Hikayesi Yeni Başlayanlara…

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Arayı açtık yine. Oğlum gün be gün büyüyor. Evde çizdiği portre çizgi film karakterlerinden Roadrunner sanki. Kendimi zaman zaman 40’ından sonra anne olmuşcasına yorgun ve tükenmiş hissediyorum. Öyle ki bazen kendimi bağırırken buluyorum(hadi ama bağırmayan anne mi var?). İki haftalık bir Mersin kaçamağından sonra evi normal hijyen koşullarına getirmemde hayli zamanımı aldı. Kitap yüzüne ve dizüstüme hasret kaldım adeta.

Corcel.com adlı web sayfasından alınmıştır.
Corcel.com adlı web sayfasından alınmıştır.

Bu süreçte çocukluk arkadaşım Selin’in bir kız bebek beklediğini öğrendim. Hamileliği ilerledikçe her anne adayı gibi evham ve vesveselere kapılıyor. Doktorunun söylediklerini benimle teyit etme ihtiyacı duyuyor. Bende gerek onu yormamak gerekse biraz rahatlatmak adına bu yazıyı ona ithaf ediyorum…

Sevgili anne adayı arkadaşım,

Annelik ile ilgili endişelerini anlıyorum. Başına ilk kez böyle birşey geliyor. Hayatının yönü, ruhun, bedenin değişiyor. Sabah bulantıların başlıyor, halsizliğin artıyor ve uyku çok tatlı geliyor. Yiyebileceğin çok sınırlı sayıda azığın var. Mesela ilk trimester dedikleri dönemde patates haşlaması, muz ve peynir ekmekti benim menüm. Peki ya senin? Annelik hormonum yükseldikçe burnum herkesi koklamaya başladı. Kimsenin duymadığı kokuları duyuyor, eskiden başımı döndüren kokular resmen midemi hırpalıyordu. Hatta yatak başlığı koku yapıyor diye şikayetvar’a şikayet girmişliğim var. Sonra ikinci trimester başlıyor.

İşte bu noktada annelik keyifli hale geliyor. Bebeğin haftalık gelişimi daha somut. Organlar, tüyler ufak ufak oluşmaya başlıyor. Her hafta bir mucizeye şahit oluyorsun. İlk mucizen neydi hatırlıyor musun? İki çizgi mi, Beta HCG mi yoksa kalp atışları mı? Ve sona yaklaşıldığını müjdeleyen üçüncü trimester.

Pinterest'den alınmıştır.
Pinterest’den alınmıştır.

Karnın mı büyümüş ne? Halkın sempatisi haline geliyorsun bu dönem. Paytak yürüyüş, yuvarlacık bir yüz ve dünya göbek. Sıksık dokunuyorlar göbeğe ve “ne kadar var?” diye soruyorlar. Ve şimdilerde moda oldu. Normal mi sezeryan mı istiyorsun? diye de ekliyorlar. Geceleri küçük Bruce Lee tekme çalışıyor karnında. Öyle ki bir de bakmışsın ayakları karnından belli ediyor kendini. Yalancı kasılmalar aldatıyor kimi zaman. Daha erken diyorsun panikliyorsun. Korkulacak birşey yok beklenen sonun yakın olduğunu işaret ediyor. Günler sayılı ve doğum senin açından belirsiz. Halbuki o ne zaman geleceğini çok iyi biliyor. Onu rahatlat, onunla konuş. Konuşurken karnını sev, çünkü uyumuyorsa şayet seni dinliyordur. Sevdiğin yere ayağıyla vurup “burdayım canım” diyor. Biz az mı vur-kaç oynadık?

“Çok özledim gel artık” deme. Beklemek zordur bilirim ama sabrın sonu selamet. Bırak vakitlice gelsin. Ağrıların mı sıklaştı? Günün mü yaklaştı? Çok az kaldı seninde hikayen başlıyor işte.

Kendi hikayemden yola çıkarak anne adayı arkadaşlarıma bazı tavsiyeler vermek isterim.

Mutlaka bir online hamilelik takip sistemi edinin. Ben NHSinkini kullandım ve oldukça memnun kaldım. Çalıştığım özel hastaneninde takip sistemi vardı fakat bilgiler çok geneldi. Oysaki NHS çocuğunuz 4 yaşına gelinceye kadar aylık bilgilendirme maili gönderiyor. 

Bel kalınlığınızı ve kilonuzu takip edin. Bilhassa normal doğum düşünüyorsanız önerilen ekstra ağırlık maksimum 12 kg‘dır. Multivitamin takviyeleri iştah açıyor olduğundan kullanmayı bırakıp muadili meyveler(mevsim meyvesi olmasına dikkat ederekten) ile yola devam etmiştim. Sanada tavsiyem budur. 

Hamilelik beslenmesini boşverme. Şekerin veya tansiyonun düşebilir, yükselebilir. Çok normal. Dengelemek tamamen senin elinde. Tavsiyem tabiki de Canan Karatay’ın anne adayı ve hamileler için uyarladığı diyetidir. Günde 10 yumurta olmasa da 2 yumurta(omlet formunda) tüketilebilir. 

Hareket ama mutlaka hareket. Yeni trend hamile yogası ve pilates olsada ben yürüyüşle yetinenlerdendim. Android telefonlarda Fit diye default bir yazılım var. Kaç adım attığınızı lokasyon bazlı analiz edip toplamda kaç dakika yürüdüğünüzü hesaplıyor. Yararlanmanı öneririm.

Anneliğe dair bol bol kitap oku. Ben işe Şermin Çarkacı ile başlamıştım. Sonrasında Dicle Keskinoğlu, Adem Güneş izledi. Keşke daha önce okusaydım dediğim tek bir kitap oldu: Pamela Drucker‘ın “Bringing up Bebe”si. Hele gurbette yaşayan anneler için yaraya merhem demek yanlış olmaz. Kitap henüz İngilizce. Türkçe çeviri çalışmalarına yeni başlanmış. Çıksın ilk fırsatta hediye etmek isterim sana.

Bebeğin ismi konusunda görüş ayrılıkları elbette ki olacak. İsim o kadar da mühim değil; anlamı ve amacı aynı doğrultuda olduktan sonra bırak onun dediği olsun. Aksi halde gereksiz bir tartışmaya zemin olacak bebeğiniz.

Doğuma değil bebeğine odaklan. Bırak herşey spontan gelişsin. Tıbbi bir gerekçen olmadıkça sezeryanı düşünme bile. Epidural normal doğumda tercihin olabilir. Sancılarımı hafiflettiğini düşünmesemde doğum esnasında ağrısız bir tecrübem olduğunu not düşmeliyim.

Lohusalık ile ilgili tecrübelerimi bilahare paylaşacağım güzel anne. O günler hele bir gelsin de…

 

Proje Yönetimi ve Annelik

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather
Proje yöneticisi en güzel tanımlayan ifadelerden biri: "Proje yöneticisi 9 kadının 1 ayda doğum yapabileceğini düşünen kişidir".
Proje yöneticisini en güzel tanımlayan ifadelerden biri: “Proje yöneticisi 9 kadının 1 ayda doğum yapabileceğini düşünen kişidir”.

Anne olmadan önce proje yönetim profesyoneliydim. İlginç geldiyse nedir bu proje yönetim profesyoneli ondan bahsedeyim Aslında proje yöneticisidir. Sadece bu tabiri kullanmayı daha uygun buluyorum. Çünkü title ya da ünvan denilen yönetici, sorumlu ve uzmandan oluşan o hiyerarşik yapıyı hiç deşmiyor. Alıcıya mesajı doğrudan iletiyor. İsim itibariylede alanı, alabildiğine geniş olduğundan sağlıktan-mühendisliğe, mimarlıktan-eğitime aklınıza gelebilecek her sektörde resmi veya değil mutlaka bir proje yöneticisi mevcuttur . Eee çalışma alanı böylesine geniş olunca kavram karmaşalarınada mahal veriyor. Örneğin; proje yöneticisiyim dediğimde “çizim projeleri mi yapıyorsun?” diye soran bir kaç kişiye denk geldim. Aslında bu soruyu sormaları çok doğal. Çünkü zaten proje yönetiminin çıkış noktası mimarlık-mühendislik çalışmaları. Akla ilk çizim projeleri geliyor.

Önceleri bir faaliyet kolu olarak baş göstersede proje yönetimi son 10 yılda ülkemizde trend meslek halini aldığı söylenebilir. PMI’ın* sayfasından güncel PMP* verilerine ulaşamadım. Fakat sevgili Ömür Benek’in bloğunda yer alan bilgiye göre 2010-2014 yılları arasında Türkiye’de PMP sertifikalı proje yöneticisi sayısı 1918. Şimdilerde 2000’in üzerinde olduğu tahmin ediliyor.  Birde PMP sertifikası olmayan kayıt dışı proje yöneticisi bir kesim var tabi(bende dahil).  Sayılarını tahmin etmek neredeyse imkansız.   Ve mesleğe rağbet gün geçtikçe artıyor. Proje yöneticisi olmaya karar verdiğimde 20 yaşındaydım. Yönetim Bilişim Sistemleri tahsilinden sonra İngiltere’de “Program ve Proje Yönetimi” üzerine yüksek lisans ihtisas ettim. Ve 2009 yılından beri de proje yönetiminin bilfiil yapıldığı merkezlerde görev alıyorum. Fakat şunu anladım ki; proje yöneticisi olmak için yolu bu kadar uzatmaya gerek yok. Bileti en kısasından kesmek isteyenlere tavsiyem anne olsunlar. Yanlış anlaşılmasın lütfen; maksadım nüfus artışını teşvikten çok bir benzerliği dile getirmek. Şöyle ifade edeyim:

Healthymamalifestyle.nl sitesinden alıntı
Healthymamalifestyle.nl sitesinden alıntı

Proje yönetimi ve annelik birbirine oldukça benzer. Bu benzerliği Savaş Sakar hocam dile getirdiğinda henüz anne değildim. Anne olup seyahate çıkmam gerektiğinde tam olarak ne demek istediğini anladım. Annelik proje yönetimi gibi bazı kısıtlamalar içeriyor. “Bütçe”, “Zaman” ve ” İmkan”. Ve anne bunu o kısıtlama bilinciyle yapınca bir proje yöneticisinden farksız olarak iş çıkarabiliyor. Organizasyon becerisi konusuna hiç girmek istemiyorum. Çünkü bu hususta bir anne ile yarışmak pek akıllıca değil. Düşünün ki, anne o gün içerisinde hem yavrusunu hem kendini doyuracak, hem kitabını okuyacak hemde evin işini yapacak, akşama bir de yemek yapıp çay demleyip oğlunu uyutacak ve de eş ile hoşbeş yapacak. Ve bunlar tekrarlı ama sıra değişkenli her gün devam edecek. Aynı şevk ve sorumluluk bilinciyle bir de üstelik yılmadan. Bilmem babalara şans veremedim. Hemfikir miyiz?

Nasıl ki proje yöneticisi paydaşlar arasında köprü görevi görüyorsa anne de baba ve çocuk arasında aynı görevi görür. Sağlıklı iletişim için elinden geleni yapar, tansiyon yükseldiğinde düşürür. Ev içinde motivasyonu sağlamak durumundadır. 

Proje yöneticisinin ekip ruhunu yaşatmak için sarfettiği “biz bir ekibiz” cümlesini anne her koşulda “biz bir aileyiz”e çevirir.

Proje yöneticisi gannt chart*, work breakdown structure* yardımıyla iş planı oluştururken anne büyük bir titizlikle yapılacak işin kurgusunu beyine adeta kazır. Kazıyamadığı durumlarda geleneksel metotlardan yardım alır. Kalem-kağıt, post it, alarm kurma vs gibi.

Proje yöneticisi projede öngörülen riskleri tamamen ortadan kaldırmaya yönelik hareket etmez analiz sonucundaki risk skoruna göre davranır. Fakat anne için riskin büyüğü küçüğü olmamakla birlikte hepsi son derece ölümcüldür. Ve bu nedenlede bütün belirsizlikleri yok etmeye odaklanır.

Yani özetle, bir yin yang ilkesi: her proje yöneticisinin içinde bir anne ve her annenin içinde bir proje yöneticisi yatar.  Annelik deneyimini yaşamış her kadın bu meslekte güçlü bir adaydır. Bize lazım olan sadece biraz fırsat eşitliği. 

Hadi şimdi herkes ev isimli projesinin başına. 

*PMI:Project Management Institute- Proje Yönetim Enstitüsü
*PMP:Project Management Professional-Proje Yönetim Profesyoneli
*Gannt chart:Proje takibinde kullanılan planlama aşamasında oluşturulan bir tür proje takvimi
*Work breakdown structure: Proje takviminde yer alan işlerin küçük iş paketleri halinde ayrılması

 

Türk Eğitim Sisteminde Sınav Sorunsalı

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

 

ÖSYM'nin vermiş olduğu sınav kiti
ÖSYM’nin vermiş olduğu sınav kiti

Gözünüz aydın! ALES sınavına çizgiyi çektim. O koca 2,5 saat nasıl geçti anlamış değilim. Öğrenci deyimi “yaptık işte birşeyler”. Allah’tan hayırlısı diyelim…

İster ilköğretim ister yüksek öğretim olsun Türk eğitim sisteminde öğrencinin sınavdan kaçabileceği alanı yok. Efendim “quiz”, “sözlü”, “yazılı” gibi sınav türevleriyle yarıştırılan yurdum öğrencisi üstüne birde orta öğrenimde merkezi sınav sistemide eklenince stres bozukluğu ve anksiyete ile çok erken yaşta tanışıyor.

Neyse ki durum Güney Kore kadar vahim değil. Geçtiğimiz yıl G. Kore Eğitim Bakanlığı “gençler arasında intihar toplumsal bir sorun haline geldi” gibi bir açıklama yapmıştı. Rakamlar o kadar ürkütücü ki; G. Kore’de derslerin ağırlığı, başarısızlık hissi ve aile baskısı dolayısıyla her gün en az 40 kişi hayatına son veriyor.

Ama ilginçtir G. Kore eğitimde reform yapmak yerine “ölmeden önce ölüm hissini veren” tabut kurslarını açmayı uygun görmüş. Geri dönüşlere bakılırsa gençler yaşamın değerini anlamış. G. Koreli yetkililer sonuçların olumlu olduğunu belirtmiş. Haberin kaynağına buradan ulaşabilirsiniz.

Fakat şöyle bir durum söz konusu: OECD’nin geçen sene yayınladığı eğitim raporunda G. Kore 2. sırada yer alırken, 15 yaşındaki öğrencilerin matematik ve fen bilim testleri baz alınarak oluşturulan raporda Türkiye 41. sıradaydı. 

Yani G. Kore ile Türkiye’yi eğitim sistemi açısından kıyaslamam sanırım istatistik kurallarını aşar.  Çünkü bizde hem eğitim hem de öğrenci yerlerde sürünüyor.

Geçtiğimiz yıl Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı YÖK düzenlemesi ile ilgili değişikliğe gidileceğini söyleyince umutlandım.  Hadi inşaAllah dedim.  Hatta düzenlemeye gidilmek yerine yekün kaldırılsa keşke diye geçirdim içimden. Çünkü öyle bir sınav düşünün; geleceğiniz, mesleğiniz ve itibarınız çok büyük oranda ona bağlı(bizim zamanımızda ÖSS puanınıza orta öğretim başarı puanı ekleniyordu ama yine en büyük etken sınav notumuzdu).  Çok acımasız ve adaletsiz bir sistem.  O gün bir karnın ağrısa, başın tutsa, miden bulansa, biraz heyecanlansan istediğin performansı elde edemeyeceğin çok açık.

Bende aslında bu adaletsiz eğitim sisteminin bir ürünü olduğumu düşünüyorum.  2016 İlkbahar dönemi ALES sınavı geçen Pazar günü gerçekleşti. Ter dökenlerden biri de bendim.  2,5 saate uzun paragraf, mantıksal, işlemsel ve daha envai çeşit 120 soru sığdırmamız bekleniyor. Tam bir ironi. Bilgiyi mi ölçüyorsun hızı mı? Her ikisiyse bakman gereken başka parametreler yok mu? Akademik personelde aradığın sadece bu iki özellik midir? Eğitimde neden mi gerideyiz? İşte bu yüzden.  

Çalışma Ekonomisi profesörü Ali Rıza Büyükuslu çok güzel özetlemiş Türk Eğitim Sistemini: “Mevcut sistem bilgi, nitelik ve özellikle yeteneği ölçmemekte,  ezberci bir model ile yaratıcı ve analitik düşüncenin gelişmesine engel olurken pratik ve uygulamaya yatkın beyinlerin sistem dışında kalmasına neden olmakta ve dolayısıyla klasik bir sıralama sınavı özelliğinin ötesine geçememektedir.”  Ayrıca Ali Rıza Hoca’nın Avrupa ve ABD eğitim sistemlerini kıyaslayan bir yazısı mevcut. Buradan ulaşabilirsiniz.

Yani sözün özü ALES sınavım umduğum gibi geçmedi. Süre sıkıntısını aşamıyorum. Yavaşım ve doğru çözüme yavaş ve sesli düşünerek ulaşıyorum. Bu benim akademik personel olamayacağım anlamına mı geliyor? Sanırım öyle. Canın sağolsun be Türk eğitim sistemi…

Memleket(imi) İsterim

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather
Girne Sahil
Girne Sahil

Gün aydı mı sana gurbetli,

Bilirim özledin memleketini. Hasretsin insanına. Bende farklı değilim senden. Cahit Sıtkı okudum biraz; canım sıkıldı. Ütopik geldi istemi bana. Bir memleket istiyor ki: “Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun.” Ben ise istiyorum ki; memleketim yakın olsun, insanı yanıma dursun. Sanki sürgün haller var ruhumda nicedir. Ben değil de o benden vazgeçmiş gibi…

Memleket ki Akdeniz’de bir ada kara parçası. Küçük, çok toplumlu ve mus-mutlu insanların var olduğu bir yer orası. Türkünden Rumuna, Maronitine, benim memleketim…

365 günün 340’ı güneş görür. Tam aksi durumun görüldüğü Birleşik Krallığın yakın ilgisi boşuna değil. Halkı dersen, kendi halinde, yardımsever ve optimist. Onca yaşanmışlığa rağmen geleceğe umut dolu gözler ile bakıyor. Komşusu ile yine yanyana yaşayabileceğine inancı tam; “barış olsun yeter ki” diyor.

Şehir planlamada ise halen boşluklar var. İnşaat sektörü son yıllarda patlak verse de çok katlı mimariler yine azınlıkta. Neyse ki müstakil yaşam seviyor Kıbrıslı.

Kapalı bir toplum olarak düşünebilirsin bizi. Kendi daireleri çevresinde dönüp, kendi insanı ile evlenmeyi tercih eder çoğu (benim gibi istisnalar artıyor olsa da). Çünkü gurbet onlara göre değil.

Bak bana. her ılık hava esintisinde tüylerim ürperir. “Kıbrıs’ta hava nasıl acaba?” diye Google’a mutlaka sorarım. Sebzeli kek gördüğümde tarif önerisi veririm. Ne de olsa “hellimli” ve “zeytinli” gibi patentli tariflerimiz var.

Börülcenin yemeğini değil de salatasını yapanı görürsem sıkı sıkı sarılırım. Molehiyayı bilen birine denk gelirsem abartmıyorum “ma sen nerden bilin yahu?” diye sorup ağlarım. Makarnayı boru, domatesli, hellimli ve tavuklu pişiren Kıbrıs tariflerini gastronomi düşkünü yerel arkadaşlarımla her fırsatta paylaşırım.

Kişniş veya gollandıronun tazesini semt pazarında bulursam gözlerim dolar.

Zeytinyağı konusunda asla mütevazi olmam. Akdeniz-Ege ayrımını yaparım hemen. Akdenizin acımtıraktır hele Kıbrıs’ınki geniz yakar adeta. O yaktıkça yüreğim acı acı sızlar. Salataya koyarken nenemin; “dumadezi yıkada getir”, madonoz getir nenem” “at duzuda gorkma” dediğini anımsarım. 

Manipeni, Mardo, Shooters gibi mekanları etiketleyen arkadaşlarıma mutlaka “çok özledim” ve “gelince beraber gidelim” gibi rahatsız edici mesajlar gönderirim. Sağolsunlar beni iyi idare ederler.

Yabancı basında “Cyprus Problem” içerikli haberleri okumadan kattiyen geçmem.
Hellimi köyümden getirtirim öyle Migros, Carrefour bana gelmez. Ve hellimi gerek sade gerekse kızartma, çorba harcı, börek gibi bilimum alanda kullanırım.

Vee özlemimi kat kat katlayan şüphesiz memleketimden insan manzaralarıdır. Nerede bir Kıbrıs şivesi duysam ne iş yaptığımın önemi yok işim şurada durur ben kulak kesilirim. Tebessümlerimin sonu gelmez. Son olarak Survivor’da Spartalı Mehmet’in konuşmasında kendimden geçtiğimi hatırlıyorum.

Uzatmanın alemi yok. Özetle çok özledim. Çağırırsa bu bahar gelmek isterim. Aynı anda hem rutubetli hemde esintili akşamları yeniden yaşamak isterim. Tabi başta ailemi görmek isterim.  

Cedric bile demiş: “Uzaklar diye bir yer var ve herkes orada”.

Rüyalarda değil orada buluşmak ümidiyle,

Girneli

 

Değişken Güzellik Algimiz

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba güne güzel uyananlar ya da güzel bir uykuya hazırlık yapanlar!IMG_20160323_153308 (1)

Giriş cümlem sizce de biraz fazla güzel olmadi mi? Olsundu biraz. Çünkü arıyor, istiyor, seviyor adem oğlu ve havva kızı güzeli. Hayalini kuruyor, kelimelere katıyor ve dile döküyor ballı ballı. Peki ama güzel nedir veya kimdir?

Orasi tam bir muamma işte. Bilim adina altin oran deyip çıkmış içinden ama sanki biraz eksik kalmış. Kavramsal açıdan güzellik zaten bir algi. Yani değişken ve pek ala izafi. Aynstayn’in görelilik kuramini hatirla ne diyordu: “zaman izafidir”. Buda ayni hesap işte güzellik gören göze göre farklılık gösteriyor.

Boşuna değil bazı örnekler. Geçtiğimiz gün vefatının 43. yili olan Aşik Veysel’i andik. Ne demiş aşık: “Güzelligin on para etmez bu bendeki aşk olmasa.”

Bir diğer yanık aşık Karacaoglan ise şöyle özetlemiş güzeli: “Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca”.

Peki bir baska güncel örnek aylık dost meclisi Cins dergisinin kapak mansetinden: “Leyla bir ihtimaldir. Çünkü biz güzel sevmeyiz. Sevdiğimiz güzeldir.”

“Güzel bakan güzel görür” demiş Mevlana Hazretleri. Yine benzer bir ifadeyle; “Mecnun optiğin yeniden yorumlanmasıdır.” demiş Cins dergisi.

Şimdi sen bu âşıkların, dostun dediğini bir kenara bırak: TV programlarına, dizilere, Hollywood’a moda dergilerine ve güzellik yarışmalarındaki güzelligin her firsatta belli ölçülerle vurgulandigi platformlara bak. Bak ki psikolojin bozulsun, kendini ” güzel ile çirkin” hikayesinin baş aktörü gibi hissedesin. Neden benimde memem portakal degil, burnum findik, popom Kardashian değil diye isyan edesin ve sana tüm işlevleri yerinde muntazam bir beden bahşeden yaradanı gücendiresin.

Dizi sayisindaki artış belki de en fazla estetik ve plastik cerrahiye yaradi. Muayenehane kapilari zaten güzel denebilecek kadinlarca aşindiriliyor. Peki ne için? O sözde güzellik standartlari için. Eeee bu geçici bir durum degil mi? Öyle tabi ama gelecek jenerasyonun yorumuna kadarki süreçte güzellik kalıbımız; “iri göz”, ” iri göğüs”, ” geniş kalça”, “ufak burun”, ” beyaz ten”, “dolgun dudak”, ” uzun kirpik”, “kalın kaş” ve “uzun saç” olarak tasvir edilecek.  Bu kıstaslar moda dergilerinde yer alan mükemmele yakin hemcinslerimizin özellikleri. Ve sanıyoruz ki ortalama bir Türk erkeğinin de kadında görmek istediği fiziksel özellikler bunlar. Ne yaman çelişki ama; vasat bir erkeğin mükemmeli arayışı! Aslında haksız sayılmaz erkek kişisi bu konuda. Doğal seçilim gereği güçlü ve sağlıklı olan hayatta kalır. Erkek soyunu sağlıklı olandan sürdürmek durumundadir. En güzel onun için en sağlıklıdır aynı zamanda. Yanı aslında bu seçim kapitalizmin dayatmasından çok evrimsel bir kavramdır. Hoş görmek lazım gelir.

Fakat ve lakin, yaşadığımız çağ güzellik-sağlık ilişkisi konusunda yanıltıcı olabiliyor. Aklima gelen en yakin örnek: Angelina Jolie.  İki tür kanser ile mücadelesini hatırlayın. Her ikisi de kadın hastalığıydı. 

Diyeceğim o ki; güzellik baki değil. Bugün güzel gelen yarin fena olabilir. Aslolan tavırdır, edadir, cilvedir ve birde aşık kişidir. Çünkü herşey aşığın gözüyle anlam bulur. Güzel olacağız diye birbirimize benzemenin alemi yok.

Oynamayin yüz ve vücut ölçülerimizle.  Biz mutluyuz bize biçilen bedenle. Son sözüm ise bilim insanlarına: Altın oran formulüne ruh katsayısıda ilave edilsin. Çünkü görmekde iki türlü; “zahiri” ve “batıni”. Siz biraz düşünün bu dediklerimi naçizane. Sonra yine konuşalım olur mu?

İyilik Yap İyilik Bul VERSUS İyilik Yap Denize At

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

-29.02.2016 tarihli iyilik kartı
29.02.2016 tarihli iyilik kartı

İtiraf edelim bu ikilem arasında gidip geldin sende bir sefer. Hatta iyilik yaptığın kulun nankörlüğüyle yüzleştin belki de. Ya da yaptığın iyiliği başa kakmak istedin. Ama az sakin. Şöyle birşey soracağım; bazı atasözü ve deyimler sence de hayatımızı yanlış yönlendirmiyor mu?. Her iyilik yapan karşılığını görüyor mu ki?, Ya da bir elin verdiğini diğer el duymuyor mu acaba?.

Hele güzel Türkçemizde bazı elim misaller var ki;  “yediği kaba pislemek” ve “ekmek yediği eli ısırmak” gibi akıllara ziyan. Günümüz insanı iyi olmaya niyet etse dahi iyilik yapmaya ürküyor. Ve bazen bir kul hakkı olan selamı kendinden ve karşısından esirgeyebiliyor.

İyilik kelimesindense “hayır” kelimesini kullanmayı yeğliyorum. Kendimi bildim bileli hayır ve hasenattan kabına sığmaz bir mutluluk duyarım.  Ama ben bunu sanırım “secret” felsefesi diye tabir edilen “iyi düşün iyi olsun” düşüncesinden hareketle yapıyorum.  Ve açıkçası iyiliğin karşılığı ile pek işim olmuyor.

Geçenlerde takipçisi olduğum  deli-anne‘nin  liderliğini yürüttüğü “damladaki okyanus” isimli bir iyilik hareketine denk geldim. Hayır odaklı bir avuç güzel insan düşünün. İsimleri ne kadar yakışık değil mi? “Okyanusta bir damla olmak” yerine “damlada bir okyanus olmak”. Dil biliminde güzel bir tersine mühendislik örneği.  Zaten Mümine Yıldız’ın bazı betimlemelerinin altını defalarca çiziyorum. Türk dilini Britanya şartlarında bile esnetmiyor. 

Beki İkala Erikli’nin “melek kartları” vardı hatırlayananız vardır(kitabı sadece reddiye amaçlı inceledim bkz. “Meleklerle Yaşamak”). Grup aynı fikri temel alarak her hafta bir iyilik kartı yayınlıyor. Haftaya güzel başlamak için daha iyi bir nedeniniz yoksa, bu kartları iliştirin bir kenara. Fizibilite açısından bir zorluk yaşamayacağınızın garantisini ben şahsen verebilirim. 

Kartların içeriği tam anlamıyla “hayır” kelimesini karşılıyor mu sorusu benim alanım değil. Ama en basit haliyle bir “merhaba” bir çehrenin gülmesine vesile olursa belki çarkı yeniden döndürebiliriz.

İşin manevi boyutunu bir kez daha düşünelim. Bilhassa sevap hanemizi. Biz şaşar beşerler aynı zamanda konargöçeriz. Ahirete yolculuğumuzda yanımıza alabileceğimiz güzel amel ve hayırlarımız dışında ne var ki?

Hayrı bol günleriniz olsun inşaAllah…

Çizginin Dışına Taşmak?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

 

Merhaba “zeki ama çalışmayanlar” ve “çalışmayana ekmek yokcular”!

Çizginin DışındakilerŞu an okuduğum kitaptan bahsediyorum.  Kanadalı gazeteci yazar Malcolm Gladwell’in Outliers- Çizginin Dışındakiler isimli çalışmasında “Bazı insanlar neden başarılı olur?”un yanıtını arıyor ve sanırım buluyor da. Kitabı okuduktan sonra göreceksiniz ki, giriş bölümündeki hitaplarımın başarı kavramında pek bir karşılığı yok.  Çünkü başarı salt zeka veya çalışmak ile doğru bir orantı kuramıyor. Başka itici kuvvetlerinde formülde yer alması gerekiyor.  Mesela kitapta en çok şaşırdığım bölümlerden biri; dünyanın IQ seviyesi en yüksek kişisinden(195-210 arası ve bu aralıkta söz konusu testler ölçüm yapmak için kafi değil) bahsettiği; “Chris Langan” bölümü. Adını duymamış olmamıza hiç şaşırmıyor yazar, çünkü kendide TV’de bir yarışma programında denk gelmiş.  Chris’in hayat öyküsü kelimenin tam anlamıyla bir dram. Babasız ve yoksullukla geçen bir çocukluk.  Orta öğrenimde ise sınıf arkadaşları tarafından sosyo ekonomik statüsü dolayısıyla psikolojik şiddete maruz kalmış bir genç. Üniversiteye burslu girmiş ama harcını yatıramadığı için bursu kesilmiş ve okulu bırakmak zorunda kalmış. 

-Christopher Langan
-Christopher Langan

Şimdilerde Missouri’de bir at çiftliğinde yaşam sürüyor ve kuramsal fizik üzerine makaleler yazıyor. Yazdığı makaleler ne yazık ki bilim insanlarına ulaşamıyor çünkü yayıncılar Chris’in üniversite mezunu olmadığından, ortaya atacağı teorilerin bilimsel geçerliliğine ihtimal vermiyor.

Kitap bizim neslin daha yakından tanıdığı bir şahsı da konuk ediyor. “Bill Gates“. Bill, Chris’e göre oldukça şanslı. Ait olduğu çevre, ailenin sosyo ekonomik statüsü, evin konumu bakımından daha iyisi şamda kayısı dedirtiyor.   Malcolm’a göre bunlarda başarı için geçer sebepler değil. Yazarın üstünde en fazla durduğu madde; “doğum tarihleri” ve “10000 saat kuralı“.

Biraz açalım. Doğum tarihinden kasıt dünya savaşların sona erdiği, buhranlı yılların geride kaldığı bir dönemde doğmamız halinde fırsat kapıların birbiri ardına açılma ihtimalinin yüksek olduğudur.  Bir diğer konu ise; “10000 saat kuralı“. İster müzisyen, ister girişimci ya da istersen sporcu ol, yılda 10000 saat çalışmıyorsan başarılı olma ihtimalin Everest’e ekipmansız tırmanman kadar düşüktür.

Ez cümle Malcolm başarının arka planını şu şekilde ifade ediyor: “İnsanlar yoktan var olmaz. Soy-sopa ve himayeye birşeyler borçluyuzdur. Kralların karşısına dikilen insanlar bunu tek başlarına yapmış gibi görünebilir. Ancak gerçekte her zaman gizli avantajlardan, olağanüstü fırsatlardan ve öğrenmelerine, çok çalışmalarına ve dünyaya diğerlerinin veremediği biçimlerde anlam vermelerine olanak tanıyan kültürel miraslardan yararlanırlar.

Kitaptan bazı bölümler “hamiş” olarak şurada dursun isterim:

  • Zeka başarı ihtimalini artırır ama, tek başına başarı için yeterli değildir.
  • Belli bir eşik değerden sonra IQ seviyesi yüksek olan ile vasat bir zeka seviyesine sahip kişinin başarıya koşmak için katettiği mesafe eşittir.
  • Zekanın türlü çeşitleri olup, çok yönlü ele alınmalıdır. Matematik, sosyal, duygusal, pratik, yaratıcı, görsel zeka vs. Cenab-ı hak her kuluna bir özellik bahşetmiştir. O özelliği derinlerden bulup çıkarmak biz kullara düşüyor.
  • Zeka testleri yeniden derlenmeli. Günümüzde pratik zeka kavramı matematik zekanın yerini almalı.
  • Başarı kümülatiftir. Fırsatlar, doğum tarihimiz, içinde bulunduğumuz dönem, azim ve hırsımız, doğduğumuz yer, mensubu olduğumuz aile ve sınıf hepsinin toplamıdır.
  • Başarı tekil değil çoğul bir eylemdir.
  • Başarı aynı kategorilerde rekabet edenler arasında ölçülebilir olmalı. Örneğin yazara göre; yılın başında doğanlar yılın sonunda doğanlara kıyasla çok daha şanslı. Çünkü hayatı tecrübe etmeye erken başlıyorlar.

Kitabı henüz bitiremedim. Bir kaç bölümüm kaldı. Çizgiden taşmak için belki de bir iki bölüm daha…

Sağlıkla,

-Doğum Günü Tebriği

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Oglum

Bugün hayat takvimimde belkide en anlamlı gün; oğlum Ahmed Halim’in doğum günü. Tarih 28 Şubat 2015 saat 08:02. Yaklaşık 12 saatlik bir çıkış mücadelesinin ardından önce kollarımda sonra göğsümde ve her zaman göz bebeğimde, yüreğimde.

İlk annelik deneyimim. Duygularım sel. Hatırladığım bol bol sevinç, gözyaşı, şükür ve dua. Mucizenin adı “Ahmed Halim“. Gördün mü? Allah(c.c.) ve Hz. Muhammed(s.a.v) yan yana.

Adı gibi yaşasın derler. Yaşasın inşaAllah. Dünya imtihanındaki her zor suale, karşılaştığı musibetlere, varlığa ve yokluğa hamd ile cevap versin. Hamd edenlerin en güzeli çünkü o.

Halim ismi cennet mekan kayınpederimin yadigarı.  2014 yılında kaybettik. Şimdi oğlum taşıyor o ismi. Hemde tüm vasfıyla. İnşaAllah gittiğin yerde torununun halim hallerini görüyor ve tebessüm ediyorsundur Halim babam.

İyi ki doğdun hamd edenim. Rabbime sonsuz şükür olsun. Beraber koca bir seneyi devirdik, nasipte varsa nicelerini devireceğiz. Bu doğum gününde pasta yok, mum yok, süs yok. Sadece bir annenin oğluna duası var.

Şöyle diyor duasında:

  1. Allah’ı bil, peygamberini sev.
  2. Hayırlı kul, evlat, eş ve dost ol.
  3. İlim, hak, hukuk ve hesap bil.
  4. Temizinden giy, helalinden ye.
  5. Hayat kısa kuşlar uçuyor diyor şair, vaktinin kıymetini bil.
  6. Sana ailenden gayrısı yok. Sıkı sıkı tut elindeki bağları.
  7. Kimselere muhtaç olma inşaAllah ama muhtaçların yanında ol.
  8. Kazandıkça fakirin hakkını gözet. Çünkü rızık veren senin rızkına onların payınıda ekliyor.
  9. İki şey var ki onlarsız hiçbir dünya nimetinin değeri yok: “sabır” ve “şükür“.
  10. Ve dua. Dua et, dua iste ve dua al. Babacığın “bu dünya dua üzerine döner” der, hep hatırla.

Amin…

Merkür Gerilerde Ben Durur Muyum?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba “üşeniyorum öyleyse yarıncılar”!

Akıllı TelefonumBu haftaki yazımız biraz teknik biraz da kişisel nedenlere bağlı olarak biraz gecikti. Önce asistan vazifesi gören akıllı telefonumun ekran camı patladı. Çok geçmeden evdeki yardımcı kadınım Samsung çamaşır makinamda suyu tahliye edemedi. Elbette kullanıcı hatalarını yadsıyamayız fakat ya Merkür geri gitmişse?

Astroloji ile ilgilenenler veya yakınen takip edenler neyden bahsettiğimi bilecekler. Dünya hariç Güneş Sistemimizdeki gezegenlerde (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün) her sene ileri veya geri hareketlenmeler yaşanmaktadır. Bu hareketlenmeler her ay bir burca isabet etsede diğer burçlarda bu etkilerden olumlu/olumsuz nasiplenir.

Aslında bizi ilgilendiren kısım bu gezegenlerin gerilemesi. Astrologlar bu döneme “retro” diyorlar. Retro döneminde bir farkındalık, ders alış ve hak veriş söz konusu (gerileme diye illa olumsuz bir algı oluşmasın). Geçmişle hesaplaşma da diyebiliriz. Retro etkileri bakımından beni en çok dehşete düşüren Merkür oldu. Nedenine hemen geliyorum. Astrolog Zafer Ceyhun bloğunda Merkür’ün her yıl 3 kez ve tahmini 20 gün boyunca gerilediğinden bahsederken; bu süreçte hem biz beşerlerin şaştığını hem de elektroniklerin isyan edebildiğini belirtmiştir. Özellikle son bir senedir, Merkür gerileme dönemlerine dikkat ettiğimde; gereksiz gerginlikler, sonsuz bir ümitsizlik, cihazların yavaşlaması, takılması veya bozulması, tahammülsüzlük ve alışveriş konularında yanlış kararlar alma gibi etkilere maruz kaldığımı görüyorum.

Önceleri astrolojiye pek itimadım olmadığından okuduğum burç yorumlarının tesirinde böyle düşündüğümü zannediyordum. Halbuki burç yorumumu okuduktan bir kaç gün sonra aklımda yaşanabileceklerin emaresi kalmıyordu.  Zaten bir çok astrolog halen burç yorumlarını çok genel ifadeler üzerinden sürdürüyor. “Aşk“, “Para“, “İş durumu“.  Örneğin; “harcamalarda dikkatli olalım”, “çiftler birbirlerine karşı biraz daha anlayışlı olsunlar”, “aman iş yerinde sakin kalalım” vb. gibi. Astroloji bir bilimken(aşağıda Soner Yalçın bunun tam aksini iddia ediyor) bu tarz genel ve yuvarlak kavramları her seferinde bir taslak gibi kullanmak bana çok doğru gelmiyor. Çünkü biliyoruz ki bugünkü astroloji  kullanım amacından bir hayli saptı.

Bakınız Osmanlı Devleti, astroloji ve astronomi ile özel olarak ilgilenmiş olacak ki; “Müneccimbaşılık” diye bir kadro belirlemiş. Temelde görev tanımı takvim hazırlamak olsa da her yıl ramazanda imsakiyenin hazırlanması ve padişahın alacağı önemli kararlarda(savaş, sefer, kutlama vb. gibi) eşref saatinin belirlenmesi gibi(bazı kaynaklarda buna zayiçe deniyor) görevlerde de bulunmuştur. Ayrıca yıl içinde meydana gelecek gök olaylarını da kayıt altına alırlardı. Ve çalışma alanları birçok kez rasathanelerdi.  Daha fazlası için Prof Dr. Ekmelleddin İhsanoğlu’nun Osmanlı Astronomisi ve Müesseseleri adlı yazısına bir göz atmanızı önereceğim.

Gelelim günümüze. Modern zaman münneccimbaşıları(astrologlar) ise doğum anındaki yıldız ve gezegenlerin konumunu gösteren horoskop diye tabir edilen bir doğum haritası çıkarıp genel kişilik özelliklerinizi belirleyip, kişinin gelecek yaşam projeksiyonlarını yorumlamaktadır. Kişiye özel burç yorumlarını tenzih ediyorum; ülkemizin tirajı yüksek gazetelerinde yer verilen haftalık burç yorumları astrolojiye olan güveni ve inancı zedeliyor.  Halbuki burç bazında yorumlansa dahi, gezegenlerin etkileri üzerinde durulmalı ki olan biten daha net anlaşılsın. En basiti deniyor ki; “Terazi burçları para konularında dikkat“. İyi de neden? Bir dur anlat hele. Şu şekilde açıklarsan her kesim anlamaz mı? “Çünkü …… gezegen geri gitti. ….. tarihe kadar gerileme devam edecek. Bu süreçte finansal kararlarda acele edilmemeli.

Soner Yalçın’ın astrolojiyi ve müneccimbaşıları yerden yere vurduğu 2015 yılında Sözcü gazetesinde yayınlanmış bir makalesine denk geldim. Zat-ı muhterem diyorlar ki; “astroloji geçmişteki olayları açıklamaya çalışan ve buradan hareketle de gelecek ile ilgili iddialarda bulunan bir inanç sistemidir“.  Burada kendisine katılmamak elde değil. Fakat değindiği diğer noktalarda ne acı ki ayrılıyoruz. İddiası şu ki; “Müneccimbaşılık Osmanlı’nın sonunu getirdi“, “Osmanlı astrolojiye fazla dalıp astronomiyi unuttu” ve Sultan III. Mustafa’ya dair bir çok iddia. Bu konuda bilirkişi değil ama düşünür kişiyim.  Ve bu iddiaları arşiv belgeleriyle belgelemediği müddetçe asılsız olarak niteliyorum.

Astrolojiyi salt olarak öğrenmek konunun nedeni-sonucu itibariyle pek sağlıklı görünmüyor. Belki de bu yüzden burç yorumları hep havada asılı ve çok genel. Hal böyle olunca da benim gibi astrolojiden bir miktar anlayanların kafası karışıyor.  Telefonlar Merkür mü yoksa Mars mı geri gidince mi bozuluyordu? Çünkü bu ay Mars Terazi burcunda geriledi. 

Birşey anladınız mı? Peki o zaman, Astrologlar astronomiden anlayana dek aynen devam.

Sağlıcakla,

Neden Mi Kendim Yapıyorum?

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

beslenme

Yakın çevrem iyi bilir; beslenme ve gıda güvenliği konusunda hassas olmaktan öte takıntılıyım. Bunu aslında çalışan anne çocuğu olmaya bağlıyorum.  Okul bitiminde apartman girişine adım atar atmaz burnumu gıdıklayan yemek kokularının arasında eve girmek ve evde ocak üstünde tüten bir tencere yemeği bulamamak hep bir hayal kırıklığıydı benim için. O yıllar yemek konusunda dışa bağımlı bir aile olduğumuz söylenebilirdi. Asker yakını olmanın avantajlarını son raddeye kadar kullanıyorduk(ütü, koltuk yıkama vs gibi). O nedenle de çok hazır bulduk , yedik ve rahat yetiştik. Derken sene oldu 2012.

Yüksek lisans sonrası İstanbul’da işe başladım üstelik birde sektörün önde gelen lider sağlık kuruluşunda. Bir yandan sağlık terminolojisini öğrenmeye çalışıyor, öte yandan da sağlık ile ilgili kendime ciddi bir altyapı oluşturmaya çabalıyorum. Annemin bir kitap almamı rica etti. Modern tıptan ışık yılı uzakta ve bunu ismiylede iddialı bir şekilde ortaya koyan: merhume biyolog ve tıp doktoru Aidin Salih tarafından derlenmiş Gerçek Tıp Şifanın Yitik İzinde”  adlı kitap. Kitabın reklama ihtiyacı yok ama belki içeriğine ilişkin biraz bilgi vermeye gerek var diye düşünüyorum. Çağımızın çaresiz gibi görülen hastalıklarına alternatif reçeteler(kürler(fitoterapik), hacamat, sülük tedavisi, açlık oruçları vs) sunan kitap söz konusu bu hastalıkların olası nedenlerine de değiniyor. Gözlemlediğim(kitabın tümünü okuyamadım ancak hastalık bazında okumalar yaptım) kadarıyla kitap tamamen peygamber diyetini reçete ediyor.

Benim kitapla tanışmam 24 yaşı bulduğundan sağlık ve beslenme alışkanlıklarını düzenlemek için geç kaldığım düşüncesindeydim. Değişim kavramı mevcut sisteme alışmış statükocu olan herkes için ürkütücü olabiliyor.  Bunun içindir ki kurumsal bir çok şirket kendini değişim sürecine hazırlamak ve en az zararla geçiş yapabilmek için “Change Management- Değişim Yönetimi” adı altında  bir dizi eğitimler düzenlemektedir. Neyse ki ben bu değişime fazla direnç göstermeksizin okudum araştırdım. Mehmet Ali Bulut, Aidin Salih, Kemal Özer, Prof Dr. Ahmet Aydın, Prof Dr. Canan Karatay, Dr. Ümit Aktaş gibi isimler temel başvuru kaynağım oldu.  Uzmanlık alanları birbirinden farklı bu zengin kadrodan ne mi öğrendim?

İlaç-Doktor-Hasta ilişkisinde kaybeden hep hasta oluyor. İlaç ve Doktor arasında Kazan-Kazan bir ilişki varken, Doktor- Hasta ve İlaç-Hasta arasında Kazan-Kaybet ilişkisi mevcut.

Yalnız Türkiye değil tüm dünyada ilaç endüstrisi sağlık sektörünü ele geçirmiş durumda. Ivan Illıch “Sağlığın Gaspı”  isimli kitabında durumu şöyle özetliyor; “Bugün ilaçlar daha bol, daha güçlü ve daha tehlikeli; televizyon ve radyoyla satılıyorlar; okula gitmiş insanlar Aztek tedavilerine güvenlerinden ötürü şimdi artık utanç duyuyorlar, ayrıca broşürün yerini “reçeteyle satılır” diyen standart bir not almış durumda. İlacı tıplaştırarak cin çıkartmak anlamına gelen uydurma prospektüs, satın alan kişiyi şaşırtmaktan başka bir işe yaramıyor. “Doktora başvurun” uyarısı, satın alanı, kendini korumaktan aciz olduğuna inanıyor“.  Kitap genel hatlarıyla bir manifestoyu andırıyor.  Sektördekiler için sağlam bir başvuru kaynağı.

Devam…

Gıdalar; herbiri süslü-yaldızlı pakete girmiş, işlenmiş ve GDO içeriyorlar.

Biraz açalım:

Buğday ve buğday ürünleri(ekmek, bulgur, irmik, makarna, un): Buğdaydan daha fazla verim almak adına 1920’li yıllarda başlayan ıslah çalışmaları 1970’li yıllarda son buluyor. Ne mi gerek vardı?

Ziraat Doktoru Arif Turhan Atay’ın “Türk Tohum Islahının Tarihçesi” isimli çalışmasında Türk tarımcı Rıfat Gerek’in ıslah konularına atıfta bulunmaktadır.

Ademoğlu hep daha fazlasını arzuluyor . Bu nedenle de tüm bu buğday ıslah çalışmalarında amaç buğdaydan daha yüksek verim alıp, yüksek kalitede ve hastalıklara dayanıklı buğdaylar üretmek olduğu belirtilmiştir.

Favori doktorum Ümit Aktaş ABD’deki buğday ıslah çalışmalarını şu şekilde özetliyor:

“ABD, 1943’te dünyadaki açlığı engellemek için buğdayı ıslah etme çalışmaları başlattı. Yapılan işlemin ıslahla falan alakası yoktu. Genetiğine düpedüz müdahale ettiler! Verimi artırmak için cüce buğday türünü ürettiler. Buğdayın genetiğiyle birlikte içerdiği temel maddelerin de yapısı değişti. İçindeki glüten proteininin varyasyonları farklılaştı. Farklılaşan glüten proteini çok önemli hastalıklara yol açtı. Çölyak hastalığı dünyada ilk defa buğdayın genetik yapısı değiştirildikten 10 yıl sonra tanımlandı. 1980’den itibaren, Amerikan Diyabet Derneği, diyabeti önlemek amacıyla herkesin tam buğday ürünlerinde zengin beslenmesini tavsiye etti. Sonuç ne oldu? Sadece ABD’de bu önerilerden sonra 30 yıl içinde diyabetli hasta oranı dört katına çıktı!”

Şeker: Şeker kamışı ve şeker pancarından üretilmiştir yazısının bir bağlayıcılığı yok(Son dönemde Torku’nun ambalajında görüyoruz). Beyaz kristal şeker, şeker pancarının içerdiği mineral ve vitaminden rafinasyon işlemi ile ayrılmıştır ne yazık ki. Bu da geriye sadece saf sakkarozu bırakıyor. Pancar şekerin işlenmesi ile ilgili kimya mühendisi M. Miraç Yaşar Şeker Teknolojisi isimli raporda açıklamaktadır.

Tavuk: Mısır ve soya gibi suni yemlerle besleniyor. Çok kısa bir zamanda erişkin tavuk boy ve kilosuna ulaşıyorlar.  Birde üstüne hastalanmasınlar diye antibiyotik de veriliyor. Üstelik bu tavuklar kimi zaman güneş yüzü görmeden ve gezmeden büyüyorlar.  Sağlıkçılar ve Beyaz Et Üreticileri ikiye bölünmüş durumda. Yine yakınen takip ettiğim doktorlardan; Prof Dr. Yavuz Dizdar & Prof Dr. Ahmet Rasim Küçükusta hormonla yetiştirilen tavukların kanser yaptığını savunuyor.

Halkımız etin  “helal sertifikalıdır” ibaresine takılıyor. Evet kesimi helal ama işin sağlık boyutu düşünüldüğünde helalliği sizce de şüpheli değil mi?

Süt ve süt ürünleri(Süt, peynir, yoğurt, tereyağı): Pastorizasyon ve ısıl işlem görmüş ve fabrikada paketleme süreçlerinden geçmiş sütlerden elde edilen ürünler ne kadar güvenilir sizce? Peki endüstriyel peynir mayasıyla mayalanmış peynirler? Ya da damakta plastik tadı bırakan yoğurtlar ve %82 süt yağı(burası şüpheli işte, margarin içerdiği belgelenen bazı ürünler var) içeren tereyağları? Pek iştah açıcı değil hı?

Yağlar(Sıvı yağlar, margarin ve Zeytin yağı): Aslında üzerine fazla düşünmeye gerek yok.  Basit bir hesaplamayla doğru sonuca ulaşacaksınız. Yönlendirme yapmak istemem. Ayçiçeğinin ve Zeytinin kilosu belli.  1 litre zeytinyağı için 10 kilo yeşil zeytin kullanılıyor. Tabi zeytinin cinsine göre bu oran değişebiliyor. Bu nedenle de  soğum sıkım sızma zeytinyağının litresinin 30 TL olmasına şaşırmamalıyız. Babaanneciğim tatlıları, ekmekleri, börekleri, kızartmaları hep zeytinyağı ile yapardı. Türkiye’nin bazı bölgelerinde “efendim kokuyor”, “aaa kızartmaya olur mu hiç, yanar?”, ” Iyy keke nasıl koyuyorsun onu? “, “Tamam soğuk yemeklere iyi gidiyorda sıcak yemeklerde olmaz”,”Çok pahalı”… vb gibi görüşler alıyorum.  Şöyle açıklayayım; koku için yapabileceğimiz birşey yok. Alışmak gerekiyor. Zaten o keskin zeytin kokusu olmazsa zeytinyağı özelliğinden şüphe duymalı.  “Kızartmaya konulmaz! “: Konulur ablacığım. Bilim burada imdadımıza yetişiyor. Ayçiçek ve mısırözü gibi yağların yanma derecesi 180 derecenin altındadır. Zeytinyağında ise bu derece 240’tır. Keke koymak elbette bir tercih meselesi. Sağlık tercihi diyelim. Her zaman koyamıyorum. Son olarak fiyat konusunda haklısınız. Diğer yağlara kıyasla oldukça pahalı. Ama zeytinin kilo maliyetine vurduğunda çok makul bir rakam çıkıyor. Konu ile ilgili Prof. Dr. Kenan Demirkol‘un bir yazısına denk geldim. Bitkisel yağların kesinlikle kullanılmaması gerektiğini belirtiyor.

Toparlayayım; edindiğim bu bilgiler ışığında yoğurt, peynir, ekmek gibi ürünleri kendim yapmaya gayret ediyorum. Mayasız peynir yapıyorum. Örneğin; çökelek. Yoğurdumu şehirli insanın “sokak sütü” diye tabir ettiği sütle kendim mayalıyorum. Ekmeği ekşi maya ile tam buğday ve arpa unundan yapıyorum.  Şekeri, keklerde ve tatlılarda azaltma yoluna gittim. Tarif farketmeksizin yarım su bardağı kadar kullanmaya özen gösteriyorum. Oğlum için yapacaksam şayet harnup pekmezini tercih ediyorum. Zeytinyağımı Kuzey Kıbrıs’taki köyümden veya Mersindeki bir köyden tedarik ediyorum. Tereyağını ise her ay Sakarya’daki bir köyde yaptırıyorum.

Haa bu kadar şeyi yaparken(sadece yapmak değil doğala erişmekte de) zorlanmıyor muyum? Hemde ne! Ama o meşguliyetin, emeğin ve tabii gıdaların verdiği iç huzur ve afiyet hissi galebe çalıyor.

Henüz yapım aşamasında olan iki çalışmam daha var. Sirke ve ev turşusu. Vakti geldiğinde bir yazı ile duyuracağım. İlerleyen yazılarda DIY  ve tabii ürünler tarif bilgisi de paylaşacağım.

Faydalı olması ümidiyle…

Sağlıklı günler,