Şimdi ve Burada

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

Dışarıda hatırı sayılır bir kalabalık var. Cümlelerinin temel öğesi “farkındalık” kelimesinden ibaret sanki. Kişisel gelişimcilerin, STK’ların ve psikologların şu sıra deyim yerindeyse ağzına yapışmış durumda. Kimi derin nefesler aldırıyor, kimi şimdiyi başka bir mekanda hayal ettiriyor, kimi kampanya düzenliyor.

Dümdüz bir kelime aslında. Led ışıklı bir aydınlanma ve saate bakıp mevcut anın farkında olma hali biraz. Daha da geniş anlamda az önce yaşanılan olumsuz tecrübeyi en kestirme yoldan unutma girişimide denilebilir. Buradalık, şimdilik…

Tek bir kuralı var; geçmişin değiştirilemez, geleceğin ise tamamen öngörülemez olduğunu kabullenip içinde bulunduğumuz zamana şu ana odaklanmak.

Aziz Augustinus durumu bana nazaran daha sofistike izah ediyor: “Üç zaman vardır- geçmiş şeylerin şimdiki zamanı, mevcut şeylerin şimdiki zamanı ve müstakbel şeylerin şimdiki zamanı.

Alınacak hisse; farkında olmak için illaki fiili şimdiki zamana göre çekmek gerekiyor.

Şimdiki Zaman Algısı

Peki şimdi olan ne kadar sürer? Yazar Marc Wittmann şimdiyi üç saniyelik bir ufukta tanımlıyor.

Ama zamanı tanımladığımız süre öylesine izafi ve tartışmaya müsait ki, o üç saniyeni kimine üç sene gibi gelebileceği gerçeğini göz önünde bulundurmalıyız.

Çünkü 7.632.293.574 kişinin içsel saatinden bahsediyoruz zaman derken. Yaşlı nüfus için zaman adeta koşu bandında koşarken, genç kesim zamanın oblomovluktan kaynaklı bir atalet problemi yaşadığını ileri sürebiliyor.

Marc Wittmann “Hissedilen Zaman” isimli kitabında hayatta ne kadar çok rutinimiz olursa deneyimlerimizin yoğunluğunun o kadar azaldığını ve zihnin bunları yeterince net kaydedemediği ve dolayısıyla öznel zamanımızın hızlandığını belirtiyor. Zamanı dur noktasına yaklaştırmak için rutinleri olabildiğince asgari tutmak ve değişik deneyimlere kapı aralamak gerekiyor.

Zaman bulamamaktan şikayetçi kişilerin benliklerinden habersiz olduklarını not düşüyor yazar.  Bu nedenle de kendimizi farkındalık konusunda eğitip yaşanan anı daha yoğun tecrübe etmemiz gerektiğini vurguluyor. Ancak bu şekilde duygusal tepki ve düşüncelerimizi kontrol altına alabilir ve zamanı düşük vitese takabiliriz.

Yavaş-hızlı zaman algısı neye göre belirleniyor?

Dali- Melting Clocks

Zaman fenomenin bize en garip gelen yanı kuşkusuz duygu durumumuzun zamanı genişletip daraltması. Örneğin; sevmediğimiz derslerde zamanın bir türlü akmaması ve sevdiğimiz biriyle bir kafede gerçekleştirdiğimiz buluşmanın bize çok kısa gelmesi işte tam da bu durumu özetliyor.

Bir diğer nokta algının ritminin kimi durumlarda artıp azalabilmesi. Bir trafik kazasını konu alalım. Kaza anı zihnimizde sanki ağır çekimde hareket eden bir film gibi canlanır. Bize öyle gelmez, gerçekten akış bu şekildedir.  İlginçtir ki; tehlike anlarında beynimiz hızlı çalıştığından algımızda hızlanır ve biraz geriye baktığımızda hayat bir el arabası yavaşlığındaymış gibi seyir alır. Neden böyle bir yavaşlama ihtiyacı duyduğumuz konusunda pek bir fikrim yok. Beynin çalışma prensibinin üstündeki esrar perdesi henüz aralanmış değil. Beyin mi fazla ketum yoksa insanlık mı yeterince gayretli değil bilemiyoruz. Bildiğimiz şey hayatta bazen bazı sonuçların somut nedenlerinin olmadığı.

Zamanı nasıl hissediyoruz?

Zamana iliştirdiğimiz çok faktör var. Başta bedenimiz(biyolojimiz), güneş, ay, yıldızlar, mevsimler vs.  Ama içsel saat dediğimizde bedenden bahsediyoruz.

Sirkadyen ritim yani içsel saatimiz izafidir. Hastalığa, sağlığa ve çevreye göre farklılık gösterebilir. Bundandır ki hepimiz aynı saatleri paylaşsak da aynı zaman dilimini paylaşamıyoruz.

Yazar Wittmann zamanı değil aslında değişimi algıladığımızdan bahsediyor: “Öznel zaman beden zamanı ve değişiklik algısıdır ve bedensel süreçlerle bağlantılıdır.

Zaman yönetimi araçları şehir efsanesi mi?

Zamanı yönetimi ile ilgili bildiğimiz bütün sertifikasyon programlarını unutalım. Çünkü zaman yönetimi bir takım yazılım ve araç kullanımından ziyade kendini kumanda edebilmektir. Pek tabii kişi motivasyonsuz bitiş çizgisine varamaz. Motivasyonu sağlayan yine kişinin kendisiyle beraber ne hissettiğidir.  Kıssadan hisse, zaman yönetimi kendini kumanda etmektir ve bu beceri ekstra bir araca ihtiyaç duymaz.

Bitirirken…

Zaman mutlak bir kavram olmadı hiç.  Akış hızı her zaman herkes için gizemini koruyacak. Anı değerlendirmek ve bugünü layığıyla yaşamak bu hususta en büyük kazancımız olacaktır. Faniliğimizi unutup sonu gelmeyen gelecek planları yaparak anımızı boğuyor ve bugünümüzü öldürüyoruz. Şu apaçık ki geleceğe açtığımız her kart bizleri manevi mudilerden başka bir şey yapmaz.

Şair çoktan aymış; “hayat kısa, kuşlar uçuyor“. Biz olsak da olmasak da…

 

 

 

Zamansız notlar

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather

 

Blog yazmaya başlayalı tam bir buçuk sene oluyor. Oğluma anılar biriktirmek için çıktığım bu yolda bir sağ bir sol şerit, dur kalklarla ilerliyorum.  Belirlediğim rotadan zaman zaman uzaklaştığım oluyor farkındayım.  Bir bakıyorsun okur yanım ağır basmış kitap önerisinde bulunuyorum, bir bakıyorsun öykücü olmuşum rüzgarın ensemi nasıl tatlı gıdıkladığından bahsediyorum. Düz bir çizgi bile çizmekte zorlanan ben için doğrusal başlıklar bana fazlasıyla ulaşılmaz geliyor çünkü. Sözde başlangıç noktam olan annelik deneyimlerimi paylaşacaktım. Ne de olsa “ileri anneyim”, annelikle ilgili ne kadar nota varsa yüksek perdeden çalıyorum ya, kesin birileri müziğimden istifade etmek ister diye düşünmüş olmalıyım.  Ama ne aymazlık…

Anne olmak; hem çok yanılmak hem çok bilmek.

Önceleri sinir oluyordum. Ne bu ya hepi topu bir annesin nesini bu kadar abartıyorsun?  Diyordum ki, kınadığım şey başıma geldi. Bir Tırmizi hadisi der ki; “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz“. Ne vakit öleceğimi bilmesemde ona bir adım daha yakın olduğum gerçeği su götürmüyor…

Kim bilir belki okuduğum kitaplar belki takipleştiğim annelerden sebep, herşeyi anneliğime yoruyordum. Bir zaman sonra yere göğe sığdıramaz oldum yaptıklarımı. Mesela; bir ekmek yapıyordum sanki tüm TSK ordusunu doyurmuşum gibi lirik ve destanımsı şeyler yazıyordum anneliğimle ilgili. Sayfam resmen bir tür “annelik danışma ve kadın dayanışma” derneği gibiydi. Herkesi çocuk yapmaya özendiriyor, aile planlamalarına zorla dahil oluyordum. Çok bildiğimi sanıyordum. Gözümden sakınıyordum oğlumu. “Ayy aman öyle seslenmeyin,  etiketlemeyin oğlumu, ay sakın mayalı peynir vermeyin, ne o elindeki ekmek mi? at bakiyim onu çöpe,  ay yok tarhana çorbası siyez unundan değilse katiyen olmaz” diye diye kendimi devasa bir ambarın denetleme şefi gibi hissetmeye başladım.. Herşeyin denetimim altında olması güvenli hissetirse de çocuğa aynı oranda huzursuzluk veriyordu. Fizyolojik ve psikolojik yorgunluğu hiç söylemiyorum. Maçı avantaja bıraktığımda ise nispeten daha neşeli ve uyumluydu. Sanırım ben bildikçe çocuğum mızmızlanıyor ve ben yanıldıkça uysallaşıyordu. Öyle ters bir orantı geliştirmiş olabiliriz aramızda…

Çağın vebası zamansızlık

Dali-Eriyen Saatler

Islah etmek için Tanrı bile sopa yerine zamanı kullanıyor. BALTASAR GRACIAN

“Canım hiç yapay zeka çığırtkanlığı yapmayacağım, robot sevmiyorum”.  Şimdi müsadenle:

 

Yaşamın temel elementlerine dair neredeyse her gün bir araştırma sonuçlanıyor. Doğum-hayat-ölüm üçlemesi dediğimiz bu elementlerin şifreleri henüz çözülmüş değil. Bilim insanları araştırmaları neticelendirmek için zamanla yarışıyor adeta. Ellerinde tüme varım, tümden gelimler ve belli deney gruplarından başka birşey yok. 7,5 milyarlık bir deney grubunu 2000 kişiye indirgeyip hayatın akış ve işlevleriyle ilgili genel fikir edinmek istiyoruz. Ama insanın biricikliğini atlıyoruz. Aynı fabrikanın ürünü olsak da “specs” dediğimiz niteliklerimizin farklı olduğunu. Bunu bile bile pas geçiyoruz. Neden? Çünkü insanoğlu aceleci, sabırsız ve zamansız.

O nedenle bugün en fazla eğilip bükülen konu ağırlıkla yapay zeka. Çünkü en basit şekliyle tekrarlı işlemleri “hatasız kul” olarak yerine getirebiliyorlar. Üzgünüm ,Orhan Gencebay feci yanılmış.   Bu eşittir insan için daha fazla zaman.  “Hiç vaktim yok ki” bugünün en basmakalıp bahanesi. Ne vakit yeni bir dile başlasan, yeni bir işe girişsen, kendine, eşine, çocuğuna zaman ayırmaya kalksan sanki cebinde akrep duruyor. Bir bir yiyor sanki sana özel vakitleri. Hani şey diyorlar ya vakit nakittir diye. Son derece yanlış, vakit nakite eşit ya da karşılık gelmiyor. Vakit yaşamla değerlenen birşey, maddesel bir değeri yok, ölçülemiyor çünkü bize tanımsız . Bu konu ile ilgili çok yerinde bir söz geldi aklıma.

Ahmed Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde şöyle diyor:

Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.”

Peki öyleyse zaman farkının farkında mıyız?

-Hayat kısa kuşlar uçuyor.

Hiçbir şey için zaman bulamazsın. Zaman istiyorsan, onu yaratmalısın. CHARLES BIXTON

“Her şeyin bir zamanı var” sözü an itibariyle mantığıma ters düşüyor. Çünkü zamansızlığın yani zaman bulamamanın altını kazıyor biraz. Bu sayede zamanlar arasındaki boşlukları doldurmuyor. Sözümona birilerince belirlenmiş zamanlamalara uyum sağlayacağız diye, kendi zamanımızın verimini düşürüyoruz.

Şu gerçeği kendimize sık sık hatırlatalım: her vücut, her biyoloji eşsiz. Yani her kişinin timezone veya zaman dilimi farklı. En basit haliyle çocukların kimi 3, kimi 5, kimi 7 yaşında okumayı söker. Burada fiil sökmektir, yaş ise sadece zaman zarfı. Kıtalar arası zaman farkı gibi düşünmeliyiz olayı.

Kısa zamanda büyük işler yapmak başarı mıdır?  gibi bir pazarlama sorusu da önemini burada yitirmiş bulunuyor. Başarının niteliği zamanla değişsede niceliği hep aynı kalıyor.

Evet zaman belki acımasız, zalim ve hızlı ama kesinlikle adil. Hızlı akıyorsa, sana-bana değil herkese hızlı akıyor. Yok ki mübarek musluğun bir bataryası kısıp açalım. Akıyor işte direnmek beyhude…