Kulübe hoşgeldin dostum-

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Merhaba,

Kulübe hoşgeldin!

Biz sonradan İngilizlerin bir lafı var: “Welcome to the club” yani “kulübe hoşgeldin”, bilir misin? Herkes burdaysa kısa bir bilgi vereyim hakkında.

Altı aydır yakın çevreme dillendiriyordum. İşte  “hayalim yakınlarda kitap kulübü kurmak” vs. diye. Fakat klasik okuyan kitleye nasıl erişeceğim tam bir muammaydı. Bir kere herkes klasik okumaz. Zaten okuyanlarda kendi içinde; 1-) bile isteye can-ı gönülden okuyanlar, 2-)”hava-civa okudum işte” diyenler olmak üzere ikiye ayrıldığından oluşuma katılacak gönüllü edebiyatçıları bulmakta zorlanacağımı düşündüğümden biraz çekimserdim.

Bir süreliğine bu düşüncemi askıya almak durumunda kaldım. Hayallerimiz olsa da gerçeğimiz ev hanımlığı. Hayallerimi zihnimin portmantosunda asıp dinlendirirken evi şöyle bir çekip çevireyim dedim. Yetmedi, dur bir de halıları, aa dur dur duvarlarıda sileyim dedim. Çünkü hayallerimin kırmızı ışığı her yandığında gerçeklerin yeşil ışığı yanmalıydı. Birşeyleri başaramadığımızda oluşan o yenilgi hissinin üstesinden başka birşeyler başararak gelmek. Buydu bana tam olarak olan şey.

Günler geçti. Haftaları aylar kovaladı. Eski komşum yeni kankam A ile bir gün evde oturmuş soğuyan çaylarımızı yudumlarken(ne sandınız pardon?anneyiz biz!);

-“Baksana haftada bir buluşalım” dedi.

-“İkimize de iyi gelir?”.

“Çok haklısın,çocukları babalarına bırakıp kadın-kadına kendimize an ve anılar çalalım” demek geçerken aklımdan, “Hmm olabilir aslında” deyiverdim.  “Hmm”  benim için düşünme payıdır. Tanıyanlar aslında bunun “canım ben bir eşimle görüşeyim, yine konuşuruz” anlamına geldiğini bilir.

Eşden gerekli pasaport ve vize işlemlerini tamamlar tamamlamaz ilk buluşmamızı gerçekleştirdik. Birbirimizi göremediğimiz bir hafta boyunca biriken havadisler, biraz eş ve çocuk dokulu yakınmalar, okuduğumuz kitap ve yazarlar derken bize ayrılan sürenin sonuna gelmiştik bile. Günün sonunda ne konuştuğumuza ikimizde çok anlam verememiştik.

Ben de istedim ki daha verimli olsun. Daha öğretici ve daha katılımcı. Konuştuklarımız havada kalmasın. Eee plaza insanıydık. Toplantı tutanaksız bir günümüz bile geçmezdi.

Hal böyle olunca şöyle bir öneri sundum:

Madem verim istiyoruz şöyle bir değişikliğe gidelim. İki haftada bir buluşup, önceden belirlemiş olduğumuz bir kitap üzerine tartışalım. Hem böylelikle kendimizi gereksiz muhabbetten sakınmış ve daha kitap odaklı bir kültür aktivitesi edinmiş oluruz dedim. Karşı taraftan kabul gecikmedi.

İlk iş olarak What’s app grubumuzu oluşturduk. Kendimize isim olarak “Hanım Kitaplığı”nı seçtik. Sıradışı değil belki ama o an kimliğimizi ve faaliyetimizi imgeleyen başka bir isim gelmedi aklıma.

Hanım Kitaplığı 

-ilk Toplantı

Kulüb olarak henüz halka arz edilmedik. Şimdilik dört kişilik butik ve fantastik bir grubuz(resimde iştirak edemeyenler var). Her kurum gibi bir büyüme misyonu içindeyiz. Zamanla kalburüstü bir topluluk haline gelebileceğimiz yönünde inancım tam. Yeter ki isteyelim, çaba sarfedelim ve asla vazgeçmeyelim.

“Çünkü iyi şeyler inandığında, daha iyi şeyler sabrettiğinde ve en iyi şeyler hiç vazgeçmediğinde gelir.”

Kulübün kuruluş amacı aynı kitabı alıp, okuyup, tartışmak. Neden aynı kitap? Çünkü ” böyle buyurdu zerdüşt!” Şaka tabii,  birimizin kaçırdığı noktayı diğerimizin yakalaması, algı çeşitliliğini görmek, diğer açılardan yaklaşabilmek ve öyküye farklı merceklerle bakabilmek. Böylece kitaba ilişkin daha etraflı bir bilgiye sahip olmak nihayetinde.

Klübün ilk kitabı: “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”.

-Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Grigory Petrov’un kaleminden çıkan bu eser, Finlandiya’nın bir  bataklık ülkesiyken nasıl beyaz zambaklar ülkesine evrildiğini konu alıyor. Alınabilecek güzel payeler var. Bir avuç vatansever aydının ülkeyi dönüştürme çabasını hayranlıkla okuyorsunuz. Snelman ve arkadaşları ülkeyi bir uçtan bir uca dolaşarak sivil halkı, öğretmenleri, öğrencileri, askerleri, din adamlarını,memurları, işçileri, köylüleri “milli ve kooperatif bilinç” seviyesine taşıyor. Bu uğurda en ücra köşelere eğitimin götürülmesi adına köy enstitülerinin kurulması, kliselerde halen var olan skolastik düşüncenin kaldırılması bana inkilapları anımsatıyor. Kitabın bazı yerlerinde K. Atatürk’ün izlerini sürmüş gibi hissettim. Mesela Snelman bir hitabında şöyle diyor: “Sağlam bir ruh, sağlam vücutta bulunur”. Tanıdık geldi mi? Peki şuna ne dersiniz?

“Ey Fin gençleri! Sizin göreviniz, bir ayak darbesiyle topu yüksekten göndermek değil: Fin milletinin şerefini yükseltmek, güzel memleketimizi her konuda geliştirmek, ülkemizin dört bir yanında mutluluğu artırmak için çaba sarf etmektir.” Nedir bu, bir çeşit gençliğe hitabe? Etkilenilmiş sanki…

Zaten M. Kemal Atatürk bu kitabın milli eğitim müfredatına girmesini bizzat çok istemiş. Çünkü bu, o dönem için gerçek bir başarı öyküsü.  Atılımın, girişimin ve dönüşümün en iyi örnekleri bir araya toplanmış gibi sanki. Etkilenmemek mümkün değil.

Kulüp olarak ilk klasiğimizi işlediğimize göre, sıra diğerlerinde. İkinci klasiğimizi “Suç ve Ceza” olarak belirledik. 17-19. yüzyıllarda rusların kelime karşılığı edebiyat olacak ki, elimizi neye atsak Rus edebiyatına ait oluyor. Yanlış anlaşılmasın, isyanımız yok. Severiz kendilerini. Alınacak çok hisse, analiz edilecek bunca karakter varken neden Rus edebiyatı? diye tartışacağımıza bugün edebiyat neden hala Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Gogol, Gorki, Puşkin? diye sormalı.  Onları klasikleştiren detayları farketmeli, olay örgüsünden dönemin değerlendirmesini yapabilmeli. Bu zaten bizim 0 noktamız değil mi?

O halde seni aramızda görmek ne güzel. Kulübe hoşgeldin dostum!

Aslıhan,