Çocuk Kalbinde ve Edebiyatında “Farklılık”

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Biz yetişkinlerin kirli ve tozlu dünyasında farklı olmak neden öteki olmak oluyor? artık umursamıyorum doğrusu. Yakın çevrem farklılığı “tu kaka” aynılığı ise adeta toplumsal bir norm olarak görüyor olduğundan belki üstünde durasım gelmiyor. Dünyayı; yani 8 milyarı hepi topu bulundukları semtten ibaretmiş gibi farz edip ona göre değer yargılar biçiyorlar ya iyi kafa valla. Cehalet, hakikatli mutluluktur diyelim mi o halde?

Farklılık algısı

Yaradılışın özünde var bir kere farklılık. Kadın-erkek farklı. Kadından kadına boy, kilo, sosyal statü ve kazanılmış statü hepsi farklı. Tüm bunların üzerinde ruhlarımız farklı.  Dolayısıyla tavrımız bu ilahi gerçeğe teslim olup, farklılıkları kucaklamak olmalı.

Farklı bir çocuk

Henüz 48 günlükken belirdi benim farklılığım. 6 kg, 110 cm ebatlarında daha dün annemin kollarında kreşin yolunu tutmuştum bile. Hayret verici bir durum değil mi?  Peki şuna ne diyeceksin: 90’ların başında kaldığımız lojmanda anne-babası çalışan tek çocuktum.  Keza sınıfta da beslenmeye konulanlardan anladığım üzere yine onlar hepsi ben tektim. Börek, kek, poğaça kokusundan içimin geçtiğini ve ders dinleyemediğimi bilirim.

Yaşam tarzım, yemek tercihim, giyimim, estetik görüşüm hep normalden sapmış ve standardın dışındaydı. Asla önüme konulan tabağı olduğu haliyle kabullenmedim. Hep uyarladım.

Bu sebepten çok eleştiri aldım gelenekselcilerden. En çok duyduğum da şu oldu: “o öyle olmaz, ver bakim onu bana!”, “ne anlarsın ki sen?”, “öyle kitap okumaya benzemez bu iş“.  İş yapışın sadece bir şekli varmış gibi yerildik, itildik, kakıldık yıllar boyu.

Derken çok uzun sürmedi kendim gibi olanların arasına karışmam. Yıl 2010, yer: İngiltere. Gelenek nedir bilmeyen, çocuk yaşlardan itibaren kendi kararlarını verebilen, aileyle ama aileden bağımsız, liberal zihniyetli insanlarla tanışmak, kendimi mikro ölçekte farklı ama makro ölçekte tıpkı hissettirmişti.

Bugün ise, İstanbul denen kozmopoliti evren olarak düşündüğümüzde bulunduğum nokta hemen hemen aynı değişkenlere sahip bir örneklem sanki. Yine karşımda “bu böyle olur, bırak ” diyen yaratıcılık yoksunu, kuralcı ve zenofobik teyzeler.  Kesinlikle yabancıya, farklılığa tahammülü yok bu güruhun. Çünkü dünyayı sadece TV’deki belgesellerden izlemiş, söz konusu o belgesellerde yer tanıyıp, insan tanımamış, kendi ırkı ve mezhebi haricinde kimse ile iletişimi olmamış kişilerden bahsediyoruz.

Tabii gelenekselcilerin korktuğu bir grup daha var onuda söyleyelim: sorgulayanlar yani şüpheciler. Şüphe bilime açılan kapıdır. Sorguda hakeza mantık yürütme biçimidir.  İşte o teyzeler bu meraklı grubuda sindirmek istiyor. Çünkü çocuğun çok soru sorması hem kendi cehaletini gün yüzüne çıkaracak hem de ipin ucu dine kadar varabilir maazAllah düşüncesiyle “aaa, çok ayıp“, “nasıl soru o sus bakiyim“lerle  taze beyinlerin heves ve meraklarına ket vuruluyor.

İçli köfteden hallice dolu olduğum bu konuya çocuk edebiyatımız bile kayıtsız kalmamış. Tevafuken denk geldiğim iki kısa öykü üzerinden gidelim izninizle.

İlki; Martı Jonathan Livingston.

-Martı

Richard Bash’ın kaleminden çıkma bir öykü. Sürüden ayrılan bir martıyı konu alıyor. Martı Jonathan’ı diğer kuşlardan ayıran farklılığı ise; çoğu martının aksine sırf yiyecek bulmak için uçmayı reddedip, uçmayı tamamen tutku halinde ve mükemmeliyetçi bir arzu ile yapmasıydı.

Şimdi içinde kendinize dair birşeyler bulabileceğimiz bir bölüm sunacağım kitaptan:

Anne martı: “Neden Jon, söylesene neden?” diye inleyerek sordu. Diğerleri gibi olmak bu kadar mı zor? Alçaktan uçmak pelikanların ve albatrosların işi, bunu onlara bırakmalısın. Hem niçin avlanmıyorsun oğlum? Artık bir kemik bir tüy kaldın.”

Jonathan: “Bir kemik bir tüy kalmak umurumda bile değil anne. Ben sadece havada ne yapıp ne yapamayacağımı öğrenmek istiyorum, anlıyor musun, hepsi bu. Sadece öğrenmek istiyorum.”

Martı Jonathan’ın tercihi onun farkı haline gelmiş. Öyle ki ailesi ve diğer martılarda onun bu tercihine saygı duymak yerine kendi tercihlerinin doğru olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyor.

Halbuki mesele, doğrunun bir tane olmaması. “Aklın yolu birdir” atasözüne burada biraz içerliyorum. Bugünün gerçekleriyle geçerliliğini yitirdiğini kabul etmek gerek.

Öyküye dönecek olursak ilerleyen bölümlerde Jonahtan kendi gibi martılarla bir araya gelip uçuşunu daha kusursuz bir hale getirmenin püf noktalarını öğreniyor.  Ve bunu yaparken asla yeise kapılmıyor.

Öykünün en çarpıcı alıntısı ne biliyor musunuz?

“Bir kuşu özgür olduğuna ikna etmek neden dünyanın en zor işi?“. Üzerinde düşünmeye değer. Hepimize düşen hisseler var…

Farklı olmayı yücelten bir diğer öykü ise; “Küçük Kara Balık”.

Küçük Kara Balık

Tebrizli yazar Samed Bahrengi‘nin en sevdiğim eseri. Öyküyü özetleyecek olursak; annesiyle bir derede mutlu mesut yaşayan küçük kara balık bir gün derenin ucunun nereye vardığını merak eder.  Bu merağını annesine açar ve şöyle bir diyalog geçer aralarında:

-Bu derenin ucunun nereye çıktığını gidip görmek istiyorum. Bak anneciğim tam bir aydır bu derenin ucunun nerede olduğunu düşünüp duruyorum. Bunu bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. Sonunda gidip ne olduğunu kendi gözlerimle görmeye karar verdim. Başka yerlerde neler olup bittiğini gerçekten bilmek istiyorum.”

Annesi ise gülerek;” bende çocukken hep böyle düşünürdüm. Canikom derelerin başı da yoktur sonuda. Bunda bilinecek ne var ki? Akar da akarlar; hiçbir yere ulaşmazlar.”

Öyküde geçen anne size birini hatılattı mı? Bende öyle düşündüm zaten.

Devam edelim. Anne başta itiraz etsede fazla direnemez yavrusuna. Ve küçük kara balık tehlikeli bir serüvenin içinde buluverir kendini. Yolda türlü zorluklarla karşılaşır, ihanete uğrar, pelikan tarafından yutulur ama nihayetinde o çok merak ettiği uçsuz bucaksız denizlere ulaşır. (U)mutlu son.

Yüksek doz umut aşılayan, merakın sıradanlığa üstün geldiği ve değişim için gereken cesareti hap gibi sunan her dönem klasiği bir yapıt. Verdiği mesaj çok açık; “merak et, sorgula ve keşfet”.

Eee şimdi ne yapacağız peki? 

Tek tipleşmeyeceğiz. Fizikte bir yasa var hani duymuşuzdur mutlak: “etki tepki” diye. Prensip; etkiyen kuvvetin aynı şiddetle tam tersi yönünde bir kuvvetle cevap verilmesi üzerine kuruludur.

Mevcut durum korunmaktadır bu sayede. Yani benlik sabit.

Pepee’nin annesi Ayşe Şule Bilgiç bir TED konuşmasında “yetişkinlik çocukluğun hapishanesidir.” demişti. Ne kadar da yerinde bir ifade. Yaratıcılığa, özgürlüğe, hayal gücüne prangayı çoktan geçirmişiz. Vay artık halimize…

O nedenle çocuk ruhlu bir erişkin olarak çocuk ruhlu çocuklara sesleniyorum: Ağzından köpüklü salya akıtan bir yetişkin size “neden böylesin?” diye sorduğunda yanıtınız şu netlikte olsun: “Böyleyim çünkü farklıyım. Farklıyım çünkü özbenliğime saygılıyım“.

Anlaştık mı?

Aslıhan,