir. Ruhuma üflenen şey ne ise onu hissedebiliyorum. Ama ne olduğunu şimdilik söyleyemem, beraber göreceğiz inşaAllah. İşte 29 yılın en kayda değer özeti. Neden böyle bir yazı mı yazdım? Çünkü orta yaş döneminden orta çağ kadar korkuyorum. Bazen nerede durduğunu görmen için arkana bakman gerekiyor.

İşte öyle…

Aslıhan,

Vahşi Kadından Yahşi Kadına Mesaj Var!

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather
-Kurtlarla Koşan Kadınlar

Söze nereden ve nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Bir kaç post önce kısa bir girizgah yapmıştım hatırlayanınız vardır belki; “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı okuduğumdan bahsetmiştim. Yazarı Clarissa Pinkola Estés bir psikanalist ve aynı zamanda cantadora(Latin geleneğinde eski öyküleri toplayan kişi). Hikmeti Cantadora olmasından mıdır bilmem kitap mitolojik öykülerle, metaforlarla ve tabii kadından-kadına öğütlerle öyle muhteşem harmanlanmış ki zihninizde kadına dair bütün pencereleri açıp havalandırıyor ve düşünce evinizdeki tozlu kokuşmuş havayı bir güzel temizliyor. Sadece bir uyarı cereyan yapmaması için kısa bir süre sonra pencereleri tek tek kapatalım olur mu? Aksi halde bazı düşünceler çarpıyor…

Zihniniz bu sıhhi temizlik sonrasında büyülü kelimelerin kokusunu daha çabuk alıyor. Toz torbası dolmuş süpürgenin tozunu boşalttıktan sonraki o emiş gücünü düşünelim ya da boş mideyle okuduğumuzu varsayalım. Kitaba kendi ağırlığı dışında ağırlık yapacak hiçbir unsur yok değil mi?

Tür olarak psikolojiye, feminizme, sosyolojiye, mitolojiye tam anlamıyla sığmıyor.  Bu nedenle olacak ki “ağır kitaplar” diye sınıflamışlar. Hacim olarak da öyle nitekim. “At çantaya oku” diyebileceğiniz türden değil. Dile kolay 537 sayfa. Üzerine fazlaca düşünülmüş ve mütemadiyen editlenmiş 20 yıllık bir çalışmanın ürünü. Kadın içerdiğinden mi bilmem yıllandıkça daha umami bir hale gelmiş. Kesinlikle bu niteliği bile başlı başına övgüyü hakediyor.

İsteyen öykü öykü ilerler isteyen başladığı gibi bitirir.  Başlayıp bitirmek biraz zorlu bir misyon. Bazı yerlerde gözlüğümü çıkarıp ağzıma koyduğum veya gözlerimi ovuşturup tekrar tekrar okuduğum anlar oldu çünkü. Mitoloji sevmediğimden olsa gerek bazı hikayelerde inanılmaz bir iç sıkıntısı yaşadım. Yazar bazı öykülerin sıkıcı olabileceği gerçeğini göz ardı etmemiş olacak ki birden okuyup bitirmektense, başucu kitabı gibi yavaş hazımlı ve üzerine sündüre sündüre düşünerek ilerlemeyi öneriyor. Dahası nesilden nesile okunmasını vasiyet ediyor. Annenin kızına okuması gibi…

Kitap ile ilgili genel görüşüm:

Vahşi benlik

Okuduğum öykülerde sanki geçmişte yaşamış o vahşi kadınla yıllar içinde kopan iletişimi yeniden kurdum. Bilge kadın, iskelet kadın, fok kadın, çirkin ördek yavrusu, kibritçi kız ve diğerleriyle tek tek konuştum, muhabbet tazeledim. Her bir öyküde gözümdeki perde kalktı, kadınlığım 29 yıllık uykusundan uyandı.

Öykü ve mitlerden çok yazarın açıklamalarından etkilendiğimi söylemeliyim. Çeviri veya hikayenin geçtiği kültür kaynaklı olabilir, salt öykü tek başına mesajı iletmede yetersiz kalabiliyor. Bu nedenle yazar öykünün hamuruna bir ölçü kadar psikanaliz, bir ölçüde sosyoloji katınca kitap tadından yenmeyecek bir lezzete sahip oldu.

Son bölüme geldiğimde kendime şunu sormadan edemedim: Biz hangi ara vahşiliğimizi, bilgeliğimizi, sezgilerimizi, tinimizi, psişemizi bir toplumun ya da başka bir düşüncenin eline teslim ettik? Kurtlarla koşup yorulmazken ne olduda bu kadar tez yıldık? Bir düşünelim isterim…

Neyse sözü fazla uzatmayacağım. Okumanızı istediğim bazı alıntılar var. Herbiri sizleri yeniden düşünmeye sevkedecek itki niteliğinde tespit ve öğütler. Kitabı alın, mutlaka okuyun diye diretmeyeceğim. Sadece şunu söyleyeceğim: iyileşmek istiyorsanız, sezgisel deneyimlerinizi anlamlandıramıyorsanız ve aşağıdaki alıntıları beğeniyorsanız hiç durmayın. Alın ve başlayın koşmaya. Ben sizi o görünen dağın tepesinde bekliyor olacağım. Bir gün hepimiz, tüm kadınlar orada buluşmak ümidiyle…

Aslıhan,

 

“Öyküler ilaçtır” Syf: 504

“Tarih boyunca Vahşi Kadın’ın ruhsal toprakları yağmalanıp yakılmış, buldozerlerle düzlenmiş ve başkalarını memnun etmek üzere doğal döngüleri, doğal olmayan ritimlere büründürülmüştür. “Syf:15

“Doğa izin istemez. Ne zaman canınız çekerse, çiçek açın ve doğurun. Erişkinler olarak izinden ziyade doğurganlığa, vahşi döngüleri enikonu cesaretlendirmeye ve daha gelişmiş bir özgün görüye ihtiyacımız vardır.” Syf:133

“Uslu olunursa, yaratıcı olunmaz.” Syf:259

“Bazı şeyler tanrının işidir”. Syf: 122

“Bir hayat çok fazla kontrollü olduğu zaman kontrol edilemeyecek kadar az hayat kalır.” Syf:173.

“Güzelliği, günün modasına uymadığı için çirkin ya da kabul edilemez olarak değerlendirmek, vahşi doğaya ait olan neşeyi derinden yaralar.”Syf:223

“Ayakkabılarına bak ve sade oldukları için şükret…Çünkü birinin fazla kırmızı ayakkabıları varsa, çok dikkatli yaşaması gerekir.” Syf:240

“Başarısızlık başarıdan daha büyük bir öğretmendir.” Syf:246

“Eğer size bir ara meydan okuyan, işe yaramaz, şımarık, kurnaz, asi ve itaatsiz, isyankar denmişse doğru yoldasınız. Vahşi kadın yakınlardadır.” Syf: 221

“Sizin iyi vakit geçirme fikriniz, orman, vahşi yerler, içsel hayat ve dışarıdaki ihtişam demek. Onların iyi vakit geçirme fikri havluları katlamaktan ibaret. Sizin için ailenizde durum böyleyse, o zaman siz bir Yanlış Zigot Sendromu kurbanısınız.” Syf: 216.

“Anne olmak isteyenlere, tamamen kalıba uymalarının iyi olacağı söylendi. Bir şey, icat etmek istediklerinde, pratik olmaları söylendi. Yaratmak istediklerinde, bir kadının ev işlerinin hiç bitmediği söylendi.” Syf:215.

“Soğukluk yaratıcılığa, ilişkiye ve bizzat hayata verilen ölüm öpücüğüdür. Bazı kadınlar soğuk olmak sanki bir başarıymış gibi davranırlar. Oysa bu başarı değildir. Bu, savunmaya yönelik bir öfke eylemidir.” Syf:206.

“Masumiyet, safdillikten farklıdır. Geldiğimiz ıssız yerlerde eski bir söz vardır: Cehalet hiçbir şey bilmemek ve iyinin cazibesine kapılmaktır. Masumiyet ise her şeyi bilmek ve yine de iyinin cazibesine kapılmaktır.”Syf:170

“Yasaklamalarına uymak için sizden ruhunuza zarar vermenizi talep eden bir kültür, gerçekte çok hasta bir kültürdür. Bu kültür kadının içinde yaşadığı kültür olabileceği gibi, bundan daha kahredici olmak üzere, kendi zihninde taşıdığı ve uyum gösterdiği bir kültür de olabilir.” Syf:199

“Sevmek her bir hücreniz “kaç” derken, kalmak demektir.” Syf:161

“Gülmek, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. Jenital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. Sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yaşayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. Kutsaldır, çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. Şehevidir, çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. Cinseldir, çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. ” Syf :377

Zamansız notlar

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

 

Blog yazmaya başlayalı tam bir buçuk sene oluyor. Oğluma anılar biriktirmek için çıktığım bu yolda bir sağ bir sol şerit, dur kalklarla ilerliyorum.  Belirlediğim rotadan zaman zaman uzaklaştığım oluyor farkındayım.  Bir bakıyorsun okur yanım ağır basmış kitap önerisinde bulunuyorum, bir bakıyorsun öykücü olmuşum rüzgarın ensemi nasıl tatlı gıdıkladığından bahsediyorum. Düz bir çizgi bile çizmekte zorlanan ben için doğrusal başlıklar bana fazlasıyla ulaşılmaz geliyor çünkü. Sözde başlangıç noktam olan annelik deneyimlerimi paylaşacaktım. Ne de olsa “ileri anneyim”, annelikle ilgili ne kadar nota varsa yüksek perdeden çalıyorum ya, kesin birileri müziğimden istifade etmek ister diye düşünmüş olmalıyım.  Ama ne aymazlık…

Anne olmak; hem çok yanılmak hem çok bilmek.

Önceleri sinir oluyordum. Ne bu ya hepi topu bir annesin nesini bu kadar abartıyorsun?  Diyordum ki, kınadığım şey başıma geldi. Bir Tırmizi hadisi der ki; “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz“. Ne vakit öleceğimi bilmesemde ona bir adım daha yakın olduğum gerçeği su götürmüyor…

Kim bilir belki okuduğum kitaplar belki takipleştiğim annelerden sebep, herşeyi anneliğime yoruyordum. Bir zaman sonra yere göğe sığdıramaz oldum yaptıklarımı. Mesela; bir ekmek yapıyordum sanki tüm TSK ordusunu doyurmuşum gibi lirik ve destanımsı şeyler yazıyordum anneliğimle ilgili. Sayfam resmen bir tür “annelik danışma ve kadın dayanışma” derneği gibiydi. Herkesi çocuk yapmaya özendiriyor, aile planlamalarına zorla dahil oluyordum. Çok bildiğimi sanıyordum. Gözümden sakınıyordum oğlumu. “Ayy aman öyle seslenmeyin,  etiketlemeyin oğlumu, ay sakın mayalı peynir vermeyin, ne o elindeki ekmek mi? at bakiyim onu çöpe,  ay yok tarhana çorbası siyez unundan değilse katiyen olmaz” diye diye kendimi devasa bir ambarın denetleme şefi gibi hissetmeye başladım.. Herşeyin denetimim altında olması güvenli hissetirse de çocuğa aynı oranda huzursuzluk veriyordu. Fizyolojik ve psikolojik yorgunluğu hiç söylemiyorum. Maçı avantaja bıraktığımda ise nispeten daha neşeli ve uyumluydu. Sanırım ben bildikçe çocuğum mızmızlanıyor ve ben yanıldıkça uysallaşıyordu. Öyle ters bir orantı geliştirmiş olabiliriz aramızda…

Çağın vebası zamansızlık

Dali-Eriyen Saatler

Islah etmek için Tanrı bile sopa yerine zamanı kullanıyor. BALTASAR GRACIAN

“Canım hiç yapay zeka çığırtkanlığı yapmayacağım, robot sevmiyorum”.  Şimdi müsadenle:

 

Yaşamın temel elementlerine dair neredeyse her gün bir araştırma sonuçlanıyor. Doğum-hayat-ölüm üçlemesi dediğimiz bu elementlerin şifreleri henüz çözülmüş değil. Bilim insanları araştırmaları neticelendirmek için zamanla yarışıyor adeta. Ellerinde tüme varım, tümden gelimler ve belli deney gruplarından başka birşey yok. 7,5 milyarlık bir deney grubunu 2000 kişiye indirgeyip hayatın akış ve işlevleriyle ilgili genel fikir edinmek istiyoruz. Ama insanın biricikliğini atlıyoruz. Aynı fabrikanın ürünü olsak da “specs” dediğimiz niteliklerimizin farklı olduğunu. Bunu bile bile pas geçiyoruz. Neden? Çünkü insanoğlu aceleci, sabırsız ve zamansız.

O nedenle bugün en fazla eğilip bükülen konu ağırlıkla yapay zeka. Çünkü en basit şekliyle tekrarlı işlemleri “hatasız kul” olarak yerine getirebiliyorlar. Üzgünüm ,Orhan Gencebay feci yanılmış.   Bu eşittir insan için daha fazla zaman.  “Hiç vaktim yok ki” bugünün en basmakalıp bahanesi. Ne vakit yeni bir dile başlasan, yeni bir işe girişsen, kendine, eşine, çocuğuna zaman ayırmaya kalksan sanki cebinde akrep duruyor. Bir bir yiyor sanki sana özel vakitleri. Hani şey diyorlar ya vakit nakittir diye. Son derece yanlış, vakit nakite eşit ya da karşılık gelmiyor. Vakit yaşamla değerlenen birşey, maddesel bir değeri yok, ölçülemiyor çünkü bize tanımsız . Bu konu ile ilgili çok yerinde bir söz geldi aklıma.

Ahmed Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde şöyle diyor:

Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.”

Peki öyleyse zaman farkının farkında mıyız?

-Hayat kısa kuşlar uçuyor.

Hiçbir şey için zaman bulamazsın. Zaman istiyorsan, onu yaratmalısın. CHARLES BIXTON

“Her şeyin bir zamanı var” sözü an itibariyle mantığıma ters düşüyor. Çünkü zamansızlığın yani zaman bulamamanın altını kazıyor biraz. Bu sayede zamanlar arasındaki boşlukları doldurmuyor. Sözümona birilerince belirlenmiş zamanlamalara uyum sağlayacağız diye, kendi zamanımızın verimini düşürüyoruz.

Şu gerçeği kendimize sık sık hatırlatalım: her vücut, her biyoloji eşsiz. Yani her kişinin timezone veya zaman dilimi farklı. En basit haliyle çocukların kimi 3, kimi 5, kimi 7 yaşında okumayı söker. Burada fiil sökmektir, yaş ise sadece zaman zarfı. Kıtalar arası zaman farkı gibi düşünmeliyiz olayı.

Kısa zamanda büyük işler yapmak başarı mıdır?  gibi bir pazarlama sorusu da önemini burada yitirmiş bulunuyor. Başarının niteliği zamanla değişsede niceliği hep aynı kalıyor.

Evet zaman belki acımasız, zalim ve hızlı ama kesinlikle adil. Hızlı akıyorsa, sana-bana değil herkese hızlı akıyor. Yok ki mübarek musluğun bir bataryası kısıp açalım. Akıyor işte direnmek beyhude…

 

 

 

 

 

 

 

 

Kulübe hoşgeldin dostum-

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Kulübe hoşgeldin!

Biz sonradan İngilizlerin bir lafı var: “Welcome to the club” yani “kulübe hoşgeldin”, bilir misin? Herkes burdaysa kısa bir bilgi vereyim hakkında.

Altı aydır yakın çevreme dillendiriyordum. İşte  “hayalim yakınlarda kitap kulübü kurmak” vs. diye. Fakat klasik okuyan kitleye nasıl erişeceğim tam bir muammaydı. Bir kere herkes klasik okumaz. Zaten okuyanlarda kendi içinde; 1-) bile isteye can-ı gönülden okuyanlar, 2-)”hava-civa okudum işte” diyenler olmak üzere ikiye ayrıldığından oluşuma katılacak gönüllü edebiyatçıları bulmakta zorlanacağımı düşündüğümden biraz çekimserdim.

Bir süreliğine bu düşüncemi askıya almak durumunda kaldım. Hayallerimiz olsa da gerçeğimiz ev hanımlığı. Hayallerimi zihnimin portmantosunda asıp dinlendirirken evi şöyle bir çekip çevireyim dedim. Yetmedi, dur bir de halıları, aa dur dur duvarlarıda sileyim dedim. Çünkü hayallerimin kırmızı ışığı her yandığında gerçeklerin yeşil ışığı yanmalıydı. Birşeyleri başaramadığımızda oluşan o yenilgi hissinin üstesinden başka birşeyler başararak gelmek. Buydu bana tam olarak olan şey.

Günler geçti. Haftaları aylar kovaladı. Eski komşum yeni kankam A ile bir gün evde oturmuş soğuyan çaylarımızı yudumlarken(ne sandınız pardon?anneyiz biz!);

-“Baksana haftada bir buluşalım” dedi.

-“İkimize de iyi gelir?”.

“Çok haklısın,çocukları babalarına bırakıp kadın-kadına kendimize an ve anılar çalalım” demek geçerken aklımdan, “Hmm olabilir aslında” deyiverdim.  “Hmm”  benim için düşünme payıdır. Tanıyanlar aslında bunun “canım ben bir eşimle görüşeyim, yine konuşuruz” anlamına geldiğini bilir.

Eşden gerekli pasaport ve vize işlemlerini tamamlar tamamlamaz ilk buluşmamızı gerçekleştirdik. Birbirimizi göremediğimiz bir hafta boyunca biriken havadisler, biraz eş ve çocuk dokulu yakınmalar, okuduğumuz kitap ve yazarlar derken bize ayrılan sürenin sonuna gelmiştik bile. Günün sonunda ne konuştuğumuza ikimizde çok anlam verememiştik.

Ben de istedim ki daha verimli olsun. Daha öğretici ve daha katılımcı. Konuştuklarımız havada kalmasın. Eee plaza insanıydık. Toplantı tutanaksız bir günümüz bile geçmezdi.

Hal böyle olunca şöyle bir öneri sundum:

Madem verim istiyoruz şöyle bir değişikliğe gidelim. İki haftada bir buluşup, önceden belirlemiş olduğumuz bir kitap üzerine tartışalım. Hem böylelikle kendimizi gereksiz muhabbetten sakınmış ve daha kitap odaklı bir kültür aktivitesi edinmiş oluruz dedim. Karşı taraftan kabul gecikmedi.

İlk iş olarak What’s app grubumuzu oluşturduk. Kendimize isim olarak “Hanım Kitaplığı”nı seçtik. Sıradışı değil belki ama o an kimliğimizi ve faaliyetimizi imgeleyen başka bir isim gelmedi aklıma.

Hanım Kitaplığı 

-ilk Toplantı

Kulüb olarak henüz halka arz edilmedik. Şimdilik dört kişilik butik ve fantastik bir grubuz(resimde iştirak edemeyenler var). Her kurum gibi bir büyüme misyonu içindeyiz. Zamanla kalburüstü bir topluluk haline gelebileceğimiz yönünde inancım tam. Yeter ki isteyelim, çaba sarfedelim ve asla vazgeçmeyelim.

“Çünkü iyi şeyler inandığında, daha iyi şeyler sabrettiğinde ve en iyi şeyler hiç vazgeçmediğinde gelir.”

Kulübün kuruluş amacı aynı kitabı alıp, okuyup, tartışmak. Neden aynı kitap? Çünkü ” böyle buyurdu zerdüşt!” Şaka tabii,  birimizin kaçırdığı noktayı diğerimizin yakalaması, algı çeşitliliğini görmek, diğer açılardan yaklaşabilmek ve öyküye farklı merceklerle bakabilmek. Böylece kitaba ilişkin daha etraflı bir bilgiye sahip olmak nihayetinde.

Klübün ilk kitabı: “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”.

-Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Grigory Petrov’un kaleminden çıkan bu eser, Finlandiya’nın bir  bataklık ülkesiyken nasıl beyaz zambaklar ülkesine evrildiğini konu alıyor. Alınabilecek güzel payeler var. Bir avuç vatansever aydının ülkeyi dönüştürme çabasını hayranlıkla okuyorsunuz. Snelman ve arkadaşları ülkeyi bir uçtan bir uca dolaşarak sivil halkı, öğretmenleri, öğrencileri, askerleri, din adamlarını,memurları, işçileri, köylüleri “milli ve kooperatif bilinç” seviyesine taşıyor. Bu uğurda en ücra köşelere eğitimin götürülmesi adına köy enstitülerinin kurulması, kliselerde halen var olan skolastik düşüncenin kaldırılması bana inkilapları anımsatıyor. Kitabın bazı yerlerinde K. Atatürk’ün izlerini sürmüş gibi hissettim. Mesela Snelman bir hitabında şöyle diyor: “Sağlam bir ruh, sağlam vücutta bulunur”. Tanıdık geldi mi? Peki şuna ne dersiniz?

“Ey Fin gençleri! Sizin göreviniz, bir ayak darbesiyle topu yüksekten göndermek değil: Fin milletinin şerefini yükseltmek, güzel memleketimizi her konuda geliştirmek, ülkemizin dört bir yanında mutluluğu artırmak için çaba sarf etmektir.” Nedir bu, bir çeşit gençliğe hitabe? Etkilenilmiş sanki…

Zaten M. Kemal Atatürk bu kitabın milli eğitim müfredatına girmesini bizzat çok istemiş. Çünkü bu, o dönem için gerçek bir başarı öyküsü.  Atılımın, girişimin ve dönüşümün en iyi örnekleri bir araya toplanmış gibi sanki. Etkilenmemek mümkün değil.

Kulüp olarak ilk klasiğimizi işlediğimize göre, sıra diğerlerinde. İkinci klasiğimizi “Suç ve Ceza” olarak belirledik. 17-19. yüzyıllarda rusların kelime karşılığı edebiyat olacak ki, elimizi neye atsak Rus edebiyatına ait oluyor. Yanlış anlaşılmasın, isyanımız yok. Severiz kendilerini. Alınacak çok hisse, analiz edilecek bunca karakter varken neden Rus edebiyatı? diye tartışacağımıza bugün edebiyat neden hala Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Gogol, Gorki, Puşkin? diye sormalı.  Onları klasikleştiren detayları farketmeli, olay örgüsünden dönemin değerlendirmesini yapabilmeli. Bu zaten bizim 0 noktamız değil mi?

O halde seni aramızda görmek ne güzel. Kulübe hoşgeldin dostum!

Aslıhan,

 

Teflon Adamlar, Naylon Kadınlar

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Hayır tatlım, züccaciyeciye felan uğramadım. Evdeyim. Diz yapmış penye pantolonum üzerimde

-Kurtlarla Koşan Kadınlar

girişe bakan camın bulunduğu berjere oturmuş “Kurtlarla Koşan Kadınlar“ı okuyorum. Özümü, psişemi(kişiliğimi), safdilimi çözümlüyorum kadınca kararınca. Sayfalar çevirdik sonra enginlere dalıyorum, gözüm ise uzaklara. Derin bir okyanus oluyor zihnim. Her sayfada bir dalga vuruyor kıyıma. Savuruyor beni kurtlara, kadınlara.

Başındayım daha hikayenin. Anlatıcı bir cantadora(şair) olunca anlatının büyüsüne kapılmamak elde değil. Tinsel bir mest oluş söz konusu. Ruh acayip birşey işte. Doyurmak için bir kaç kelime kafi geliyor. Fazlasında gözü yok.  Ruh tokluğuna yaşayıp gitmek istiyor buralardan…

Hüzünlüyüm aslında. Kitapta geçen Mavisakal öyküsü yer yer hazımsızlık yapıyor. Ağzıma geliyor yediklerim. Yutmakta, çıkarmakta zor geliyor.  Yol tuttu zahar. Mesafesi önemli değil ister 2000 yıl ister 2000 metre olsun, hep tutar beni.  Biraz ara verip, perdenin ucundan sokağa bakıyorum.

Evin önünden geçenleri izliyorum birer birer. Umursamaz görünümlü adamlarla, “aman boşver olsuncu” kadınları alıyorum kadrajıma. Gözden kaybolana kadar takip ediyorum her birini.

Genel kanım, aslında tek tip olduğumuz ve tek bir değişkenimizin olduğu. Unutulan mı yoksa unutturulan benliğimiz mi demeli? oralardan yansıyan bir değişkenimiz var; “başkaldırı“. Bazımız ilkel dürtülerini dinleyip karşı koyabilirken, bazımız siniyor ve durumu “bu böyle” deyip kabulleniyor.

Tevekkül ve sebatın gölgesine sığınmış biri için sindirilmenin bir mahsuru yok. Hatta sözümona bu kişiler (ben dahil) baskı ve dayatma ile yaşayabilmeyi, mutluluk için değil mutsuzluğa rağmen yaşayabilmeyi başarabiliyorlar. Yaptıkları işe ben sanat diyorum, onlar geçinip gitmek. Allah bu uğurda hepimize kolaylıklar ihsan eylesin. Mevcut düzenle yaşamak zor zanaat.

Doğa gereği bizde olmayan ya da bizden olmayana özenir ve merak ederiz ya hani? İşte bazı kadınlar neden kocalarına karşı büyük harflerle konuşuyor?, neden baskın? ve bu gücü kendinde nasıl bulabiliyor? diye düşünmüştüm bir keresinde. Sağ duyum, “muhteşem uyum diye birşey var herhalde“, “ya da başa göre tarak“, “veya sevgi herşeyden üstün gelir” oda olmadı “göklerden gelen bir emir vardır” deyip konunun üzerini kilim misali örtmüştü.

Bundan aylar sonra bir öğleden sonra berjerimde oturmuş yeni aldığım kitabımı incelerken bir bağlantı takıldı dikkatime. Hemen sonra hasır altı yaptığım o soruları yeniden görmeyeyim mi?

Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın yazarı Clarissa P. Estes’e göre sağlıklı kadının kurttan bir farkı yok. Kadın dediğin kurt kadar “sağlam, kunt, diri, hayat verici, kendinin bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir“. Bu ifadeye göre diyebiliriz ki, bazı kadınların dominant olması vahşi doğayla halen iletişim halinde olmalarından ileri geliyor. Arketipinde hem vahşi hem yırtıcı olmak bir takım başkaldırı ve baskınlıkları beraberinde getiriyor. Somutlaştıralım; bugün bir tartışmada yükselen o kadın sesi bir kurtun ulumasından başka birşey değil. Geçirdiğimiz evrim iç güdülerimizi teğet geçmiş gibi. Tehlike anında kendimizi müdafaa etmemizi nasıl açıklayabilirdik yoksa…

Oysa içinde bulunduğumuz ekseri resimde kadının görüntüsü silik, adı yok, sessiz ve savunmasız. Clarissa bu durumu vahşi güçle ilişkimizin kopmasından sebep olduğunu iddia ediyor.

Yazara göre kadın kendini “güçsüz, sürekli kuşku içinde, sarsak, tıkanmış, bir işin sonunu getiremeyen, hayatını başkalarına teslim eden, eş,iş ya da arkadaş seçiminde hayatının altını oyan tercihler yapan, kendi döngülerinin dışında yaşamaktan mustarip, kendini aşırı koruyucu, uyuşuk, belirsiz, mütereddit, kişiliğine uygun adımlar atamayan ya da sınırlar koyamayan biri gibi” hissediyorsa vahşi güçle olan tinsel bağlantımız kesilmiş demektir.

Arketipimize ve evrildiğimiz türe bakıp derin bir iç çekiyorum. Tabiat niye anaydı diyorum? Anaerkillik tamamen bir efsane miydi yoksa? Ne oldu da dengeler değişti? Hangi ara patriyarkal ve adamların dünyası olduk? Aşağıdaki videoya hem göz hem kulak verin…

/James Brown-It’a man’s man’s man’s world/

Başlıkta “naylon kadınlar” dedim. Ana maddeden yoksun yan ürün manasında. İçindeki potansiyeli boşvermiş, yalnızca geleneksel kadın işlerini sırtlanmış, kim ne derse o oluvermiş kadınlara olan kırgınlığımdan diyorum “naylon” diye. “Teflon adam” adı üstünde zaten yanmaz-yapışmaz. Umursuz ve buyurgan. Ve tehlikeli. Ufak bir çizik bile koca teflonu çöpe koydurabiliyor. Hep tahta kaşık kullanmak suretiyle, süngerin yumuşak tarafıyla yıkanması gereken özellikli birşey.

Naylon öyle mi peki? Yırtıldı mı, at yenisini al. Özenmeye ne gerek? Şekil verdirebiliyorsun. Hatta beğenmedin diyelim tekrar şekil ver. Ne olacak sanki? Birde ucuz biliyor musun?

Neyse alışsak iyi olur çünkü bu ikiliyi çok sık bir arada göreceğiz. Mutfaklar teflondan geçilmezken, gardroplarda naylondan geçilmiyor. Çeliğin ve pamuğun modası geçeli çok oldu. Şaşırmamalı sayılarına.  Durum artık bize bile sirayet etti. Teflon adam-naylon kadın gibi tabirler kullanıyoruz. Ve bu iki tabir resmen türümüz için tehlike teşkil ediyor. Daha hızlı bir artış göstermesi halinde mutsuzluğa bağlı depresyon, depresyona bağlı intiharların önü açılacak gibi…

Belki bu da diğerleri gibi bir dönem. Belki yine huzur ve adalet sökün edecek bu topraklarda. Ve bu tabirler 20 yıl sonra silinip gidecek bilincimizden.  Bunun için yüzümüz geleceğe dönük fakat sırtımız geçmişe dayalı olmalı. Her koşulda hoşgörü hakim olmalı duygularımıza.

Kim ne ise öyle olsun, öyle kabul edilsin istiyorum. Kadın güdüleri bastırılmadan yaşansın ve hakkımız olan denklik yeniden verilsin istiyorum. Teflon değil çelik olunsun, naylon değil pamuk olunsun. Çok mu Allah aşkına?

Aslıhan,

Bizimle Başlamadıysa Ne Vakit O Zaman?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Daha henüz lisede, diğer fen bilimlerinden nasibimi almamışken en sevdiğim ders biyolojiydi. O zamanlar hayatım bir dizi fizik kurallarından çok biyoloji yasalarına üzerine kuruluydu sanki. Hücrelerle başladım sevmeye biyolojiyi.  Dikdörtgen ve daireydi önceleri hücreler. Mikroskopla beraber durağan geometrik şekillerden sıyırıp lamel üzerinde fabrika misali hayatlarına şahit olduk. Soğan zarı hücreleri, endoplazmik retikulum, mitokondriler vs derken mitoz mayoz bölünmeye başladı canlılar orta ikinin ikinci döneminde. Daha sık görür olduk derslerde seneler ilerledikçe. Benim için farkeden birşey yoktu aslında. Nasıl diyim? Üreme ve genetik zaten zihnimin en gizli dehlizlerini bulduğu bir boşlukta eşeliyordu. Ne oldu niye güldün? Liseliyim diyorum:)

Kuantum sınırında yaşam” adlı kitapta bir söz var ki neden üreme konusuna eğilmeliyize adeta en güzel cevap: Çünkü; “yaşamı oluşturmanın tek yolu hala yaşamın kendisi“. Umarım ikna olmuşsundur, yoksa bunun ergenlikle felan ilgisi yok…

Neyse akıllı insan türü dışındaki canlı yaşam formlarını merak ediyoruz bir grup arkadaş. Bizim o işi nasıl gördüğümüz belli. Sır veya esrar perdesi felan yok. Sınıfta ise basit canlıların o işi nasıl hallettiklerini, hacetlerini nasıl gördükleri konusuyla kimse ilgilenmiyor.. Sınıfın çalışkanına sorsan “Bilmiyorum Aslığ, sorma artık? Bir daha sorarsan hocaya söylüycem seni!” der benim canımı iyice sıkardı. Arkadaş bende bu akıllı kızlarımızın ders dışındaki konulara olan ilgisizliğini anlamıyorum, hemde hiç! Aferin kızlar, aferin size. Aynen devam; öne oturup, yalnızca önünüze bakmaya…İlerde mazbut bir yaşam sizi bekliyor…(imza şimdinin mazbutu).

Eee Google’a sorsaydın diye selektör yakma boşuna çünkü o zamanlar arama moturu kullanabilen neredeyse yok gibi. Ayrıca internet bir foseptik çukurundan farksız. Arama motorlarının veritabanlarının dağınık olduğu bir dönemdeyiz . Hal böyleyken kütüphaneler ihtiyaca en iyi cevaptı. Envai çeşit kitap ve odunsu kokuların arasında kendimi kaybolmuş hissettiğimi halen hatırlarım. Kimi kitapların arkasında “British Library Press” gibi şeyler yazıyor. Vay canına diyorsun. Bu Kutsal İngiliz topraklarından mı geldi şimdi? Havalı görünsede bir koloni için pek değil. Şöyle renkli parlak baskı yabancı kitaplara dokununca yoğun bir hicap duyardım kendi ders kitaplarımızdan. İçerikleri bizim müfredata nazaran daha kapsamlıydı. Üstelik görsel olarak da resmen hepsi birer Ali Ağaoğlu’ydu. Yakın çekim ve yüksek çözünürlüklü resimler…

Bana öyle geliyordu ki; sanki ülkedeki tüm öğrencilerinin zihinlerini bir daire içine almışlar da bilimin yalnızca onların istedikleri kadarını daireye dahil etmişler. Tam bir kontrollü bilim yapılıyor diye düşünüyordum. Çocukluk işte.  Şimdi büyüdüm ve kontrollüsünü geçtim bilimin kendisi bir varoluş problemi yaşadığından sebep zaten hiç yapılmadığını düşünüyorum.

Neyse genetik diyordum en son. Üremenin tartışmasız en can alıcı alt başlığı; genetik. Toprağı bol olsun Gregor Mendel ile fiziksel özelliklerin sonraki nesillere kalıtımını fencilere malum olan genetik çaprazlamalarla hesaplıyorduk.  Sanıyorduk ki genetik; göz-saç rengi, kan grubu, burun, kulak yapısı gibi fiziksel tamamlayıcılardan ibaret. Derken bilim öyle bir ilerledi ki, tüm bu fiziksel kalıtımın gen diziliminde sadece %2’yi oluşturduğunu ve %98’lik kısmın kodlanmayan DNA dediğimiz duygusal, davranışsal ve karakter özelliklerinin işlendiği ortaya çıktı(Bu bilgiye Mark’ın kitabından eriştim).

Yeni bir bilim doğuyor: Epigenetik

Epigenetik gen diziliminde kodlanmayan %98’lik kısma verilen isim aslına bakarsanız. Şimdi şimdi konuşuluyor. Travmalarla ilgili okurken karşıma çıktı. Az buz değil şu travmalar. Bugün kim olduğumuza son derece etki ediyorlar.

Kitabın ismi  “Seninle Başlamadı”, yazarı Mark Wolynn. Kendi içsel serüveninden hareketle travmaların hayatlarımızı nasıl etkilediğini vaka vaka anlatıyor yazar. Öyle örnekler var ki; okuduğumda beni 60’ların Lefkoşa’sına götürüyor; babaannemin evine. Kitabın sonlarına doğru travma dediğimiz düğümü çözmek için ne “yapmalıyız?”a değiniyor.

Hızlı bir bakış

Kitapta öğrendiğim bilgilere çok kısa değinmek istiyorum. Çünkü çevremizde geçmiş travmalarından muzdarip olmayan kişi yok gibi.  Kimi depresyon teşhisiyle ellerinde anti-depresanlarla evlerine yollanıyor, kimide üstesinden gelemediği korkularıyla inzivaya çekiliyor. Diyebiliriz ki, çok büyük bir kesim bu travmalarının farkında değil. Kendilerini ya deli ya da depresif biliyorlar…

Dilerseniz kitaptan gidip, travmalara daha yakından bakalım:

En baştaki biyolojik formunuzda, henüz döllenmemiş bir yumurta iken anneniz ve büyükanneniz ile hücresel bir çevre paylaşırsınız. Büyükanneniz annenize 5 aylık hamileyken, sizi geliştiren öncü yumurta hücreleri zaten annenizin yumurtalıkların da mevcuttur.

Bu paragrafı ilk okuduğumda tam bir anlam verememiştim. Ama ilerleyen bölümlerde yazar zaten bu açıklamasına bir netlik veriyor. Yani kalıtımı incelemek için üç nesil yeterli.

İşte travma dediğimiz durumlarda da artık genetiğin alt birimi olan epigenetiğin izi sürülüyor.

Örneğin; öfke ve korku gibi tekrarlayan negatif duygular anneden çocuğa rahatlıkla geçebiliyor. Bu geçiş artık epigenetiğin alanına giriyor.

Yukarıdaki örnekle ilişkili olarak İngiltere’de yapılan bir araştırmada hamilelikleri sırasında endişeli olan annelerin çocuklarında da duygusal ve davranışsal problemlerin iki kat daha fazla olduğu görülmüş.

Travma Üçgeni: Çekirdek Dil-Çekirdek Cümle-Köprü Soru 

-Travma

Yazar bu tarz duygusal ve davranışsal problemlere travma veya değil tanısı koymak için çekirdek dil adında bir metot uyguluyor. Hasta şikayetinden hareketle, hastaların sürekli tekrar ettiği cümlelerin onlara değil, ondan önceki nesillere ait olduğunu tespit ediyor. Örneğin; “Sanırım yanarak öleceğim” cümlesini hiçbir sebep yokken tekrar eden bir danışanının genogramını çıkardığında büyük babasının Nazi soykırımı kurbanı olduğunu ve bunun devamı olarak da oğlunda “Travmaya Bağlı Stres Bozukluğu” oluştuğunu öğreniyor. “Sanırım yanarak öleceğim” hastanın babasının çekirdek dili haline gelmiştir. Tanı ve teşhisi başlatan “kim yanarak ölecek?” sorusu ise bir tür köprü sorusudur. Travmanın aslında kime ait olduğunu tespit eder.

Kitap, bu ve bir dizi buna benzer örneklerle dolu. Biraz sayfaları çevirip iyileştirici önlemlere bakıldığında; tipik kişisel gelişim ayeti gibi: ölen kişinin fotoğrafına bakıp “sen geçmişte çok acı yaşadın biliyorum ama bu benim hayatım benim geleceğim” diyerek kibarca bu hasta düşüncelerin onlardan uzaklaşması isteniyor.

Yazar ilişkilerde görülen problemlerin birçoğunun ilişkinin kendisinden değil de ailelerimizin bizden önce deneyimlediği tecrübelerden kaynaklandığını belirtiyor. Bu tespit son derece isabetli. Bazen öfke anında karşıdakine annemin yerleşik cümlelerini kurduğumu farkediyorum. İşte yazar bu yerleşik ifadeleri “çekirdek cümle” olarak tanımlıyor.

Netice itibarıyla,

-Bizim travmalarımız

Evet bütün olarak düşünüldüğünde, travma tespiti için oldukça kullanışlı bir kitap. Ama nedense psikoloji ve psikanalitik içeren çoğu kitap gibi iyileştirmeyi oldukça yüzeyden işliyor. Kendi açımdan faydalı bulmadığım gibi samimi de bulmuyorum. Yani bana komik geliyor. İçimizdeki kötücül duygulara olan tavrımız: “seni bağışlıyorum, artık özgürsün” olunca kendimi bir Amerikan filminde zannediyorum. Ha bak şu bana makul gelir; “algını değiştir dünyan değişsin”. Yani defalarca “seni bağışlıyorum” dememiz halinde, tepkiselliğimiz azalır.  Beyin onu işleye işleye kanıksamıştır çünkü. Ve artık o düşünce istesede eski etkisini bırakamaz üzerimizde. Fakat bu şu gerçeğide değiştirmez:

“Geçmiş asla ölmüş değildir. Geçmiş geçmiş bile değildir”- William Faulkner, Bir Rahibeye Ağıt

Şüpheli Son

Kitaptan anladığım kadarıyla davranış bilimi ne yazık ki kendi içinde evrenselliğini yitiriyor. Bir örnekle; canımızı sıkan düşünceleri toplum olarak serbest bırakamıyoruz insansız sahalara. İçimize atmak resmen bir tür ata sporu.  Sonra durup birde o içimize attıklarımızı midemizden ağzımıza çıkarıp tekrar tekrar çiğniyoruz insan olduğumuzu ve geviş getiremeyeceğimizi unutarak. Sonra da soruyoruz? Neyim var benim, neden mutlu olamıyorum? Cevap yukarıda. Nice savaşlar görmüş bir milletiz. Travmalarımız tarihin tozlu sayfalarından kalkıp usulca yerleşiyor zihinlerimizin derinliklerine. Tutup tarih kitaplarımızı değiştiremeyeceğimize göre, davranış bilimciler kültürümüze ve inancımıza uygun meditasyon araçları üretmeliler. Yoksa görüyorsun çarşıdaki hesap eve uymuyor…

Aslıhan,

Hem Anne Olup Hem Bağırmamak?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather
-Munch Scream

Merhaba,

Başlıktan da anlaşılacağı üzere A ile B kümesinin kesişimi boş kümedir. Hem anne olup hem bağırmamak aynı düzlemde paralel iki doğru gibi; kesişmemektedir. Nereden mi biliyorum? Annelik serüvenimde bağırmamak adına attığım bu korkak ve bebek adımlar ilk kez olmuyor. Her ne kadar bağırma dürtüsüne galip gelemesemde bundan bir yıl önce de niyetlenmiştim bağırmamaya.

Allah’tan niyet amelden üstün de gazap çekmiyoruz üzerimize. Neyse efendim bu niyetime binaen üç seri Hatice Kübra Tongar okudum.  Kitapları temelde yüce peygamberimizin sünneti ve diğer peygamberlerin Kur’an da yer alan kıssalarından oluşuyordu. Sıkmayan, hızlıca akan bir anlatımı var Hatice Kübra’nın. Her annenin hayatına dokunmak, her kalbe ulaşabilmek adına basit tasvirler kullanıyor. Kitaplarının sonuna geldiğimizde pedagojinin aslında bir 19. yy disiplininden çok bir peygamber sünneti, bir tür nebevi öğreti olduğuna kesin kanaat getiriyoruz. Bizde o gül kokulu nebinin ümmetinin hanımları olarak geçmişimizi, efendimizi anlamadan, kendimizi ve kainatımızı okuyamadan o janjanlı, sükseli kitapçılardaki yabancı kaynaklı pedagojik kitaplara yönelmemiz büyük bir talihsizlik ve biraz da nasipsizlik. Bunu biraz deşeceğim.

Şimdi o yüzünü batıya dönmüş kitapları okuyan annelerimiz derhal ellerindeki kitapları yere bıraksınlar. Slowly, easy and slowly… Çünkü bir haberim var. Batı pedagojisindeki “aman bırak ağlasın, susar” zihniyeti, izahsız cezalandırma ve belli takip mesafeli duruşun bu coğrafyada geçerliliği yok hanımlar. Biz ki çocuklarımıza “guzzum”, “oğulcuğum”, “yavrum”, “güzel kızım”, “bal suratım” diye müşfik hitaplarda bulunuyoruz ve bazen ismi bile dilimize gelmiyor.  Böylesi yoğun sevgi taarruzu altında mecbur “oy ağlama bebem benim”, “gurban olurum yaradana”, “gel hele yanımda uyu” diyor ve batının o çok başarılı çocuk eğitim metotlarını daha test edemeden yelkenleri indiriyoruz. Halbuki o teori ve metot dolu kitaplarda öz neydi: “kararlılık”.

Bu bağlamda Hal Edward Runkel’in “Bağırmayan Anne Baba Olmak” isimli kitabından bahsedeceğim biraz.

Sakin kalarak çocuk büyütmenin yollarını keşfedeceğiz beraber!!! Hazırsak başlayalım…

Yazar bir evlilik-aile terapisti. çocukları birer birey olarak düşünüp ona göre davranmamız hususunda oldukça hassas. Dünyayı ilişki ilişki sakinleştirmenin mümkün olduğunu söylüyor. Ve tıpkı yetişkinler arası ilişkilerde olduğu kadar ebeveyn-çocuk ilişkiside özen ve bakım gerektirdiğini vurguluyor.

Bunda yanlış birşey yok elbet. Hatta Hatice Kübra “Fıtrat Pedagojisi” kitabında çocuğun seviyesine inilmez çıkılır diyordu. Amenna. Çünkü çocuk dediğin; “ahseni takvimdir” yani yaradılışın en saf en güzel hali.

Bizim sıklıklı yaptığımız hata tam bu noktada. Yukarıda da örneğiyle vermiştim. Çocuklarımız gözümüzde hep çocuk. Yetişkinliğe geçişleri söz konusu değil. Adları hep “evlat”.

Sakin kalmanın ilk yolunun kendine odaklanmaktan geçtiğini savunan yazar ;duygusal tepkilerimizi azaltmamız halinde zaten screamfree(bağırmadan) bir ilişki kurabileceğimizi belirtiyor.

Peki Tepkiselliğimiz Kime O Vakit?

Yazarımız çocuğun bulunduğu istenmeyen bir davranışta verdiğimiz tepkinin çoğunlukla kendimize yönelik olduğunu farkettiriyor bize. Bağırdığımız zaman karşıya gönderilen mesajın içeriği “beni sakinleştir” oluyor. “Oğlum sakin ol çünkü ben olamıyorum”. Verdiğimiz mesajdaki “sakinleştir” çağrısı çocuğumuzun yanıt vereceği türden olmadığından duygusal tepkiler vermeye başlıyor ve bağırmaya yönelik o büyük adımı atmış oluyoruz…

“Çocuklarımızdan sorumlu olmak yerine, çocuklarımıza karşı sorumlu olmak…”

Yazar Runkel, ebeveyn sorumluluğu ile ilgili bir nüans farkından bahsediyor. Çocuklardan sorumlu olup onların her kararlarını kontrol etmek yerine, kendi seçimlerini yapmakta özgür olabildikleri bir alan oluşturmamız gerektiğini söylüyor. Ebeveyn olarak her durumu onlar için kontrol etmek yerine, üzerlerinde güçlü etkiler bırakmalıyız.  Kitapta bahsi geçen havalı (cool) ebeveyn olmanın ilk şartı bu gibi.

“Çocuklarımızın üzerinde etki bırakmak istiyorsak, önce kendi üzerimizdeki kontrolümüzü yeniden kazanmalıyız.”

Kesinlikle altına imzamı atarım. Tüm o veryansınlarımız, bağırmalarımız, parmak göstermelerimiz öfkemizin kontrolsüzlüğünden. Kapıldığımız bu öfke resmen çocuklarımız için bir tür düello çağrısından farksız.  Ve çocuklar yapı gereği bu düello çağrısını yanıtsız bırakmazlar…

Bunun için yazarımız güzel bir öneride bulunuyor;”judo ebeveynlik“. Judo bilindiği üzere karşı tarafın savunma mekanizmasını durdurma, hareketsiz bırakmaya yönelik nazik bir japon güreşidir. Bu yüzden karşı taraftan gelebilecek kavga hamlelerinin hızı bu yöntemle kesildiğinde bağırmamızın da önü kesiliyor.  Son zamanlarda duymaya alıştığımız “helikopter ebeveynlik” ile kontrol noktasında biraz çelişiyor gibi, ne dersiniz?

Sakin Kalmak İçin Alan Oluşturmak

Evlilik terapistleriyle hayatımıza giren “alan” kelimesi eşler arası ilişkilerde olmazsa olmazlarımızdandı. Şimdilerde ebeveyn-çocuk ilişkisinde de sıkça kullanılır oldu.

“Alan” her iki taraf içinde söz konusu olmalı. Anne de çocuk da kendi alan sınırlarını belirleyip birbirlerinin sınırlarını ihlal etmemeli. Bilhassa tartışma sonrasında.  Kitapta çeşitli yaşanmışlıklarla bu konunun önemine vurgu yapıyor.

Bağırmayan Anneler ve Bağırmayan Anne Baba Olmak

Yukarıdaki başlık aslında iki kitap. Biri Hatice Kübra’nın diğeri yazar Runkel’in. Hemen hemen eş zamanlarda baskıya çıktılar.

Her iki kitapta da öfke ve korku anlarında unuttuğumuz sabır ve kararlılık dinamiklerini hatırlatıyor sıklıkla. Runkel’in kitabında anlatılanların dayanakları tamamen danışan tecrübeleriyken, Hatice Kübra’nın dayandırdığı kıssalar din kültürümüzün bir parçası.  Pek tabii uygulanabilirlik açısından Hatice Kübra’nın kitaplarını daha uygun buluyorum.

Örneğin; çocuğumuz ödev yapamadığında, “tatlım istersen biraz sonra yine dene” demek şahsım adına inanılmaz bir tolerans gerektiriyor(eşref saatinde değilsem) ve iyi bir canlı örnek verilmediği takdirde içinin boş kalacağını ve bu davranışın yeniden tekrarlanacağı yönünde bir inancım var.

Bunun yerine peygamber efendimizin çalışmaya teşvik edici hadisleri uygun bir dini zeminde daha çok etkili olacaktır.

Kararlarımızda tutarlılık göstermenin çocukta ne denli etkili olduğu konusunda Runkel gibi düşünenlerdenim(çünkü Hatice Kübra’nın bu konuda ne düşündüğünü bilmiyorum). Çocuğu koşullandırırken “şunu yapmazsan odana göndereceğim” demek, çocuk üzerindeki güven ve itibarımız açısından tam bir uygulama gerektirir. Aksi halde ciddiye alınmayan, her sevecenliği fırsata dönüştürülen ve nihayetinde bağıran bir ebeveyn olup çıkarız.

Yani evet Runkel’in kitabından yararlanabiliriz ama bu sanki biraz yavan kalacak ve belli bir noktada tıkanacak. Çünkü nesilden nesile aktarılan bir gelenek var, ülkenin bir anne profili var. Kızdığımız şeyler, bağırdığımız noktalar genellikle aynı. Sabır ise ya peygamberde ya evliyada.  Hal böyleyken bir iki sabır gösterip sonra geri sarıyoruz başladığımız yere. “Bağırmayan anne mi olurmuş canım?” demek daha çok işimize geliyor. Oysaki var. Yani görünen o ki var. Nasıl yaptıklarını da izah ediyorlar üstelik. Belki biraz daha çaba sarf etmeli, biraz daha siyer okumalıyız bende bilmiyorum. Ya da Kur’an’a sığınmalı ve ayetlerinin gölgesinde serinlemeli. Çünkü Allah kelamı kulunkine benzemez; ümit vardır.  Hele ki sabredenler için…

O yüzden bağırsan bile daha bas veya tiz bağırmamak için sabredeceksin. Dayanamıyorum deyip kırmayacaksın ki, kırdığın yerden kırılmayasın.

Aslıhan,

 

Yolun getirdikleri…

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Yola düştük yine, çantamızda yolluklar. Bir kolumda oğlum ötekinde rahat 5 kg çeken çantam. Kardeşim A. ile beraber bekleme salonundaki kalabalığı yarıyoruz. Söyleniyor bir taraftan: “İstanbul’u bu yüzden sevmiyorum”.  Önce göz deviriyorum. Sonra “uff puff” dediğini duyunca;  tam bir Schopenhauer edasıyla: “İstanbul memnun mu acaba bu kadar kişiye kucak açmaktan? Yetemediğine üzülmüyor mu? İnsanların kabalığı, hoyratlığı yormuyor mu onu? Peki acaba o bizi seviyor mudur? diye sorguluyorum kardeşimin tepkiselliğini. Çünkü sevse İstanbul’da yaşamak yerine İstanbul’u yaşardık(bkz. Saffet Emre Tonguç).

Şimdi küçük hanım soruyorum; sevgi tek taraflı olduğunda yarımşardan olmaz mı? Şu sinek kanadı kadar bile değeri olmayan dünyanın tek çekilir yanı sevgi dinamiği değil mi? Gıda ya da şifa gibi düşünüp, nefes gibi alıp-vermez isek nasıl dolduracağız koca testiyi mikro damla suyla? Herkese karşılık sevgi verilmez diyorsan sende haklısın. Ama kime vereceğini sağduyun az çok bilir. Çünkü “sağduyu ruhun makamıdır” demiş Da Vinci.  Burada kardeşime yüklenmeyi kesiyorum. Çünkü E5 normallerinin üzerinde bir trafiğe tutulduğumuzdan 1 saat kadar geciktik. Hem sıkıldı kızcağız.

Online check-in yapmak kalkışa 1,5 saat kala ancak aklımıza geliyor. Halbuki çocukluyuz hayatımız-hayalimiz planlar üzerine. Bilete bakıyoruz; ayrı zamanlarda alınmış. Yan yana koltuk bulmakta zorlanıyoruz. Ayrı düşüyoruz mecbur. Can cana değil cam cama oluyoruz.

Aslında iyi de oldu diyorum. Yol çünkü bu. Düşünmeyi gerektirir çıktıysan, karar vermeyi gerektirir ayrımına varmışsan ve dönmeyi gerektirir caydıysan ve yine dönmeyi gerektirir dönel kavşaktaysan.

Neden sonra yolluk kelimesinin etimolojik kökenini düşünüyorum. Kökten edebiyatçı bir aileye doğduğum için olsa gerek, hep kelimelerin kökenlerinden tüme varım yaparım. İlk aklıma gelen kelimenin kökenidir. İlk baktığım ve ilk gördüğüm hatta.  Yolluk denildiğinde diğer anlamlar çağrışabildiğinden; harcırah, yolluk halı gibi, “yol azığı” demeyi daha uygun buluyorum.  Böylece kemeri takar takmaz aklıma takılan ilk soruya tiki atıyorum.

Yol fiziken geleceğe götürürken ruhen geçmişi yaşatan bir çelişkidir.

Uzun yol şarkıları” diye bir listem var Spotify’da. Dinledikçe denizaşırı yolculuklarımı anımsarım.

Geçmişi hep olumlarım bu sayede. “Vay be ne günlerdi” demekten kendimi alamam. Beyin dediğimiz sır perdesi ne ilginç ama. Geçmişe dair yaşadığım hiçbir olumsuzluk yer etmemiş zihnimde, hiç ağlamamış, hiç üzülmemiş gibi filme almış sanki eskiyi kankam. Olsun tabi zararı yok, yanaklarımdan makas alıp eskiden “amma şuh bir kadınmışım” der geçerim.

Bir sindirim mekanizması olarak yol

Bazen de son döneme ait müzikler dinlerim yol boyunca. Hani böyle bir tartışma anında veya sonrasında kulağıma çalınan bir melodi olursa şayet yakın zamanda yaşadığım bütün olumsuzluklar tek tek uğrar hafıza merkezime. Ve duygusal geviş getirmeye başlarım. “O öyle demeseydi de ben ona bunu deseydim” gibi. Tam bir saçmalık, tasarrufsuzca enerji tüketmek, sol beyni hizmete kapatmak gibi birşey. Kurar dururum gelecek bölümün senaryosunu yol boyu. Başka hayatlara cuk diye oturturum narin cüssemi!. Bir bakarım o hayatında tam bedeni olmuşum. Hani şey olmuyor bende;  “ay yok hayatta yapamam”.

“Yapana kadar taklit etmeyin, ona dönüşene kadar taklit edin”- Amy Cuddy, Harvard İşletme Okulu

Yaradanın şefkat tokatını hallice yemiş biri olarak bu tümceyi çoktan çıkardım kalıplarımdan.  O gündür yapamamcılara inanmıyorum. Yapanın azmine güveniyorum çünkü. Çok çalışmak kesin reçetedir, mutlak surette iyi bir sonuç getirir. Mükafatı hali hazırdadır. Teminatı da yaradanda.  O yüzden çekirdek yargılarımıza son verip deneme turlarına devam edelim inşaAllah.(Farkındayım böylede biraz yaşam koçu gibi oldum ama biz “ben”den daha etkili bir kelime değil mi zaten? Her biri kendime not aslında).

Bunları düşüne durayım bir de bakmışım yolculuk çok zorlu geçmiş. Kafam kurşun gibi ağır, bedenim halı gibi dövülmüş.  Halbuki ne yaptın 70 dakikada oturmaktan başka? Hiiiiç. (cık cık cık efekti)

Öğretici şapkasıyla yol

Öte yandan yol belkide rabden sonra en iyi terbiye edici. Bilirsin, yol biraz da yokluk hali. Canımızın her istediği, aklımızın her estiği olmaz üzerinde.  Hazzı ötelemeyi öğretir; beklemeyi, sabretmeyi ve tutmayı ağzı ve mesaneyi…

Google’a göre yol

Düşündürmesinin, öğretmesinin, sindirmesinin yanı sıra bir de stres faktörüdür yol. Hatta Google’ın CEO’ları LAX testi dedikleri bir mülakata tabi tutar üst düzey yönetici adaylarını. LAX Los Angeles’ta bir hava alanı. Oldukça kalabalık ve gürültülü. Böylesi yoğun bir ortamda 6 saatte usluplarının ne kadar saptığını, diyaloğun başlardaki kadar heyecanlı olup olmamasını pek tabii stres seviyelerini ölçümlüyorlar(bu süreye yol dahil diyorlar). Bu da mesela yolun getirdiklerinden. Google için son derece geçer bir stres ölçütü.

Toplamında

Yolun, yolculuğum boyunca aklıma getirdikleri bu kadardı. Ailemi görünce yol boyu düşündüklerimin hepsi toz bulutu oldu zaten. Beyindeki garabet işte. Dönüş yolunda ise düşünecek pek fırsatım olmadı. Zira uçakta arkayı üçleyince çok eğlendik. 2,5 yaşın kemer takmayı reddetmesi, zemine su dökmesi, ön koltuğa vurması, o minnak spor ayakkabısıyla üstüme basması herkesi adeta sevince boğdu! Hasılı çok tatlış anlarımız oldu…

Çocuklu hayat ve yol çok güzel, gelsenize.

Aslıhan,

 

Bir Tutam İç Dökmesi…

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Dünya hali var olsun içli köfte gibi şişirdi içimi. Minik sevgi çemberim, yerli-yabancı basın, kayın-akraba vs. hepsi iç içe, dip dibe ve biraz vıcık vıcık.  Nefes aldırtmıyorlar insana zihninde.

Bende, bana fazla geleni bir döküp gideyim inşaAllah. İçim geçebilir çünkü beklersem…

2012 yılı itibariyle girdiğim değişimin sonucu olarak haddinden fazla yaş almış gibi hissediyorum. En önce kıyafetlerimden anlıyorum bunu. Hani sözde laik Türkiye’nin tutucu sehirleri vardi 90’ların sonlarında. Orada gördüğüm ve hayal-meyal hatırladığım mutaassıp ve mütevazi teyzeler gibi giyiniyorum. İyi birşey mi bilmiyorum abla olacak yaşta teyze izlenimi veriyor olmak?  Ve bu arada teyze ünvanı şahsımda ancak kan bağına bağlı olarak gelişirse kabul edilebilir. Lütfen, rica edeceğim!

Birazdan anlatacağım üzere zihniyet olarakta pek farklı sayılmayız o teyzemlerden. Stereotipimiz genellikle ev hanımı, mutlaka iki çocuklu ve tam teslimiyetçi bir profil.  Onlarda ben gibi “birakiniz yapsınlar, birakiniz geçsinler” kafasında. Ben tabi o kadar feminist manifestoya rağmen ne ara dizginleri eşime verip “al bunlar senin, sen sür” dedim bilmiyorum.  Sanki o günden beri beynimin sol lobunu eşime kiralamış gibiyim. İkimiz adına bütün kararları o verir oldu.  Her önermesine “doğru” der oldum. “Hayır” kelimesi dağarcığımdan silindi adeta. Kocasıyla simbiyotik bir yaşam süren canlı halini aldım. Şükür demek lazım yine de, çünkü ortak yaşamın sunduğu en faydalı biçim bu…

Halbuki neydi, henüz bekar ve tinimini bir kızken, bağıra çağıra Depeche Mode’dan Free Love’ı söylerdim. “No strings attached, just free love” kısmına özellikle vurgu yapardım- yani bağlanma yok sadece özgür ask derken. Bunları söylerken Allah’ı çok güldürmüş olmalıyım. Çünkü şimdilerde bağlanmayı geçtim uydu misali, hayatim hayatımdakilerin ekseninde dönüyor. Kendimi tamamen dış aramalara kapattım. Kitaplardan aşılmaz surlar yapıyorum kendime. Sonra utanmadan dışarıdakilerin surları yıkmasını veya aşmasını bekliyorum.

Okudukça öteki diyeceğim “okumayanlarla” aramızdaki makas açıldı. Git gide uzaklaşmaya başladık birbirimizden. Birimiz A yönünden B yönüne hareketle diğerimiz A yönünden C’ye hareketle sabit hızla zıt yönlere seyir eder olduk.

Zinciri başlatan belkide Cemil Meriç’ti. “İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım” derken insanın içinde bulunduğu dünyayı, insanın yer aldığı  3. sayfa haberlerini vb herşeyi içine alıyordu.

Benzer bir şekilde  bende gün içinde parça tesirli bomba benzeri haberlerden kaçıp sığınak bulabilmek için sayfaları çevirmeye başladım. Korktukça okudum, okudukça korktum. Çünkü ilaç gibiydi okumak ve bazı yan etkileri de görülebiliyordu; yalnızlaştırması, sosyopata bağlatması ve eve mahkum etmesi gibi. Ama şifası ağır basıyordu Allah’tan.

Şu bir gerçek ki; kitap okumak benim için asla bir terapi ya da boş zaman aktivitesi olmadı. Onlar benim nefsi müdafaamdı. Dünyanın türlü kötülüğüne, kirine, pasına karşın mental bir zırh. Anneliğin beraberinde getirdiği bir tür öz savunma sistemi hatta. Çünkü ilk öğretim sanıldığının aksine okulda değil annede başlar. Anne okuldur, anne sığınaktır ve anne bilgi sağanağıdır. Bu yüzden de yaşayan ve yaşatan olduğu kadar okuyan ve okutandır da…

Sümerler’e Teşekkür

İş tabi salt okumakla bitmiyor. Bir yandan da yazıyorum iyileşmek için, delirmemek için ve belki biraz da körelmemek için. Böyle zamanlarda eşime kiraladığım sol lobumu rica-minnet geri alıyorum. Yazmak o sözü geçen zırha saplanmış kurşunu, oku temizleme biçimim adeta. Yazdıkça zırhtaki kurşunlar/oklar bir bir bırakıyor kendini yere. Zihnim yavaşça hafifliyor, vazgeçiyor hantal düşüncelerden. Ve özgürleşiyor vazgeçtikçe…

Bunun için koca bir teşekkürü hakediyor olabilir şu Sümerler.  “Söz uçar, yazı kalır” sözünün sırrınca iyi olma halinin kalıcığından sebep yazıyor olabiliriz belkide. Teşekkürler…

Hamiş

Zihnimde yaşım çocuk ama büyükler arasındayken o teyze pardesüsünü giyinip onlardanmış gibi yapıyor. Oda onun büyüklere karşı çözümü, bir nevi zırhı yani. Giyimim bundan sebep basit, sade ve ekseriyetle tek parça. “Ay senin için geçmiş“, “daha gençsin yaşınca giyin” diyenler hep olacak, ve olmalı ki nefsimin ağrı eşiğini bileyim. Kendimi yargılamayı bırakıyorum artık.   Bu elbiseler, bu tavırlar, bu laflar hepsi savunma mekanizmasının bir parçası anlıyor musun Aslım?

 

 

 

Klasiklerdeki Anlam Düşmesi

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Klasik; “üzerinden çok zaman geçtiği hâlde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen eser” olarak yer buluyor TDK’da.  Hayatın her alanında tatbik edebiliriz bu tanımı. Ama ben çoğunlukla kitapları tercih ediyorum. İleri düzey entellektüel olmak bunu gerektirir çünkü!

Türk ve Dünya klasikleri. Türk edebiyatı klasiklerini sindirmek nispeten daha kolay da, dünya klasikleri tam bir reflü sebebi.

Dil bilmek işte bu noktada çok önem kazanıyor.  Dünya klasiği içinde bulunduğu coğrafyanın diline göre şekillenir.  Ve bir başka dile çevrildiğinde anlam düşer, önem kaybeder ve ruhsuzlaşır. Çeviri kitaplara mesafeli duruşum işte tam da bu yüzden.

Klasikler…

Ömer Seyfettin’den “kaşağı” benim ilk klasiğimdi. İsmini ogünkü aklımla etimolojik olarak kaşık ve aşağı olarak ayırdığımdan pek mana verememiştim. Sonraları evimizin ulu bilgesi anneme sormuştum: Kaşağı ne? diye. Mürebbiye edasında “ansiklopedi orada aç bak ” diyerek beni başından savmış zaten okumaya yönelik bit kadar olan hevesimi de böylelikle yok etmişti. Bir eğitimcinin bu denli küçük balıkları neden doğrudan elime vermediğini anlamıyordum. Tamam balık verme balık tutmayı öğret de bu balık resmen larva boyutunda, ver işte elime…

İlkokuldum sanırım, bir yaz tatilinde dede korkut hikayelerini bitirmiştim. Kitap okumayı hiç sevmiyor, okumayı adeta sokağa çıkmak için bir tür kapı anahtarı olarak görüyordum.

Soruyorlardı;

-Naptın kitap okudun mu?

-Evet.

-Ne anladın?

-Ihhım şey(yutkunma sesi efekti), deli dumrul hım annesinden babasından kendileri için canını vermelerini istemiş(ş üstüne baskı). Sonra annesi-babası vermemiş oda eşine gitmiş eşi vermiş Azrail de canını bağışlamış?(sevinç dalgası)…

-Oldu mu? Çıkabilir miyim sokağa?

Bir hakedişti klasikler biz küçükken. Dünyayı ve olan biteni anlamaktan çok zorunlu bir eylemdi, dayatmaydı.  Klasiklerde anlatılan bir dönem, bir kritik ve kimi zaman ütopya/distopya olunca merağım sarmadı. Kendimi İpek Ongun, Ayşe Kulin, Gülten Dayıoğlu gibi gençlere hitap eden kitapları okurken buldum. İyiki de bulmuşum çünkü genç nesilin bilmesi gereken yaşam pratiklerini hep o tür kitaplardan edindim.  Sonra bir müddet kendime sordum durdum. Kim okur ki klasikleri? Okunacak tonlarca keyifli ve bir o kadar sürükleyici roman dururken neden kasvet ve buhran dolu bir klasik okuyayım ki?

Tüm bunları düşünedurayım İtalyan yazar Itali Calvino benden önce davranıp “klasikleri neden okumalı?” diye sormuş. Yanıtı deminden beri hep söylediğimiz şeyler; dönemin yaşanmışlıklarını, bulunduğu coğrafyanın kültürünü aktarmaktan öte birşey değil. Hatta yazar diyor ki; bir okuduğunuz klasiği ilerleyen yıllarda tekrar okuyun ve adına keşif okuması deyin. Çünkü bir klasiğin anlattığı dönemden döneme farklılık gösterebiliyor.  Yani aslında aynı şeyleri anlatsalarda biz 5 yıl- 10 yıl önceki bizle bir olmadığımızdan farklı yorabiliyoruz…

Calvino herkes için mutlaka bir klasiğin olduğundan bahsediyor. Ve söz konusu bu klasiğin “kayıtsız kalamayacağın ve onunla bağlantılı olarak hatta onunla karşıtlık içinde kendini tanımlamanı sağlayan bir yapıt” olduğunun altını çiziyor.

Henüz kendi klasiğimi bulamamış olmanın verdiği sıkıntıyla son bir yıldır yoğun bir şekilde klasik okuyorum. Bu arada plaza hayatına mensupken klasiğim; Kafka’nın Dönüşüm’üydü. Anne olduktan sonra ruhum bir şekil değişikliğine gitti ve bende mecbur yeni bir klasik arayışına girdim.

Şimdilerde yazılanları hap gibi yutuyorum fakat sindirip kanıma karıştırmam öyle zor oluyor ki. Tam bir idrak için sanırım bir filolog ile üstünden geçmem gerekiyor. Anlamadığım yerde kaynak taraması yapıyorum. Aslında anlamama gibi bir durum söz konusu olmuyor. Sadece abartı ve saçma bulduğum detaylar var. Böylesi bir anlatım ve olayın neden arşa çıkarıldığını anlayamıyorum. Genç Werther’in Acılarını okurken ondan daha fazla acı çektim mesela. Ya da Dostoyevski Beyaz Geceler’i anlatırken ne yani aşk mı bu diyorum? Hepi topu 5 görüşmede?

-Klasikler

Bazen öyle sıkılıyorum ki, bitse de gitsek beatleri dönüyor beynimde. Bazen de anlatıma yoksa çeviriye mi desem aşık olasım geliyor. Üstüne uzun uzun düşünüyorum kimi cümlenin. Stefan Zweig, George Orwell, Harper Lee, Franz Kafka, Albert Camus, Gabriel Garcia Marquez özellikle hiç bitmesin dediklerimden.

Fakat totalde kattıkları birşey var mı? Belki bir iki fransızca/almanca/rusça sözcük-terim, dünya tarihi(belki ama), şehir bilgisi(mutlaka) ve yoğun bir haz duygusu. Tabii şeyi demeden geçemeyeceğim; yazarın dünya görüşünü ve benimsediği akımı anlıyorum elbette fakat bunlar ufak detaylar olarak yer ediyor zihnimde hayatıma tatbik edemiyorum. Sanırım en uygun örnek Milan Kundera mesela. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde Kundera’nın Sovyetler Birliği’ne olan öfkesini kitabın kurgusundan anlayabiliyordum. Çekoslovakya’nın içinden geçtiği sancılı süreci, baskıları vs.  Ama anlatım o kadar dolaylı ve tek düze ki, kitabın orijinal baskısını okuyabilmeyi çok diledim.

Toparlayacak olursak; klasikler ülkelerinde ölmüyor evet fakat çevrilip yabancılaştırıldığında organ nakli olmuş bireyler gibi oluyor.  Organı aldıkları kişinin bir takım özelliklerini taşımaya başlıyorlar. İlk bakışta kusursuz bir uyum gibi görünsede kişinin kendi ve nakil organı arasındaki farklılıklar çarpabiliyor göze.  Yani hasılı bir yere uygun olman oraya ait olduğunu göstermiyor. Klasiklerdeki durum bu…

Aslıhan,